<?xml version="1.0" encoding="utf-8"?>

<rss version="2.0">
<channel>
<title>Düşünen İnsanlar İçin RSS</title>
<description>Düşünen İnsanlar İçin İçeriği</description>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com</link>
<language>tr</language>
<category>dusuneninsanlaricin</category>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[Hz. İsa (a.s.)‘ın 2000 Yıl Önce Kullandığı Kişisel Eşyası Bulundu]]></title>
<description><![CDATA[Sayın Adnan Oktar’ın verdiği müjdeler doğrultusunda Hz. Nuh (a.s.)’ın gemisinin geçtiğimiz Nisan ayında bulunmasının ardından, Ağustos ayında önemli bir gelişme daha yaşandı. Röportajlarında sık sık, Hz. İsa (a.s.)’ın yeniden dünyaya dönüşünde, üzerindeki kıyafet ve yanındaki kişisel eşyalarla birlikte geleceğini söyleyen Sayın Adnan Oktar’ın bu müjdesinin de gerçekleştiği basın tarafından duyuruldu. Haberde Kudüs ve çevresinde yapılan araştırmalar sonucunda Hz. İsa (a.s.) dönemine ait, üzerinde “Rab, geri döndüm” yazan bir kupa bulunduğu açıklandı. 
<br>
<br>Geçtiğimiz günlerde basında yer alan bir haberde, Kudüs ve çevresinde yapılan araştırmalarda Hz. İsa (a.s.) dönemine yani 2000 yıl  öncesine ait bir kupa bulunduğu açıklandı. Üzerinde “Rab, geri döndüm” yazısı bulunan kupanın Hz. İsa (a.s.)’ın bundan 2000 yıl önce kullanmış olduğu kişisel bir eşyası olması ihtimali çok yüksektir. (Doğrusunu Allah bilir) O dönemde kullanılan yazı türüyle yazılmış olan bu yazı, kupanın Hz. İsa (a.s.)’ın önceki hayatına dair bir eşya olduğunu göstermektedir:
<br>
<br><i>“Son dönemde en fazla dikkat çeken gelişmelerden biri ise, bir süre önce Siyon Dağı’nda keşfedilen ve üzerinde “Rab, geri döndüm” yazan iki bin yıllık bir kupanın bulunması oldu. Arkeologları şaşırtan, bu sözün Ölü Deniz Parşömenleri’ndekine (bulgular, bu parşömenlerin M.Ö. 68 yılında mağaraya yerleştirildiklerini gösteriri) benzer bir kod ile yazılmış olmasıydı.”</i> (Vatan Gazetesi, 2 Ağustos 2010)
<br>
<br>İçinde bulunduğumuz Hicri 1400, Peygamberimiz (s.a.v.)’in haber verdiği gibi, Hz. İsa (a.s.)’ın Allah’ın izniyle dünyaya dönüş çağıdır. Hz. İsa (a.s.), Peygamberimiz (sav)’in hadislerinden ve İslam alimlerinin açıklamalarından anlaşıldığı üzere şu anda yeryüzündedir ve faaliyet halindedir. Önümüzdeki 10-20 yıl içinde ise, Allah’ın izniyle, tüm insanlık Hz. İsa (a.s.)’ın nurlu yüzünü yeniden görecektir. 
<br>
<br>Böyle bir dönemde Hz. İsa (a.s.)’ın 2000 yıl önce kullandığı kişisel bir eşyasının bulunmuş olması ise son derece manidardır. Sayın Adnan Oktar, hadislere ve büyük İslam alimlerinin sözlerine dayanarak, daha önce yaptığı açıklamalarında Hz. İsa (a.s.)’ın yeniden dünyaya döndüğünde üzerinde 2000 yıl önceki kıyafetinin bulunacağını, yanında o döneme ait kişisel eşyalarıyla birlikte geleceğini söylemiştir. Sayın Adnan Oktar’ın konuyla ilgili açıklamalarından bazı örnekler şu şekildedir: 
<br>
<br><b>Kaçkar TV, 26 Şubat 2009 
<br>
<br>ADNAN OKTAR: </b>Hz. İsa (a.s.) ilk geldiğinde bir Hıristiyan cemaat içine gelecek, ama bu Müslümanlığı andıran bir Hıristiyan cemaati olacak. Onu uyur halde Allah bırakacak onların bulunduğu bir odaya, bulundukları bir eve uyur halde bırakacak. O kişiler Hz. İsa (a.s.)’la karşılaştıklarında sadece şüphe edecekler yani emin olamazlar. Yani kim olduğunu bilmeyecekler. Sadece geçmişini hatırlamayan bir insan olarak bulacaklar. O kıyafetlerine de özel bir anlam vermezler o anlamda, sadece garipserler, yani şaşırırlar. Hz. İsa (a.s.) sürekli o kıyafeti giyecek diye bir şey yok. İlk geldiği anda o kıyafetle. Fakat o kıyafetler saklanacaktır yani talebeleri saklayacaktır. <b>MESELA O DEVİRDE KULLANDIĞI MADENİ PARALAR, O ZAMAN KULLANDIĞI KENDİ KOKUSU, KOKU KUTUSU, AYNASI, ONA BENZER BELLİ EŞYALAR, </b>üstünde yani cebinde bulunan kıyafetler, üstündeki kıyafetlerin aynı o şekliyle alınmıştır, o şekliyle de geri bırakılacak inşaAllah.
<br>
<br><b>Dem TV, 23 Ocak 2009 
<br>
<br>ADNAN OKTAR:</b> Çok keskin bakışlıdır Hz. Mesih (a.s.). Geldiğinde aynen dediğim gibi göreceksiniz. İki tane sarı kıyafeti vardır üstünde göğe alındığında, bir üstte, bir altında. Bir de uzun kıyafeti vardı, maşlah gibi uzun bir kıyafet. Ayağında ayakkabısı, parmak arası, başparmak arasından geçen terlik tarzında, ona çarık da deniyor. Öyle deriden yapılma, köseleden yapılma ayakkabısı var. BEYLİK EŞYALARI FALAN AYNI ORİJİNAL HALİYLE. 33 yaşında yeniden, dünyaya yeniden bırakılacaktır. Zamanın ve mekanın dışına çıkmıştır. Yeniden zamanın ve mekanın içerisine sokulacaktır. Ona belki bir saniye gibi gelecektir o 2000 yıl. Geldiğinde zaten bu tavrından, üslubundan, kişiliğinden hemen insanlar onu tanır. Said Nursi Hazretleri diyor, “Hz. Mesih (a.s.) geldiği vakit kendisi dahi kendisini bilmez” diyor. “Yakın talebeleri ve seçkinler onu  imanın nuruyla tanırlar” diyor. <a href="http://us2.harunyahya.com/Detail/T/7EZU2FZ0164/productId/29200/" class="SidesTableText" target="_blank">us2.harunyahya.com/Detail/T/7EZU2FZ0164/productId/29200/</a>
<br>
<br><b>Sayın Adnan Oktar’ın Hz. İsa (a.s.)’ın 2000 Yıllık Kişisel Eşyasının Bulunması Hakkındaki Açıklamaları
<br>
<br>ALTUĞ BERKER:</b> Başka bir gazete haberinde Hocam, “Bir Dinin Gizemi Çözülüyor” diye bir haber var.  “Son dönemde en fazla dikkat çeken gelişmelerden biri ise” diyor haberde, “ bir süre önce Siyon Dağı’nda keşfedilen ve üzerinde “Rab, geri döndüm” yazan iki bin yıllık bir kupanın bulunması oldu.”
<br>
<br><b>ADNAN OKTAR:</b> Nasıl? Bir daha söyler misin?
<br>
<br><b>ALTUĞ BERKER:</b> “Rab, geri döndüm”
<br>
<br><b>ADNAN OKTAR:</b> Yani Allah’a hitap ediyor “geri döndüm”.
<br>
<br><b>ALTUĞ BERKER:</b> Evet. “’Rab, geri döndüm’ yazan iki bin yıllık bir kupanın bulunması oldu. Arkeologları şaşırtan şey, bu sözün Ölü Deniz Parşömenleri’ndekine benzer bir kod ile yazılmış olmasıydı” diyor hocam.
<br>
<br><b>ADNAN OKTAR:</b> İki bin yıllık?
<br>
<br><b>ALTUĞ BERKER:</b> Evet hocam, inşaAllah.
<br>
<br><b>ADNAN OKTAR:</b> Hayret. Acaba Hz. İsa (a.s.)’ın kendi yanında götürdüğü kupa olabilir mi o? Beylik eşyalarıyla gelecek çünkü Hz. İsa (a.s.). Tabii, üzerindeki kendi tarağı, beylik eşyaları, yanındaki bir parça parası. İki bin yıllık olması çok şaşırtıcı. Ona bir bakmak lazım. Önemli bir olay bu. Çünkü Allah’a hitap ediyor, “geri döndüm” diyor. İki bin yıllık olması da çok manidar. Yani pek açıklanacak gibi değil. Çünkü Hz. İsa (a.s.) zamanı olmuş oluyor bu. Hz. İsa (a.s.) hayattayken veyahut göğe alındığı döneme ait bir şey. İki bin yıllık olunca. Yanındaki eşyaları ben söylemiştim, onlar incelendiğinde iki bin yıllık olduğu anlaşılacak. Tarağı, parası, mendili, yanındaki beylik eşyalarıyla beraber alındı, göğe alındığında. Yani kıyafeti falan hepsi. Ayakkabısı, ayak arasından geçen bir sandaleti vardı, onunla beraber alınıyor. O sandalet de incelendiğinde iki bin yıllık olduğu anlaşılacak. Kıyafeti, inşaAllah. Ama bu çok acayip, bunun üzerinde çok durmak lazım. (Sayın Adnan Oktar’ın 2 Ağustos 2010 tarihli <a href="http://www.harunyahya.tv" class="SidesTableText" target="_blank">harunyahya.tv</a> röportajından)]]></description>
<pubDate>2010-09-05</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=18313</link>
</item>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[Yaratılış Atlası'nı Yunan Basını da Takip Ediyor - 07.02.2009  Yunanistan/Eleftherotypia ]]></title>
<description><![CDATA[Yunanistan’ın en yüksek tirajlı ve sosyal demokrat görüşlü günlük gazetelerinden Eleftherotypia, 7 Şubat 2009'da Sayın Adnan Oktar’ın <i>Yaratılış Atlası</i> adlı eserine yer verdi. 800 sayfadan ve 7 kilodan oluşan bu eserin Fransa, İspanya ve Almanya gibi bir çok Avrupa ülkesinin okullarında görüldüğü belirtilen haberde, yazarın kitaplarının milyonlarca kişi tarafından rağbet gördüğü vurgulandı.
<br>
<br><a href="http://www.dunyadanyankilar.com/haberDetay.php?haberId=1143" class="SidesTableText">http://www.dunyadanyankilar.com</a>]]></description>
<pubDate>2010-09-05</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=18319</link>
</item>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[Eşsiz Bir Savunma Ordusu: Akyuvarlar]]></title>
<description><![CDATA[Yediğiniz lezzetli bir yemek, soluduğunuz hava, içinde bulunduğunuz ortam, tokalaştığınız insanlar sizinle, ne kadar fazla sayıda yabancı maddeyi buluşturuyor farkında mısınız? 
<br>
<br>Kimi zaman içtiğiniz suda bile sizi hasta edebilecek mikroplar, ne zaman harekete geçeceği belli olmayan tehlikeli virüsler vardır. Ancak gün içinde defalarca vücudunuza giren bu zararlı maddelerin varlığını fark etmezsiniz bile. Bunun nedeni size zararlı şeyleri tespit edip yok etmekle özel olarak görevlendirilmiş bir ordunun varlığıdır. Yüce Allah’ın insanlar için büyük bir nimet olarak yarattığı ve dünyada eşi benzeri olmayan bu üstün savunma ordusu, damarlarınızın içinde sürekli olarak devriye gezmektedir.
<br>
<br>Akyuvarlar ya da diğer adı ile lökositler, beyaz kan hücreleridir. Normal şartlarda ortalama 1 mm3 kanda 6-10 bin arasında akyuvar bulunmaktadır. Dolaşım içinde ortalama 500 alyuvara karşılık bir tek akyuvar bulunur. Eğer dolaşımdaki tüm akyuvarlar bir araya toplanabilseler, bir kahve fincanını ancak doldurabilirler. (The Human Body: An Intelligent Design, Alan L. Gillen, Frank J. Sherwin III, Alan C. Knowies, Creation Research Society Books, number 8, sf. 113-114) Ancak vücutta bir enfeksiyon baş gösterdiğinde akyuvarların sayısı 1 mm3 kanda 30 bine kadar yükselebilmektedir. (Regina Avraham, The Circulatory System, The Encyclopedia of Health, sf. 50)
<br>
<br>Bu hücreler savaşçı hücrelerdir. Vücuda giren her türlü yabancı maddeyi tanır ve onlarla savaşırlar. Bir kısmı doğrudan mikroplarla savaşırken, bir kısmı da yabancı molekülleri ve mikropları tanıyarak sistemi uyarır. Şimdi akyuvarların vücut içindeki bu mücadelesini inceleyim.
<br>
<br><b>Akyuvar Üretim Merkezi: Kemik İliği</b>
<br>
<br>Akyuvarlar, kemik iliğinde üretilir ve orada yaşarlar. Kemik iliğinin üretim hızı saniyede 1.2 milyon akyuvar hücresidir. Bu miktar, bir ömür boyunca yarım ton akyuvar anlamına gelmektedir. Kemik iliği, adeta bir sığınak veya bir depodur akyuvarlar için. Kanda bir miktar akyuvar hücresi hazır bulunmaktadır. Kemik iliğindeki akyuvar hücreleri ise, ancak bir tehlike durumu söz konusu olduğunda dolaşıma katılırlar. Onlar için kan, vücudun her yerine hareket edebilecekleri eşsiz bir ulaşım aracıdır. Kan yolu ile vücuda girmiş olan mikroplar yol boyunca yok edilir, dokulara sızmış olanlar da akyuvarların uğradıkları dokular boyunca ortadan kaldırılırlar. 
<br>
<br><b>Akyuvarların Vücut İçindeki Yolculuğu</b>
<br>
<br>Bir akyuvarın kalpten başa gidip gelmesi yaklaşık 10 saniye, ayak başparmağına yani vücudun kalpten en uzak bölgesine ulaşıp dönmesi ise yaklaşık bir dakika sürer. Tek bir akyuvar hücresinin bir gün içinde vücutta yaptığı tur ise, 1000’den fazladır. 
<br>
<br>Akyuvarlar, çekirdekli ve renksiz hücrelerdir ancak çekirdekli olmalarına rağmen dolaşıma katıldıktan sonra bölünme yeteneklerini kaybederler. Amaçları artık bölünmek değil, savaşmaktır. Dolaşıma katılmalarının ardından ömürleri kanda 3-4 saat, dokularda ise 3-4 gündür. (Ayten Sucu, Semra Bayar, Melahat Küpeli, Biyoloji Lise 2, MEB Devlet Kitapları, İstanbul 2000, sf. 26) Allah’ın, vücudu korumak için özel olarak yarattığı bu savaşçılar 3-4 gün içinde, tehlike durumunu ortadan kaldırırlar.
<br> 
<br><b>Ciddi Enfeksiyon Durumlarında Akyuvarların Yaşam Süresi Neden Kısalır?</b>
<br>
<br>Ciddi enfeksiyon durumlarında akyuvarların yaşam süresi genellikle birkaç saate kadar düşer. Çünkü bu hücreler, hızla hasar alan bölgeye ilerler, burada görevlerini yerine getirir ve işleri bittiğinde son derece yorgun düşmüş olduklarından kısa sürede ölürler. Ama bu sırada enfeksiyonun ortadan kaldırılabilmesi için kemik iliğinde üretim devam eder.
<br>
<br><b>Akyuvarlar Neden Vücut İçinde Devriye Geziyorlar?</b>
<br>
<br>Vücutta bir enfeksiyon durumu olmadığında da, akyuvarlar başıboş değildirler. Vücudu düşmanlardan korumasalar da yapacak çok önemli bir işleri vardır. Akyuvarlar, vücuttaki 100 trilyon hücrenin her birini günde birkaç defa kontrol edecek şekilde devriye gezerler. Bu devriye sırasında hastalıklı ve yaşlanmış hücreleri tespit edip yok ederler. Hatta yaşlanmış ve görev yapamayacak olan akyuvar hücreleri de diğer akyuvarlar tarafından ortadan kaldırılır.
<br>
<br><b>Akyuvar Hücrelerinin Görev Dağılımı</b>
<br>
<br>Akyuvar kavramı, aslında tek tip bir hücreyi temsil etmemektedir. Genel anlamda akyuvarları oluşturan hücreler, büyüklüklerine ve çekirdekli olup olmadıklarına göre beşe ayrılırlar. Bunlar; lenfositler (T ve B), monositler, nötrofiller, eozionofiller ve bazofillerdir. Bu hücrelerin aralarındaki görev dağılımı ise gerçek anlamda kusursuzdur. İşte bu görev dağılımı:
<br>
<br><b>Vücudun Gizli Koruyucusu Bazo-filler</b>: Kan, dışarıya çıkıp hava ile birleştiği anda pıhtılaşmaya başlar. Bu, bizim hayatımızı kurtaran mükemmel bir sistemdir. Ancak kan, eğer dışarıda olduğu gibi gezdiği damarlar içinde -de pıhtılaşırsa, işte bu durum yaşamı çok kısa bir sürede sona erdirebilir. Bunun için küçücük bir kan pıhtısının, kalbe giden damarlardan bir tanesini tıkaması yeterlidir. İşte bu tehlike, bazofiller tarafından ortadan kaldırılmaktadır. 
<br>
<br>Bazofiller kana “heparin” adı verilen bir madde bırakırlar. Bu özel madde, kanın damarların içinde iken pıhtılaşmasını önler. Bir başka deyişle, vücutta meydana gelebilecek muhtemel bir tehlike, daha tehlike ortaya çıkmadan alınan bir önlem ile giderilmektedir. İşte bu, insan vücudunu incelerken sürekli olarak karşılaştığımız önemli bir gerçektir. Tedbir, Allah’tan bir rahmet olarak tehlike baş göstermeden önce alınmaktadır. 
<br>
<br><b>Parazit Avcısı Eozinofiller:</b> Bu akyuvar türünün düşmanları yakalama konusundaki yetenekleri, vücudun dev savunucuları olan makrofajlar kadar gelişmiş değildir. Ancak eozinofiller bir konuda ustadırlar: Vücuda giren parazitleri hemen ortadan kaldırırlar.
<br>
<br>Kemik iliğinde üretilmelerinin sonrasında, eozinofiller dokulara doğru yolculuk ederler. Parazitler vücuda girdiklerinde, lenfosit ve nötrofiller, hemen eozinofilleri harekete geçirecek enzimler salgılarlar. Eozinofillerin parazitleri öldürme yöntemleri ise söz konusu yabancı hücrenin içine toksik madde salgılama şeklindedir. Bu savunma hücreleri, bizleri oldukça önemli tehlikelerden her saniye korumalarına rağmen, eozinofillerin yapısı ve fonksiyonları hakkında bilinenler oldukça azdır. (<a href="http://www.hon.ch/Library/Theme/Allergy/ Glossary/ eosinophil.html" class="SidesTableText" target="_blank">hon.ch/Library/Theme/Allergy/ Glossary/ eosinophil.html</a>) Darwinistlerin; gelişimini tesadüflere bağlamaya çalıştıkları bu mükemmel yapı, henüz tam olarak çözülememiştir. Elde edilen her detay, bu hücreleri Yüce Allah’ın kusursuz bir yaratılışla var ettiğini ortaya koymaktadır.
<br>
<br><b>Düşman Hücreyi Kollarıyla Saran Nötrofiller:</b> Dokulara giren nötrofiller olgun hücreler oldukları için bir tehlike anında hemen fagositoza (vücuda giren sinsi bir saldırgan, bu yöntemle önce kelepçelenir, sonra etkisiz hale getirilir ve ardından da yok edilir) başlayabilirler. Nötrofil, yabancı hücreye yaklaşınca, önce bu hücreye dokunur ve hücre etrafında çeşitli yönlere doğru giden yalancı kollar uzatır. Karşılıklı kollar hücreyi sarar, hücre etrafında karşılaşır ve birbirleriyle kaynaşırlar. Yabancı hücre artık nötrofilin içindedir. Hücre daha sonra hücre zarını kaybederek nötrofil sitoplazmasının içine doğru çöker. Bir nötrofil, ölmeden önce genellikle 5-20 bakteriyi fagosite edebilir, yani yok edebilir.
<br>
<br><b>Makrofajların İlk Hali Monositler:</b> Monositlerin görevlerini yerine getirmeleri için önce gelişmeleri gerekmektedir. Makrofajların ilk hali olan monositler, dokulara geçmeden önce kanda 10-20 saat kadar dolaşırlar. Dokulara geçtikten sonra şişerek genişler ve makrofaj halini alırlar. Fagositoz işlemleri sırasında parçalanmadıkları sürece aylarca hatta yıllarca yaşayabilirler. Doku makrofajları dokularda sürekli olarak enfeksiyonlara karşı savunma sağlayan kusursuz bir sistemdir. Fagositoz yöntemleri ise nötrofillerden daha farklıdır. Genellikle 100 bakteriyi fagosite edebilecek yeteneğe sahiptirler. Nötrofiller, bakterilerden büyük parçaları fagosite edemezken, makrofajlar çok daha büyük parçaları da ortadan kaldırabilirler.
<br>
<br><b>Ordunun Başkumandanları Lenfo-sitler:</b> Vücut içinde kimi zaman çok kapsamlı ve kuvvetli bir orduya ihtiyaç duyulabilir. Çünkü bazı düşmanlar, işgal ettikleri bedeni tümüyle ele geçirebilecek kadar güçlü olabilmektedirler. İşte böyle tehlikeli durumlarda lenfositler devreye girer ve işgalcilerle sıcak bir savaşa başlarlar. Lenfositler, düşmanları durduracak zehirli kimyasal silahlara sahiptirler. Birkaç mikron büyüklüğündeki bir hücrenin, zehir üretimine başlayabilmesi ve bunu gerekli yer ve durumlarda da kullanmayı başarabilmesi kuşkusuz muhteşem bir yaratılış delilidir. Bu adeta akıllı hücrelerin öncelikle vücut tarafından kendileri için üretilen zehiri ne kendilerine ne de bizlere zarar vermeyecek şekilde taşımaları gerekmektedir. 
<br>
<br>Lenfositler, bu maddenin muhtemel zararını bilir gibi zehiri kendi hücre zarlarında bulunan keseciklerin içinde taşırlar. Lenfositlerin; büyük bir tedbirle taşıdıkları bu zehiri hangi hücreye enjekte edeceklerini biliyor olmaları gerekmektedir. 
<br>
<br>İnsanlar birbirlerini dış görünümlerinden ve seslerinden tanırlar. Lenfositler ise düşmanlarını sahip oldukları protein moleküllerinden tanırlar. Bakteri ve virüs proteinlerinin her biri, insanın sahip olduğu proteinlerden farklıdır. Bağışıklık hücreleri bu farklılığı hemen algılarlar. (Bilim ve Teknik, Tübitak Yayınları, Şubat 1998, Sayı 363, sf. 65) Bu, oturduğunuz eve bir hırsızın girmiş olması gibidir. Siz eve bir yabancının girmiş olduğunu nasıl hemen hissederseniz lenfositler de vücuttaki bu beklenmedik misafiri, sahip olduğu bu farktan dolayı hemen anlamaktadır. 
<br>
<br><b>İnsan Bedenindeki Bu Kusursuz Sistemin Varlığının Kaç Kişi Farkındadır? </b>
<br>
<br>Konunun uzmanı bilim adamları dışında söz konusu mekanizmayı tanıyanların sayısı kuşkusuz son derece sınırlıdır. Bu gerçeğe rağmen, istisnasız her insan bu mükemmel sistem ile donatılmış durumdadır. Bu sistem, her an hiç durmadan faaliyet halindedir. Çünkü onları Rabbimiz olan Allah yaratır ve onlara vücutta savaşma veya korunma bilgisini Allah verir. Nerede kime karşı mücadele edeceklerini onlara Allah ilham eder. Görevlerini Allah belirler ve sahip oldukları kusursuzluk Allah’ın onlara bir lütfudur. Ve siz, Allah dilediği için ve dilediği şekilde vücudunuza giren istilacılardan korunursunuz. 
<br>
<br>Anlattığımız bu mükemmel sistem, her detayı ile sonsuz kudrete ve güce sahip olan Rabbimiz’in kusursuz eserlerinden yalnızca biridir. Yüce Allah bir ayetinde bu gerçeği şu şekilde bildirir: 
<br>
<br><b>“Allah, yedi göğü ve yerden de onların benzerini yarattı. Emir, bunların arasında durmadan iner; sizin gerçekten Allah’ın herşeye güç yetirdiğini ve gerçekten Allah’ın ilmiyle herşeyi kuşattığını bilmeniz, öğrenmeniz için.” </b>(Talak Suresi, 12)
<br>
<br>Çok fazla çeşitte hücre tipine sahip olan beyaz kan hücreleri yani  akyuvarlar, nefes almaya başladığınız andan itibaren sizler için zararlı olabilecek herşeyle savaşmaya programlanmışlardır. Sahip olduğunuz bu kusursuz mekanizmanın en küçük parçasının bile eksik olması, basit bir hastalıktan dolayı ölmenize neden olabilir.
<br>
<br><b>“Allah, sizi annelerinizin karnından hiçbir şey bilmezken çıkardı ve umulur ki şükredersiniz diye işitme, görme (duyularını) ve gönüller verdi.”</b> (Nahl Suresi, 78)
<br>
<br>Makrofajlar, yüzeylerinden tanıdıkları düşman hücrelerine saldırır ve hücrenin bir bölümünü kendi üstlerine yapıştırırlar. Bu, vücutta düşman olduğunu haber veren ve savunma hareketini başlatan en önemli uyarıdır.
<br>
<br><b>“Ey insan, ‘üstün kerem sahibi’ olan Rabbine karşı seni aldatıp-yanıltan nedir? Ki O, seni yarattı, ‘sana bir düzen   içinde biçim verdi’ ve seni bir itidal üzere kıldı. Dilediği bir surette seni tertib et</b>ti.” (İnfitar Suresi, 6-8)]]></description>
<pubDate>2010-09-04</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=18265</link>
</item>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[Hareketsiz Duran Bitkiler Neden Kendilerini Savunurlar]]></title>
<description><![CDATA[Saldırıya uğradıklarında bulundukları ortamdan uzaklaşmalarını sağlayacak ayakları veya savaşacak, kendilerini koruyacak kolları olmayan bitkiler düşmanlarına karşı kendilerini bir şekilde savunmak zorundadırlar. Bu savunma her bitki türüne göre çeşitlilik gösterir. İşte bitkilerin bilim adamlarını hayrete düşüren savunma stratejileri…
<br>
<br><b>Zehirli Kimyasal Salgı Üretimi:</b>
<br>
<br>Bazı bitkiler, parazitlere ve böceklere karşı çeşitli salgılar üreterek düşmanlarıyla mücadele ederler ve kendilerini ancak bu şekilde korurlar. Bir numaralı savunma silahları olan zehirli kimyasal salgılarını gereği gibi kullanabilmek için bitkiler çok çeşitli stratejiler kullanırlar. Örneğin;
<br><ul><li>Mantar ve salatalıkların zehirli uçları vardır ve bunları saldırı anında harekete geçirirler. 
<br><li>Bu tam teçhizatlı savaşın başka bir örneği de çınar ağaçlarında mevcuttur. Çınar ağacı, yapraklarından salgıladığı bir öz su yardımıyla, gövdesinin altındaki toprağı sistemli bir şekilde zehirler, öyle ki bu zehirden sonra, toprağın üstünde küçücük bir ot bile yetişemez. En önemlisi de bu zehirli maddeyi bünyesinde barındırmasına rağmen çınar ağacı kendisi bundan herhangi bir zarar görmez. 
<br><li>Akçaağaçların, özellikle şeker akçaağacının genç sürgünlerini ve yapraklarını zararlı canlılardan koruma düzeni çoğu zaman insanların ürettikleri böcek öldürücülerden çok daha etkilidir. Şeker akçaağacı, gövdesinde bol şekerli öz su olmasına rağmen, yapraklarına “tanen” denen bir maddeyi gönderir. Bu, böcekleri rahatsız eden bir maddedir. “Tanen”li yaprakları yiyen böcekler kurtulmak için hemen daha az tanenli üst yapraklara çıkarlar. Oysa üst yapraklar kuşların en çok uğradıkları yerlerdir. Buraya kaçan böcekler kuşlar tarafından avlanırlar. Şeker akçaağacı bu stratejisi sayesinde böcek saldırılarından az zarar görerek kurtulur. (Bilim ve Teknik Dergisi, Mart 1993, s.226)</ul>
<br><b>Haberleşme Yöntemi: </b>
<br>	
<br>Bitkilerin savunma mekanizmalarının içinde haberleşme yeteneği de vardır. (Science et vie, Eylül 1998) Bazı bitkiler, ısırılan bölgeden kendilerini ısıran böceğin sindirim sistemini bozucu ve ona sahte tokluk hissettiren bir sıvı salgılarlar. Aynı zamanda yaprak hasar gördüğü yerden “jasmonik asit” denen bir tür asit de salgılayarak diğer yaprakların saldırıdan haberdar olmalarını ve savunmaya geçmelerini sağlar.
<br>
<br><b>Diğer Canlıları Kullanma Yöntemi:</b>
<br>	
<br>Mısır ve fasulye bitkileri ise düşmanlarından korunmak için parazit yaşayan eşek arılarını adeta paralı asker gibi kullanırlar. Tırtıllar yapraklarına yerleşmeye başladığında özel bir kimyasal salgı salgılayan bu bitkiler eşek arılarını bulundukları yere toplarlar. Eşek arıları da larvalarını bitkiye saldırmış olan tırtılların üstlerine bırakırlar. Büyüyen eşek arısı larvaları tırtılların ölümüne neden olur. Bu da bitkinin kurtulmasını sağlar. Bitkilerin bazıları ise aleolu kimyasal bileşikleri yapılarında bulundururlar. Bunlar böcek ve hayvanlar için bazen korkutucu, bazen alerji yapıcı, bazen de öldürücü olarak etkilerini gösterirler. 
<br>
<br><b>Desen Oluşturarak Canlıları  Taklit Etme Yöntemi: </b>
<br>
<br>Orta ve Güney Amerika’da yetişen bir asma bitkisi siyah ve yeşil tırtıllar ve kırmızı kelebekler için çok ideal ve çekici bir yiyecek türüdür. Öyle ki bu böcekler, yavrularının yumurtadan çıkar çıkmaz bu lezzetli yiyecekle beslenebilmeleri için, yumurtalarını asma bitkisinin yaprakları üzerine bırakırlar. Yalnız burada çok önemli bir nokta vardır. Bu kelebekler yumurtalarını bırakmadan önce asmanın yapraklarını iyice kontrol ederler. Eğer bir başka hayvan yumurtalarını yerleştirmişse, aynı bitkinin yapraklarından birden fazla ailenin bireylerinin beslenmesi zor olacağından, orayı tercih etmez ve boş olan başka yaprakları ararlar. (David Attenborough, The Private Life of Plants, Princeton University Press, Princeton, New Jersey, s.66)
<br>
<br>Böceklerin tercihinin bu yönde olması bitki için oldukça büyük bir avantajdır. Çünkü asma bitkisi saldırıdan korunmak için böceklerin bu seçiciliğinden faydalanır. 
<br>
<br>Asma bitkisinin bazı cinsleri, yapraklarının üst kısımlarında, yeşil yumrucuklar oluştururlar. Bazı türleri ise, yaprağın altında bulunan, dal ile birleşme yeri üzerinde, kelebeklerin yumurtalarına benzer renkte lekecikler meydana getirirler. Bunu gören tırtıl ve kelebekler, başka böceklerin kendilerinden evvel bu yaprakların üzerine yumurtladıklarını zannederler ve bitkiye yumurtlamaktan vazgeçerek, kendilerine yeni yapraklar aramaya başlarlar. 
<br>
<br>Yapraklarını böylesine olağanüstü bir yöntemle koruma altına almış olan asma bitkisi, herkesin bildiği gibi topraktan çıkan ve kuru bir dal ile yapraklardan oluşan bir bitkidir. Bu bitki herhangi bir akıl, hafıza ve teşhis kabiliyetine sahip değildir. Kendisinden tamamen farklı bir canlının, bir böceğin özelliklerini, tercihlerini, yumurtalarının şeklini bilmesine kesinlikle imkan yoktur. Ama görüldüğü gibi asma bitkisi adeta böceğin, hangi şartlarda yumurtalarını bırakmaktan vazgeçip de başka bir bitkiye yöneleceğini bilmekte, ayrıca kendi yapraklarında bu yumurtalara benzer desenler oluşturmakta ve çeşitli değişiklikler yapmaktadır. Asma bitkisinin, herhangi bir böceğin yumurtalarını taklit edebilmesi için neler yapması gerektiğini birlikte düşünelim. 
<br>
<br>Taklit, zeka gerektiren bir yetenektir. Bu nedenle bitki bir zekaya sahip olmalı, bu yumurtaları görüp idrak etmeli ve hafızasına bunu yerleştirmelidir. Daha sonra bu özelliklerini, bazı sanatsal kabiliyetleri ile birleştirip, kendi bünyesinde çeşitli değişiklikler oluşturup böyle bir savunma taktiği geliştirmelidir. Elbette ki bu saydıklarımızın hiçbiri, bir bitki tarafından gerçekleştirilecek, ya da çeşitli tesadüfler sonucunda ortaya çıkması mümkün olan özellikler değildir. Asma bitkisi bu özelliğe sahip olarak “yaratılmış”tır. Bu, ona Allah tarafından özel olarak verilmiş bir savunma sistemidir. Her şeyi en ince ayrıntısına kadar planlayan Allah yeryüzündeki tüm bitkilerin bulundukları ortamda gereken her türlü ihtiyaçlarını yaratmıştır. Allah her şeyin hakimidir. Tüm evrende olan biten her şeyden haberdardır. Allah bir ayetinde bu gerçeği şöyle bildirmektedir:
<br>
<br><b>“Gökten yere her işi O evirip düzene koyar...”</b> (Secde Suresi, 5)
<br>
<br><b>Düşmanı İçeriden Çökerten Savunma Sistemi: Silene Tatarica </b>
<br>
<br>Bitkilerin böceklere karşı yürüttüğü savunma savaşında gösterdiği akılcı davranışlardan birisi de Rus Bilimler Akademisi'nin internet sayfasında yayımlandı. (<a href="http://www.innovations-report.com/html/reports/life_sciences/report-14339.html" class="SidesTableText" target="_blank">innovations-report.com/html/reports/life_sciences/report-14339.html</a>)
<br>
<br>Rusya'daki Syktyvkar Biyoloji Enstitüsü'nden bilim adamlarının yaptıkları araştırmaya göre, Silene tatarica türüne ait çiçekler, düşmanı içeriden yıkan bir strateji izliyor. Bu bitki türü, kendisine saldıran tırtılların deri değişimini kontrol eden hormonu üretip bunu düşmana karşı silah olarak kullanıyor. 
<br>
<br>Ecdysteroids hormonu, böceklerde deri değişimini kontrol ediyor. Bir tırtılın sağlıklı bir kelebek haline gelebilmesi için önce pupa dönemine geçmesi gerekiyor. Bu geçiş dönemlerinde tırtılın vücudunda bu özel hormon salgılanıyor. Belli dozaj hormonla hücrelere iletilen mesaj hücrelerce okunuyor. Hücreler de emre uyarak bir dizi kompleks biyokimyasal reaksiyon gerçekleştiriyor. Tüm bunların sonucunda tırtıl metamorfozunu tamamlıyor ve kelebeğe dönüşüyor. 
<br>
<br>Silene tatarica çiçeği tam da bahar döneminde çiçek açmadan az önce saldırıya uğrayacağını bilircesine alarma geçiyor. Düşmanın fizyolojisini en ince detayına kadar biliyormuş gibi, kendi vücudunda Ecdysteroids hormonu üretiyor. Tırtılın ısırıklarıyla, hazırlanan hormon bombaları düşmanın vücuduna iletilmiş oluyor. Aşırı dozajda hormona maruz kalan tırtılın hücreleri aniden deri değiştirme komutu alıyor ve bunu uygulamaya geçiyor. Tırtıl çok kısa sürede pupa dönemine geçiyor, sonrasında ise hemen ölüyor. Silene tatarica çiçeği de bu şekilde düşmanlarından kurtulmuş oluyor.
<br>
<br>Elbette böyle kompleks taktikler, bu kadar akılcı ve etkili sistemler tesadüfen bitkinin kendi iradesiyle var olmuş değildir. Ayrıca hiçbir tesadüf böyle kompleks ve akılcı bir sistemi meydana getirmiş olamaz. Bu davranışların bitkiye üstün bir akıl tarafından ilham edildiği açık bir gerçektir. Bu akılcı davranışlar, tüm canlıların Rabbi olan Yüce Allah'ın bitkilere ilhamının sonucudur. Allah, canlı cansız her şeyi, her an kontrolü altında tutar ve evrendeki her şeyin mülkü Allah'a aittir. Bu gerçek bir ayette şöyle haber verilmektedir:
<br>
<br><b>"Göklerin, yerin ve içlerinde  olanların tümünün mülkü Allah'ındır. O, her şeye güç yetirendir."</b> (Maide Suresi, 120)
<br>
<br><b>Küstüm Otunun İlginç Taktiği</b>
<br>
<br>Küstüm otunun çok ilginç bir savunma sistemi vardır. Bu bitkinin yapraklarına dokunulduğunda birkaç saniye içinde, sapla birlikte yapraklarının gövdeye doğru yaslandığı görülecektir. Eğer bitkiyi rahatsız eden etki devam ederse bu kez küstüm otu aşağıya doğru ikinci bir hareket yaparak gövdesinin üzerindeki sivri dikenleri ortaya çıkarır. Bu da böcekleri kaçırmak için yeterlidir. Bitkideki bu hareketi gerçekleştiren mekanizma elektrik akımlarıyla başlar. Bu akım aynı insan vücudundaki sinirlerden geçen akım gibidir. Bitkinin reaksiyonları bizde olduğu kadar hızlı değildir. Bununla birlikte bitki özünü taşıyan kanallar aracılığıyla iletilen elektrik sinyalleri 30 santimetrelik mesafeyi bir-iki saniye içinde geçer. Isı ne kadar yüksek olursa, reaksiyon o kadar hızlı olur. Her bir yaprağın dibi (yaprağın sapıyla birleştiği yerde), oldukça şişkindir. Buradaki hücreler sıvıyla doludur. Uyarı buraya ulaştığı zaman, yaprağın dibindeki şişkinliğin alt yarısı aniden suyunu boşaltır ve aynı anda diğer üst yarı, bu suyu kendi bünyesine alır. Ve yaprak aşağıya doğru düşer. Böylece uyarı saplar boyunca ilerlerken, yapraklar domino taşları gibi teker teker, ardı ardına kapanır. Bu şekilde bir savunma hareketinden sonra, bitkinin tekrar hücrelerini doldurup, yapraklarını açabilmesi için 20 dakika gereklidir. (Malcolm Wilkins, Plantwatching, New York, Facts on File Publications, 1988, s. 141-142)
<br>
<br>Resimdeki mısır bitkisinin en büyük düşmanlarından biri tırtıllardır. Saldırıya uğrayan mısır bitkileri kimyasal bir salgı yayarlar ve tırtılları yok edecek olan eşek arılarını yardıma çağırırlar.
<br>
<br>Resimde görülen bu canlı kayalar gerçekte toprağın altında gizlenmiş olan bir bitkinin etli yapraklarıdır. Çiçek açmadığı zamanlarda bir kayadan farksız olan taş kaktüs bitkisi, aslında gerçek bir kaktüs değildir. Kayaya benzeyen görünüşü onun düşmanlarından çok iyi bir şekilde korunmasını sağlar. (Michael Scott, The Young Oxford Book of Ecology, Oxford University Press, Spain, 1995, s.95)]]></description>
<pubDate>2010-09-04</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=18315</link>
</item>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[Reuters Röportajı Belçika Basınına da Konu Oldu - 27.06.2008  Belçika/De Morgen  ]]></title>
<description><![CDATA[<b>Belçika'nın Flemenkçe olarak yayınlanan ve 55 bin tirajı olan tanınmış günlük gazetelerinden</b> <i>De Morgen, 27 Haziran 2008 tarihinde</i> “Gazetecilerin Gerçeği Bulması Niçin Zorlaşıyor” başlıklı haberinde evrim teorisine ve bu teoriyi çürüten Sayın Adnan Oktar’ın <i>Yaratılış Atlası adlı eserine bir kez daha değindi. Haberde gazetenin daha önce "<b>Evrim Teorisine Karşı En Büyük Komplo</b>" başlığıyla iki tam sayfa özel yer ayırdığı ve Reuters haber ajansının Sayın Adnan Oktar ile yaptığı <b>röportaj</b> vurgulandı. Ayrıca haberde Sayın Adnan Oktar’ın evrim karşıtı, dindar bir kişi olduğu ve <i>Yaratılış Atlası</i> isimli eserinde, canlıların eski halleriyle günümüzdeki halleri arasında hiçbir değişiklik olmadığını göstererek, canlıların evrim geçirmemiş olduğunu anlattığı belirtildi.
<br>
<br><a href="http://dunyadanyankilar.com/haberDetay.php?haberId=1256" class="SidesTableText">dunyadanyankilar.com/</a>]]></description>
<pubDate>2010-08-31</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=18220</link>
</item>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[Islamic Community Center of Laurel'de Darwinizm’in Çöküşü ve Yaratılış Gerçeği Konferansı - 18.04.2010  ABD]]></title>
<description><![CDATA[Amerika Maryland’da bulunan İslami bir merkez olan Islamic Community Center of Laurel’de Sayın Adnan Oktar’ın temsilcileri 18 Nisan 2010 tarihinde “Darwinizm’in Çöküşü ve Yaratılış Gerçeği Konferansı” başlıklı bir konferans verdi. Yaklaşık 50 kişilik bir öğrenci grubu dinleyici olarak katıldı.
<br>
<br>http://www.dunyadanyankilar.com/konferansDetay.php?konferansId=340]]></description>
<pubDate>2010-08-25</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=18133</link>
</item>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[İsviçre Kongre Merkezi Evrim Teorisini Yalanlayan Harun Yahya'yı Ağırlıyor - 03.05.2010  İsviçre/20 Minutes Online ]]></title>
<description><![CDATA[Ünlü bir medya grubunun İsviçre'den yayın yapan Fransızca haber sitesi 20 Minutes Online, 3 Mayıs 2010 tarihli <b>"Müslüman Vaizin Gelişi"</b> başlıklı haberinde İsviçre'de yapılacak olan Evrim Teorisinin Çöküşü konferanslar dizini haber verdi:
<br>
<br><b>"Kongre Merkezi evrim teorisini yalanlayan Harun Yahya'yı ağırlıyor…</b> Şehrin caddelerindeki afişler, Müslümanların önderlerinden birinin, Harun Yahya’nın, 25 Mayıs’taki evrim teorisini reddeden konferansını ilan ediyor."
<br>
<br><a href="http://dunyadanyankilar.com/haberDetay.php?haberId=1286" class="SidesTableText">http://dunyadanyankilar.com</a>]]></description>
<pubDate>2010-08-24</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=18106</link>
</item>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[Harun Yahya Şimdi de İsviçre'ye Çıkartma Yapıyor - 25.05.2010 ]]></title>
<description><![CDATA[İsviçre/Le Matin
<br>
<br>İsviçre'nin önde gelen Fransızca günlük gazetelerinden Le Matin, Sayın Adnan Oktar'ın öncülük ettiği Darwinizm karşıtı faaliyetleri kapaktan duyurdu. 330.000 okuyucuya sahip gazetenin 25 Mayıs tarihli baskısında yer alan haber, "Din alimi İsviçre’ye çıkartma yapıyor" başlığı altında aktarıldı:
<br>
<br>Avrupa onu 2007 yılında, eski kıtayı <b>Yaratılış Atlası</b> ile doldurduğu zaman keşfetti. Yaklaşık 800 sayfadan oluşan ve 8 kg ağırlığında, evrim teorisinin sahtekarlığını gözler önüne seren lüks bir eser. <b>Harun Yahya şimdi ise İsviçre’ye çıkartma yapmaya hazırlanıyor. Darwinizmi çürüten afişlerini görmeden geçmek imkansız : Her yerdeler.</b> Ve bu din aliminin bilimsel konferanslarını duyuruyorlar. Yarın Lozan’da. Çarşamba Cenevre’de. Sonra Cuma da Zürih’te.
<br>
<br>Fribourg Religioscope Enstitüsü Uzmanı Jean-François Mayer… : "Ekibi gücüne göre nispeten küçük. Ama yine de düşüncelerini dünya çapında kitlelere yaymayı başarıyor. Kitapları Paris veya Londra’daki tüm Müslüman kitabevlerinde bulunuyor… Her durumda Yaratılış tezlerini tartışmada kabul ettirmeyi başardı."
<br>
<br><b>Yaratılışçı Müslümanların en etkilisi olan Harun Yahya…</b> Harun Yahya, neredeyse dünyadaki tüm kötülükleri Darwin’in sırtına yüklüyor. Verdiği röportajlardan birinde (<b>Spiegel</b>, 2008) şöyle diyor: "Darwin Hitler’in ve Mussolini’nin faşizmine ve Stalin’in komünizmine sebep veren zemini oluşturdu. Tüm teröristler Darwinisttir." 1. Dünya Savaşı’nın sebep olduğu kan gölünü anarak şöyle ekliyor : "Darwin’in karanlık silüeti savaş perdesinin arkasında saklıdır. "
<br>
<br><a href="http://dunyadanyankilar.com/haberDetay.php?haberId=1301" class="SidesTableText">http://dunyadanyankilar.com</a>]]></description>
<pubDate>2010-08-22</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=18053</link>
</item>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[Evrim Teorisinin Çöküşü Rusya Gündeminde - 23.01.2008  Ukrayna/Vlasti.net ]]></title>
<description><![CDATA[Ukrayna’da kıdemli gazeteciler tarafından hazırlanan, Rusça haber sitesi Vlasti.net, 23 Ocak 2008 tarihinde, daha önce tanınmış Rus gazetesi <b>Komsomolskaya Pravda</b>'da da yayınlamış olan “Evrim Teorisinin Çöküşü Rusya Gündeminde” başlıklı habere yer verdi. Haberde bilim adamlarının Allah’ın delillerini gördükleri, etrafımızdaki Dünya'nın kendiliğinden var olmadığı, aksine bilinçli bir Yaratıcı tarafından özel olarak yaratıldığı kanaatinde oldukları vurgulandı. Allah'a imanın artması olarak görülen bu değişime sebep olarak ise, Sayın Adnan Oktar’ın kitaplarının etkisi gösterildi. Ayrıca yazarın çalışmaları ile ilgili şöyle bildirildi:
<br>
<br><b>"Darwin doğruyu söylemiyor muydu?"</b> başlığının ardından şöyle bildirildi:
<br>
<br>Rusya'daki bazı blog siteleri kısa bir süre önce, internetteki <b>"Evrim Teorisinin Çöküşü"</b> adlı ilgi çekici bir çalışmayı tartışıyorlar. Yazarı, Türkiye'den Bilim Araştırma Vakfı Başkanı Adnan Oktar. Bu kitap birkaç sene önce basılmış; 13 dile çevirilmiş ve 54 ülkede yayınlanmış. <b>Kitabın konusu ve amacı –Darwinizmin sahtekarlıklarını ortaya çıkartmak…
<br>
<br>Eğer Darwin’in teorisi yanlışsa, bu durumda Oktar’ın bana ulaşan kitabıyla beni ikna ettiği gibi, evrenin tek yaratıcısı ve evrendeki yüce akıl, yalnız Allah olabilir...</b>
<br>
<br>Doktor Oktar şöyle yazıyor: 
<br>
<br><b>"Darwin zamanında canlıları ilkel mikroskoplarla inceliyorlardı, teori daha çok Darwin"in hayal gücüne dayanıyordu. O zamanlarda DNA ve genetik bilgi konusunda insanlığın hiçbir bilgisi yoktu."</b> Günümüzde, bilim adamları tesadüfi süreçler yerine, bir Yaratıcı’nın etkisini buluyorlar.
<br>
<br><a href="http://www.dunyadanyankilar.com/haberDetay.php?haberId=1218" class="SidesTableText">http://www.dunyadanyankilar.com</a>]]></description>
<pubDate>2010-08-18</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=17981</link>
</item>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[İnsanların En Büyük Korkularından Birisi : Yalnızlık]]></title>
<description><![CDATA[İnsanların büyük bir çoğunluğunun en önemli korkularından biri, günün birinde yalnız kalmaktır. Çocukluk yıllarının hemen ardından tüm hayatları, hep bir gün yapayalnız kalacakları endişesiyle geçer. Bu korku tıpkı insanın yarınını merak ettiği gelecek endişesi, parasız, işsiz kalacağı endişesi, kendince önem verdiği değerlerini kaybedeceği endişesi ve bunun gibi dünya hayatına yönelik yaşadığı korkularını kapsayan endişeler gibidir. İleride bir gün ailesini, arkadaşlarını, dostlarını, çocuklarını, komşularını, sevdiklerini bir şekilde kaybedecekleri, onlardan ayrı ve uzak kalacakları, böylece yalnız olacakları düşüncesi kafalarının bir köşesinde daima yer alır. İnsanların büyük bir kesiminin yaşadığı bu korkunun temelinde, günün birinde tek başına ölmek fikrine karşı duyulan korku da vardır.
<br>
<br>Böyle insanların genelde, “kalabalık bir ailem olsun”, “çevrem geniş olsun”, “çok fazla arkadaşım olsun” düşüncesiyle, yaşadıkları bu tedirginliğe suni çözümler aradıklarına tanık oluruz. Sürekli kalabalık yerlere gitmek, çevrelerinde fazla sayıda insan bulunmasını sağlamak, yeni ve çok sayıda arkadaş edinmek isterler. İnsanın fazla sayıda arkadaşının, dostunun olmasını istemesi son derece normaldir, ancak bunu yalnızlıktan kaçmak için bir kaçış yolu olarak benimsemek; olayların aslını ve batınını düşünmemek, gerçeklere karşı gözlerini kapayıp, Allah’tan uzak olarak yaşamak yanlış bir ruh halidir.
<br>
<br>Hayatı boyunca muhatap olduğu her şeyi ve herkesi Allah’ın yarattığını, her şeyi karşısına çıkaranın Allah ve gerçek dostunun sadece Allah olduğunu bilen bir insan böyle korkulardan uzaktır.
<br>
<br>Dünyanın en kalabalık yerinde de olsa, binlerce kişinin ortasında da bulunsa aslında Allah'ın sonsuz gücü karşısında yalnız olduğunu bilir. Allah’ın sonsuz varlığının her yönden kendisini sarıp kuşattığını unutmaz. Çevresindeki kalabalık görüntüsünü Allah'ın yalnızca bir imtihan olarak yarattığının şuurundadır. Hangi görüntüyle muhatap olursa olsun; ister kalabalık ister ıssız bir yerde bulunsun, daima Allah ile birlikte olduğunun bilincindedir. Bir ayette Allah bu gerçeği şöyle bildirmiştir:
<br> 
<br><b>“Allah'ın göklerde ve yerde olanların tümünü gerçekten bilmekte olduğunu görmüyor musun? (Kendi aralarında gizli toplantılar düzenleyip) Fısıldaşmakta olan ÜÇ KİŞİDEN DÖRDÜNCÜLERİ MUTLAKA O'DUR; BEŞİN ALTINCISI DA MUTLAKA O'DUR. BUNDAN AZ VEYA ÇOK OLSUN, HER NEREDE OLSALAR MUTLAKA O, KENDİLERİYLE BERABERDİR.Sonra yaptıklarını kıyamet günü kendilerine haber verecektir. Şüphesiz Allah, herşeyi bilendir.” (Mücadele Suresi, 7)</b>
<br> 
<br>Bir başka ayette ise Allah, insana şahdamarından bile yakın olduğunu Kuran-ı Kerim’de şöyle bildirmektedir:
<br> 
<br><b>“Andolsun, insanı Biz yarattık ve nefsinin ona ne vesveseler vermekte olduğunu biliriz. BİZ ONA ŞAHDAMARINDAN DAHA YAKINIZ.” (Kaf Suresi, 16)</b>
<br>                                      
<br>Allah şuur sahibi insanlara, bu önemli gerçeği anlayacakları vicdanı vermekte ve bu önemli gerçeği hissedecekleri olaylar yaratmaktadır. Bir insan düşünün; ne kadar kalabalık bir arkadaş ve dost çevresine sahip olursa olsun, çevresinde ne kadar coşkulu insanlar bulunursa bulunsun, eğer kalbi Allah ile birlikte değilse, Allah’ın kendisini sarıp kuşattığının bilincinde değilse ve Allah’ın kendisine her şeyden çok yakın olduğunu düşünmüyorsa, kendisini dünyanın en yalnız insanı hissedecektir.
<br>
<br>Oysa bir insanı tek başına, hiç kimseyi ve hiç bir şeyi göremeyeceği bir odaya kapatsalar dahi, eğer kalbi Allah ile birlikteyse, Allah’ın sonsuz kudretiyle kendisini sarıp kuşattığını, her an yanında olduğunu bilip hissediyorsa, asla yalnızlık duygusunun vereceği ruh halini yaşamaz. Arkadaşlarının, dostlarının, ailesinin Allah’ın birer tecellisi olduğunu ve her birinin Allah dilediği için yaratıldıklarını bilir. Allah’ın tecellilerine karşı duyduğu sevgi ve özlemin gerçek sahibi Allah’tır. insanı asıl mutlu edecek olan, Allah’ın sonsuz varlığı ve daimi yakınlığıdır. Allah Kuran’da bir ayetinde şöyle bildirmektedir:
<br> 
<br><b>“ALLAH, KULUNA YETERLİ DEĞİL Mİ? Seni O'ndan başkalarıyla korkutuyorlar. Allah, kimi saptırırsa, artık onun için bir yol gösterici yoktur.” (Zümer Suresi, 36)</b>
<br> 
<br>Diğer bir ayette ise Allah, iman edenlerin dünyadaki dostlarının da, Allah'ın tecellileri olarak, Allah'ın elçileri ve Allah'ı seven ve Allah rızası için yaşayan salih müminler olduğunu bildirmiştir:
<br> 
<br><b>Sizin dostunuz (veliniz), ancak Allah, O'nun elçisi, rüku' ediciler olarak namaz kılan ve zekatı veren mü'minlerdir. (Maide Suresi, 55)</b>
<br> 
<br>İnkar eden kimselerin yalnızlıktan duydukları korku tümüyle dünyevi korkulara dayanmaktadır. Müminlerin bu tür korkuları yoktur. Ancak iman eden kimseler de asla yalnızlığı istemezler. Hiçbir zaman için yalnızlığı, müminlerle birlikte olmaya tercih etmezler. Ama onların bu isteği, tümüyle Allah rızasını kazanmaya, Kuran ahlakını yaşamaya ve ahirete yöneliktir.
<br>
<br>Mümin, Allah'ın dünyada yarattığı en güzel nimetlerdendir. Dolayısıyla bir Müslüman da, hiçbir zaman için müminlerden uzakta yalnız başına kalmak istemez. Allah'a gönülden iman eden kimselerin hepsiyle samimi dostluk kurmak, birlikte olmak mümin için çok önemli bir ibadet ve çok güzel bir nimettir.]]></description>
<pubDate>2010-08-18</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=17998</link>
</item>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[17 Mayıs 2010 Tarihli Sansürsüz Programındaki Darwinist İddialara Cevaplar II]]></title>
<description><![CDATA[Sansürsüz programında yayınlanan ve geçen ayki dergimizde yalnızca bir kısmına cevap verdiğimiz evrimcilerin bilim ve mantık dışı iddialarını yanıtlamaya bu ay da devam ediyoruz.
<br>
<br><b>Sansürsüz iddia 7: ‘’Ara form demek çarpık çurpuk canlılar demek değildir’’ iddiasının geçersizliği</b>
<br>
<br>Mutasyonların %99 zararlı olduğu gerçeğinin hemen ardından Darwinistleri en fazla çıkmaza sokan ve onlara rahatsızlık veren konulardan bir tanesi de ara form denen hayali fosillerin yokluğudur.
<br>
<br>Kendilerini küçük düşüren bu önemli gerçeği bertaraf edebilmek için, Darwinistler ara fosil yokluğuna başka bir yöntemle açıklama getirmeye çabalamış ve “ara fosil aslında sizin sandığınız gibi değil” ifadesini geliştirmişlerdir. Fakat Darwinist taktik, her zaman olduğu gibi yine başarısız kalmıştır.
<br>
<br>Öncelikle şunu belirtmek gerekir: “Ara form” denen kavram, Darwinistlerin ürettiği bir kavramdır. Darwinistler, iki canlı türü arasında, sayısız başarısız mutasyonun meydana geldiği hayali ara formların olacağı, bu hayali formların büyük bir bölümünün elenip küçük bir bölümünün de yaşamaya devam edeceği gibi bir hikaye üretmişlerdir. Bu hikayeye göre, balığın hayali bir şekilde ayaklara kavuşacağı, sürüngenin kollarının hayali şekilde kanat olacağı bir dönem olmalıdır. İşte bu hayali dönem, fosil kayıtlarında YOKTUR.
<br>
<br>Dolayısıyla “bizim sandığımız gibi bir ara form kavramı” diye bir şey yoktur. Ara form denen şeyin tüm tarifleri Darwinist kaynaklıdır. Yıllarca paleontologlar, bizzat Darwin’in tarif ettiği ara formu aramış ve bulamamışlardır. Bu tarife göre ara formlar, YAMUK YUMUK, ECİŞ BÜCÜŞ CANLILARDIR. Zaten evrimci tarife göre bunların başka bir şey olmaları mümkün değildir.   
<br>
<br>Darwin’in en büyük endişesi, bu “KARMAŞA HALİNDEKİ” ara formların var olmayışı, bunun yerine doğada her şeyin “YERLİ YERİNDE”, YANİ MÜKEMMEL BİR DÜZEN VE SİMETRİ İÇİNDE OLUŞUDUR:
<br>
<br><b>Eğer gerçekten türler öbür türlerden yavaş gelişmelerle türemişse, NEDEN SAYISIZ ARA GEÇİŞ FORMUNA RASTLAMIYORUZ? Neden bütün doğa bir KARMAŞA HALİNDE DEĞİL DE, TAM OLARAK TANIMLANMIŞ VE YERLİ YERİNDE?</b> (Charles Darwin, The Origin of Species, s. 172, 280)
<br>
<br>MUTASYONLAR SİMETRİ BİLMEZLER. UYUM, DÜZEN, ALTIN ORAN BİLMEZLER. CANLIYA NEYİN FAYDA GETİRECEĞİNİ HESAP EDEMEZLER. Mutasyonlar şuursuz süreçlerdir. Bir canlıda birbirine simetrik iki göz, iki kulak, birbirine simetrik kalp kapakçıkları, aynı uzunlukta iki bacak oluşturamazlar.
<br>
<br>İşte bu gerçeğin farkında olan ve ara fosil olmadığını gayet iyi bilen Darwinist katılımcılardan biri Sansürsüz programı sırasında çaresizlikten KENDİSİNİ ARA FORM İLAN ETMİŞTİR.
<br>
<br>Bu, gerçekten de Darwinistler adına vahim bir durumdur. İdeolojileri uğruna Darwinistler, bilimsel gerçekleri reddetmekten ve kendilerini küçük düşürmekten çekinmemektedirler.
<br>
<br>Şunu hatırlatmak gerekir ki demagoji, artık komik bir hal de aldığından, insanlar üzerinde eskisi gibi etki bırakmamaktadır. Darwinistlerin bu gerçeğe mutlaka dikkat vermeleri gerekmektedir. Darwin’in kabusu gerçekleşmiştir, FOSİL KAYITLARI EVRİMİ REDDETMİŞTİR.
<br>
<br><b>Sansürsüz iddia 8: ‘’Ara form denilen fosiller geri alınıyor çünkü daha iyisi bulunuyor’’ iddiasının geçersizliği</b>
<br>
<br>17 Mayıs 2010 tarihli Sansürsüz programında oldukça ilginç bir iddia daha gündeme gelmiştir. Darwinist katılımcılar, hayali ata olarak gösterilen fosillerin zaman içinde geri alınarak literatürden çıkarıldığını kabul etmişler, fakat bunun gerekçesi olarak “daha iyisinin bulunduğunu” iddia etmişlerdir. Özellikle son birkaç yılda Darwinist yaygara yoluyla gündeme getirilen fosiller dikkate alındığında, evrimcilerin bu iddiası oldukça komik bir görünüm sergilemektedir.
<br>
<br>Evrim aldatmacasının 150 yıllık tarihinde sürekli yenilenen bir süreç vardır. Bir fosil ortaya çıkarılır, fosil hakkında şaşırtıcı bir senaryo kurgulanarak bunun insanın atası olduğu iddia edilir, Darwinist basında bu hikaye süslü bilimsel kelimeler ve çizimlerle verilir, ardından da bu fosilin bir orangutana veya domuza ait olduğu anlaşılarak FOSİL ALELACELE SERGİLENDİĞİ MÜZEDEN ÇIKARILIR.
<br>
<br>İnsan kafatasına yeni ölmüş bir orangutan çenesinin monte edildiği Piltdown adamı, bir yaban domuzu dişinden üretilerek kırsal alanda ailesiyle resmedilen Nebraska adamı bunun en ünlü örnekleridir. Darwinistler, sayısız sahtekarlık örneği sonucunda bütün hayali ata iddialarını geri çekmek zorunda kalmışlardır. Tarihte bilim literatüründen çıkarılan hayali “ata”ların sayısı oldukça fazladır. 
<br>
<br>Bu önemli yenilgiyi hazmedemeyen Darwinistler, söz konusu fosillerin literatürden çıkarıldıklarını, çünkü “daha iyisinin bulunduğunu” iddia etmektedirler. Oysa daha iyi dedikleri fosiller, büyük bir utanç içinde, diğer fosillerden çok daha kısa bir süre içinde geri alınan, Ida, Ardi, Aus. Sediba gibi son dönemin sahteliğiyle ünlü fosilleridir.
<br>
<br>Darwinistler çaresizdirler. Ara form bulamamış olmanın ezikliği içindedirler. İşte bu sebeple bilimin ortaya koyduğu ve kendilerine sıkıntı veren gerçeklerden uzaklaşabilmek için mantıksız iddialarla demagoji yaparlar. Fakat bu demagoji artık insanları aldatamayacak kadar saçma boyutlara ulaşmıştır. Dünyaca tanınmış Darwinistler bile bunun utancını yaşamaktadır. Darwinistlerin artık kabul etmesi gereken, -zaten tüm dünyanın bildiği- bir tane bile ara fosil olmadığı gerçeğidir. Bunu açıkça kabul etmedikleri sürece, ideolojilerini ayakta tutmak adına, bu saçma iddialara devam etmek zorunda kalacak ve sürekli kendilerini küçük düşüreceklerdir.
<br>
<br><b>Sansürsüz iddia 9: ‘’Evrime itiraz, standart bir psikolojik rahatsızlıktan kaynaklanıyor’’  iddiasının geçersizliği</b>
<br>
<br>Bu iddia, 17 Mayıs 2010 tarihli Sansür-süz programında Darwinist katılımcılar tarafından programın devam ettiği süre bo-yunca sıklıkla gündeme getirildi. Katılım-cılar, bir hissiyat duygusuyla evrime karşı gelindiğini, bu sebeple de “sürekli olarak karşı bir görüş ile karşılaştıklarını” iddia etmişlerdir. Oysa bu, tamamen gerçek dışı bir iddiadır.
<br>
<br>Yaratılışı savunanların evrime karşı gelmelerinin tek sebebi, sebepleri: 
<br><ul><li>Teorinin BÜYÜK BİR SAHTEKARLIK OLMASIDIR.
<br><li>Evrim savunucularının 150 yıldır bir sahtekarlığın taraftarlığını yaparak insanları Allah inancından uzaklaştırmaları, BİR YALANI DAYATMA YOLUYLA İNSANLARA İNANDIRMAYA ÇALIŞMALARIDIR.
<br><li>BİLİM TERSİNİ GÖSTERDİĞİ HALDE, sahte delillerle, sahte izahlarla ve doğrudan bilimi kullanarak BÜTÜN DÜNYAYI BİR DİKTATÖRLÜK BÜNYESİNDE ALDATMALARIDIR.</ul>
<br>
<br>Çok defa dile getirmiş olduğumuz önemli bir gerçek söz konusu Darwinistlerin gözünden kaçmış görünmektedir: Eğer evrim gerçekten doğru olmuş olsaydı, eğer yeryüzünde evrimi destekleyen deliller var olsaydı, milyonlarca ara fosil bulunmuş, proteinin kendi kendine meydana gelebileceği ispatlanmış ve türlerin birbirine dönüşebileceği gösterilmiş olsaydı, o zaman Allah’ın evrimi vesile ederek canlıları yarattığını kabul edip bunu ilk destekleyenler YARATILIŞ SAVUNUCULARI OLURDU.
<br>
<br>Eğer evrim gerçekten doğru olsaydı, bunun bütün delillerini dev boyuttaki kitaplarla tüm dünyaya gösteren, fosil kanıtlarını sergilerle insanlara sunan, bu gerçeği insanlara anlatabilmek için dünya çapında konferanslar düzenleyenler yine Yaratılışı savunanlar olurdu.
<br>
<br>Eğer böyle bir delil olsaydı, buna evrimcilerden çok daha fazla sahip çıkan ve bunu en fazla gündeme getirecek olan da yine Yaratılışçılar olurdu.
<br>
<br>Fakat yeryüzünde böyle bir delil yoktur. EVRİM TÜMÜYLE DELİLSİZDİR. Delilsiz olmasının yanı sıra bilimin her kolu ve bilimle ilgili her türlü konu evrimi sürekli olarak yalanlamaktadır. Kısacası BİLİM EVRİME KARŞIDIR. Dolayısıyla Yaratılış savunucularının itirazı, evrimcilerde olduğu gibi psikolojik bir rahatsızlıktan veya ideolojik bir hissiyat duygusundan kaynaklanmamaktadır. 
<br>
<br>İtirazın sebebi EVRİMİN BİR YALAN OLMASIDIR. BU YALANLA BÜTÜN DÜNYANIN ALDATILMASIDIR. BİR YALANLA İNSANLARIN ALLAH İNANCINDAN KASITLI VE ORGANİZE OLARAK UZAKLAŞTIRILMAYA ÇALIŞILMASIDIR.
<br>
<br>Bilimin getirdiği bütün deliller, Allah’ın yaşamı bir anda yarattığını ve yaratmakta olduğunu göstermektedir. Bilimsel deliller, Yaratılış’ın, Allah’ın Kuran’da haber verdiği şekilde, yani Rabbimiz’in “Ol” emri ile gerçekleştiğini teyid etmektedir. Bu gerçeği aslında tüm Darwinistler de görür. Dolayısıyla asıl ideolojik rahatsızlık içinde olanlar, bu açık gerçeği kabul etmek yerine evrim gibi akıl almaz bir yalanı canla başla savunuyor olmanın zorlu mücadelesi içinde olan Darwinist-lerdir. Bu kişiler birkaç 10 yıl içinde ne kadar büyük bir yanılgı içinde olduklarını anlayacaklar ve böyle bir aldatmacanın peşinden nasıl gittiklerini, böyle bir kandırmacayı nasıl savunduklarını hayretle düşüneceklerdir.
<br>
<br><b>Sansürsüz iddia 10: ‘’Deep impact’’ konusundaki iddiaların geçersizliği</b>
<br>
<br>Bir proteinin oluşumunun imkansız olduğunu gören Darwinistlerin ne kadar büyük bir panik ve huzursuzluk içinde olduklarına daha önce değinmiştik. Hayatın başlangıcı konusunda büyük bir yenilgi yaşayan Darwinistler, dünya şartlarında bunu sağlayamayacaklarını anlayınca “uzaya” sığınmışlardır. Deep impact, Dawkins’in savunduğu “hayat uzaydan geldi” masalına takılmış olan sahte bilimsel isimdir.
<br>
<br>Darwinistler çaresizlikten umudu uzaylılara bağlamış durumdadırlar. Böy-lelikle hayatın başlangıcı teorilerine dair bütün sorunların hallolacağına inanmışlardır. Oysa ürettikleri bu yeni teoride, hala temel sorun olduğu gibi durmaktadır. Uzayda oluştuğu varsayılan ve kendi kendini kopyaladığına inanılan bu hayali ilk molekül NASIL ORTAYA ÇIKMIŞTIR? Bu soru hala cevapsızdır.
<br>
<br>Proteinlerin kompleksliği, kendi kendine oluşamayacak kadar olağanüstü birer yapı olmaları, Darwinistlerin canlılığın oluştuğunu iddia ettikleri dönemde atmosfer şartlarının iddialarını geçersiz kılması, atmosferde bol oksijen bulunmasının anlaşılması gibi faktörler, hayatın başlangıcını bir şekilde açıklayabileceklerine inanmış olan Darwinistlerin bu yöndeki tüm umutlarını tüketmiştir.
<br>
<br>Bu sebeple uzaylılardan medet uman Darwinistler, bir anlamda açıklamasız kaldıklarını kabul etmiş konumdadırlar.Bunu mantıklı bir teori gibi sunmak gerçekten Darwinistler açısından içler acısı bir durumdur. Nitekim aynı çaresizlikteki Richard Dawkins söz konusu iddiayı savunurken, yaşamın uzayda bir yerde ÜSTÜN BİR AKIL TARAFINDAN YARATILDIĞI ihtimalini kabul etmek zorunda kalmıştır. 
<br>
<br>Uzay iddiası, Darwinizm’in bittiğinin delilidir. Bu iddia ile artık Darwinizm açıkça sona ermiştir. Çünkü bu bir çaresizlik itirafıdır. Hayatın başlangıcı konusundaki açıklamasızlık Darwinizm’i tüketip yok etmiştir. Tesadüflerdi, uzaydı derken Darwinistlerin daha fazla küçük düşebilecekleri saçmalıkta bir konu kalmamış gözükmektedir.
<br>
<br>Burada mantıksızlığını anlattığımız bu iddiaların gerçek yüzünü elbette Darwinistler de bilmektedir. Ne kadar mantıksız bir iddiayı savunduklarının, ne kadar küçük duruma düştüklerinin elbette kendileri de farkındadırlar. Fakat ideolojileri uğruna küçük düşmeyi göze almaktadırlar. Çünkü canlılığın bir bilinç tarafından yaratıldığını kabul etmek, Allah’ın varlığını kabul etmelerini gerektirecektir. İşte asıl kabul edemedikleri, bütün bu mantıksız iddialarla asıl karşı çıktıkları gerçek budur. Oysa bilimsel delilleri inceleyerek Allah’ın Yüce Varlığını görmek çok güzel bir nimettir. Her bir Yaratılış harikası, doğadaki her bir mucize insana ayrı bir haz verir. Allah’ın izniyle içinde bulunduğumuz yüzyıl, tüm saçma iddiaların son bulduğu, Allah’ın Şanının yüceltildiği, bilimde çok güzel ilerlemelerin gerçekleştiği ve bilimsel tüm gelişmelerde Yaratılış gerçeğinin delillerinin ihtişamlı şekilde görüldüğü bir bilim ve inanç yüzyılı olacaktır.
<br>
<br><b>Sansürsüz iddia 12: ‘’Ahlak kavramı zaten doğuştan var, fiilen var olan bir kavramı ihmal edemezsiniz’’ iddiasının geçersizliği</b>
<br>
<br>17 Mayıs 2010 tarihli Sansürsüz programında Darwinist katılımcılardan bir tanesi, ahlak kavramının canlılarda zaten var olan bir kavram olduğu, canlıların doğuştan buna sahip oldukları, dolayısıyla ahlaklı olmak için Allah inancına ihtiyaç olmadığı (Allah’ı tenzih ederiz) iddiasında bulunmuştur. Bunu delillendirmek için ise çeşitli canlılardaki fedakarlık örneklerini göstermiştir. Oysa bu konuda ciddi şekilde yanılmaktadır.
<br>
<br>Yüce Allah insanları bir fıtrat üzerine yaratır. Bu fıtrat, Yüce Rabbimiz’in Kuran’da bildirmiş olduğu en güzel davranış biçimi ve en güzel tavrı içerir. Dola-yısıyla insan, Allah’ın kendisine ilham ettiği vicdana göre hareket etme, yani fıtratına göre davranma özelliğine elbette sahiptir.
<br>
<br>Fakat insan aynı zamanda nefsindeki bencil tutkularla birlikte yaratılmıştır ve nefis, Kuran’da bildirildiği gibi, <b>“Rabbim’in kendisini esirgediği dışında- var gücüyle kötülüğü emredendir.” </b>(Yusuf Suresi, 53)
<br>
<br>İnsan, bu dünyada imtihana tabi olduğuna ve vicdanı iyi olanı kendisine ilham ederken, nefsi sürekli kötülüğü kendisine emrettiğine göre, bu dünyada bir seçim yapmak zorundadır.
<br>
<br>İnsanın kötülüğü emreden nefsine uyması kolaydır. İnsan kendini bıraktığında, vicdanını köreltebilir, nefsinde zaten var olan bencillik, vefasızlık, kıskançlık, öfke gibi özelliklerin hemen pençesine düşebilir. Eğer bu kişi Allah’tan gereği gibi korkmuyorsa ve fikir sistemi, çevresi ve asıl olarak da inandığı ideoloji buna imkan veriyorsa, nefsinin pençesine düşmemesi için hiçbir sebep yoktur.
<br>
<br>İşte Darwinizm, insanları bu yönüyle ahlak kavramlarından uzaklaştırır. Darwinizm’e inanan bir kişi, bütün insanların temelinde tesadüfen meydana gelmiş birer hayvan olduğuna, hatta bazılarının az gelişmiş olduğuna, bu hayatın da zayıfların elenmesi gereken bir savaş alanı olduğuna inanarak bir ideoloji geliştirir. Her Darwinist bu görüşte olmayabilir, fakat Darwinizm’in geliştirdiği fikir sistemi, kaçınılmaz olarak insanları böylesine vahşi bir bakış açısına yöneltir.
<br>
<br>Böyle bir ortamda, tıpkı Darwinist ideolojinin tutkunu olduklarını açıkça ifade eden Hitler, Lenin, Stalin ve Mao’nun yaptıkları gibi, kitlelere zulmetmek, kitleleri katletmek, her türlü ahlak dışı kavramı makul görmek adeta normal hale gelir. Allah korkusu olmadığı sürece, ahlak çöküntüsü, düşmanlık, öfke ve kavga en son sınırına kadar gidebilir.
<br>
<br>Güzel ahlaklı olmak ise; çaba, gayret, fedakarlık ve derin düşünme isteyen bir meziyettir. Vicdanını dinlemeyen, Allah’tan korkmayan kimse, bu meziyeti kesin olarak elde edemez. Allah’tan korkan bir insan, Allah’ın yarattıklarını seven insandır. Allah’ın beğendiği ahlakı beğenen bir insandır. Ve mutlaka vicdanının sesine göre hareket eden bir insandır. Bununla sınandığını, ahirette bu çabasının en güzel şekilde karşılık alacağını bilir. Bu yüzden her davranışına dikkat verir, yaşadığı her an, güzel ahlaklı olabilmek için çaba içinde geçer. İşte inançlı bir insanı diğerlerinden ayıran en büyük farklardan bir tanesi budur.
<br>
<br>Dolayısıyla güzel ahlak bir insanın “doğal olarak” elde edebileceği bir şey değildir. Doğal yaşamına bırakıldığında insan nefsinin esiri olmaktan kurtulamaz. Ancak derin düşünüp Allah’ın Yüceliğini takdir edebildiğinde, Allah’tan gereği gibi korktuğunda, ancak yaşadığı her andan, yaptığı her işten sorguya çekileceğini bildiğinde ve Allah’ı derin bir aşkla sevdiğinde bu derin ve güzel ahlaka sahip olabilir.
<br>
<br>Söz konusu iddia ile ilgili olarak bazı hayvan davranışlarının örnek olarak verilmesi ise son derece tutarsızdır. Hayvanlar, kendi varlıklarının şuurunda olmayan, sadece Allah’ın kendilerine ilham ettiği şekilde davranan varlıklardır. Acıktığında besin bulabilmek için en vahşi şekilde avlanan bir hayvan gerektiğinde çocuklarını koruyabilmek için günlerce uyumadan müthiş bir fedakarlık gösterisinde bulunabilir. Bu onun herhangi bir ahlak kavramına sahip olması sebebiyle değil, Allah’ın ilhamıyla hareket etmesi sebebiyle böyledir.
<br>
<br>Hayvanın iyi ve kötüyü birbirinden ayırabilme yeteneği yoktur. Fakat insan, böyle bir yeteneğe sahip olabilir. Ayette bildirildiği gibi bu yetenek, yalnızca Allah’tan korkanlara verilmiştir:
<br>
<br><b>“Ey iman edenler, Allah’tan korkup-sakınırsanız, size doğruyu yanlıştan ayıran bir nur ve anlayış (furkan) verir, kötülüklerinizi örter ve sizi bağışlar. Allah büyük fazl sahibidir.”</b> (Enfal Suresi, 29)
<br>
<br><b>Sonuç: Hiçbir Darwinist Gerçekte Darwinist Değildir</b>
<br>
<br>Doğadaki mükemmellikler, simetri, komplekslik, uyum, düzen, detay, çeşit ve ihtişam ancak bir Akılla var olabilir. Ancak üstün bir Akıl arıya petek yapma becerisini, sineğe saniyede bin kere kanat çırpma yeteneğini verebilir. Ancak üstün bir Akıl gözle görülmeyen tek bir hücrenin içine tüm teknolojik detayları, fabrikaları, enerji santralleri ile koskoca bir şehri yerleştirebilir. Ancak ve ancak üstün bir Akıl vücudumuzda trilyonlarcası bulunan ve durmaksızın üretilen proteini; binlerce kişinin aklı, imkanları, bilgi ve becerisi ile dahi üretilemeyecek kadar kompleks ve üstün özelliklerdeki hücreyi yaratır. Bu üstün Aklın yüceliğini görüp takdir edebilelim diye detaylar var edilmiştir.
<br>
<br>Tüm evrende üstün bir Aklın varlığı çok açıktır. Allah, Yüce Aklını her şeyde, her an durmaksızın bize gösterir. Özellikle bilim adamları bunu çok daha yakından, çok daha açık görebilmektedirler. Bu nedenle hiçbir Darwinist, aslında gerçekten Darwi-nist değildir. Darwinistlerin tümü, bir hücredeki aklın tesadüfen var olamayacağını elbette ki bilirler. Doğadaki canlıların da tesadüfen var olmadıklarının elbette ki farkındadırlar. Onları bu gerçeğe ikna etmeye çalışmanın çok fazla bir anlamı yoktur. Onlar zaten evrimin mantıksız izahlarına gerçekte inanmamaktadırlar. Aklı başında bir insan için, bu mümkün değildir.
<br>
<br>Bazı insanları, örneklerini saydığımız bütün bu mantıksızlıklara bağımlı kılan, pençesine düştükleri Darwinist ideolojidir. Sümer ve eski Mısır döneminden beri yalnızca Allah’ın apaçık olan varlığını inkar edebilmek için (Allah’ı tenzih ederiz) geliştirilmiş olan sapkın evrim teorisi, şu anda da yalnızca bu amaç için vardır. Böylesine mantıksız bir teorinin başka bir sebeple savunulması, başka bir sebeple bir dikta idaresi şeklinde toplumlara dayatılması hiçbir şekilde mümkün değildir.
<br>
<br>Fakat kimi zaman Darwinizm tehlikesinin tam olarak farkında olmayan, Darwinist diktatörlüğün baskısı altında ezilen, işinden ve kariyerinden olmayı göze alamayan, çevresindeki insanların tümü inandığı için evrime inanıyor gibi gözükmek zorunda kalan insanlar da olabilmektedir. Eğer bir insan, gerçekten vicdanlıysa ve vicdanının kendisine doğru olanı gösterdiğini biliyorsa, içinde bulunduğu bu hatadan bir an önce dönmelidir. Hatadan dönmek için hiçbir zaman geç değildir.
<br>
<br>Söz konusu tartışma programlarında ve buradaki yazılarda da asıl gösterilmek istenen şey zaten budur: Bilimin gösterdiği gerçek, Allah’ın Yüce sanatıdır. İnsanlar, bu önemli gerçeğe inanmaya davet edilmektedirler. Bu gerçeği görmek insanlara büyük bir huzur, mutluluk ve nimet getirecektir. İnsanları bilimi daha iyi anlamaya, daha detaylı incelemeye sevk edecektir. Bilimin getirdiği gerçekler de Allah’ın yaratmasının nasıl tecelli ettiğini görmelerini sağlayacaktır. Allah sevgisiyle, Allah aşkıyla yapılan bilim, bir güzellik, şevk ve mutluluk kaynağı olacaktır.
<br>
<br>Allah, yoktan var edendir. En yüce isimler O’nundur. Kuşkusuz ki Yüce Allah’ın, bizim zikrimize, övgümüze ve imanımıza ihtiyacı yoktur (Allah’ı tenzih ederiz). O, övülmüştür, Yücedir.
<br>
<br>Rabbimiz’i övüp yüceltmeye, O’na inanıp O’nu zikretmeye ihtiyacı olan yalnızca insandır. Dolayısıyla Allah’a karşı büyüklenme, yalnızca insanın kendi aleyhine bir çabadır. Yüce Allah ayetlerde şöyle buyurmaktadır:
<br>
<br><b>.... “Eğer siz ve yeryüzündekilerin tümü inkar edecek olsanız bile şüphesiz Allah hiçbir şeye muhtaç değildir, övülmüştür.”</b> (İbrahim Suresi, 8) 
<br>
<br><b>Göklerde ve yerde her ne varsa O’nundur. Şüphesiz Allah, hiçbir şeye ihtiyacı olmayan (Gani)dır, övülmeye layık olandır.</b> (Hac Suresi, 64)
<br>
<br><b>Görmedin mi, Allah, yerdekileri ve denizde onun emriyle akıp giden gemileri, sizin yararınıza verdi. Ve izni olmadıkça, göğü yerin üstüne düşmekten alıkoyar. Şüphesiz Allah, insanlara karşı şefkatlidir, çok merhametlidir.</b> (Hac Suresi, 64-65)]]></description>
<pubDate>2010-08-15</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=17933</link>
</item>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[Tiroksin Hormonunun Hücre Yenileme Çalışması]]></title>
<description><![CDATA[Tiroksin hormonu hangi aşamalar sonucunda salgılanır?
<br>Tiroksin hormonunun az salgılanması, hangi hastalığa sebep olur?
<br>Tiroksin hormonunun üretim miktarı nasıl belirlenir?
<br>Bu hormonun büyüme hormonuyla ortak çalışması neden önemlidir?
<br>
<br>Bu yazıyı okumanızı sağlayan göz hücrelerinizin beslenmek için glikoza ihtiyaçları vardır. Bunun için kanınızda ne kadar şeker bulunacağını hesaplayan ve şeker miktarını sabit tutan bir sistem kurulmuş ve vücudunuza yerleştirilmiştir. Kalbinizin dakikada kaç kez atması gerektiği, kemiklerinizde depolanan kalsiyum oranı, böbreklerinizin dakikada süzdüğü kan miktarı ve bunlara benzer binlerce detay büyük bir planlama ve hücreler arasındaki iletişim ağı sayesinde hesaplanmakta ve organize edilmektedir. 100 trilyon hücrenin birbirleri ile uyum içinde çalışmalarını sağlayan bu kimyasal iletişim sistemine ise hormon sistemi adı verilmektedir. Hormon sisteminin içinde görev yapan birçok hormon vardır. Bunlardan biri de tiroksin hormonudur. 
<br>
<br>İnsan vücudunu oluşturan dokular sürekli yenilenir. Bunu sağlamak için vücutta her dakika 200 milyon hücre doğar ve ölmüş hücrelerle yer değiştirir. Bu mükemmel olayın denetimi ise, Yüce Allah’ın dilemesiyle, tiroksin adı verilen bu hormona verilmiştir. Tiroksin hormonu bedeni denetler, ömrünü tamamlayan hücreleri belirler ve buna göre yeni bir üretim yapılması emrini ilgili birimlere iletir. Yani bedenin yenilenmesi asıl olarak bu hormonun faaliyetine bağlıdır.
<br>
<br><b>Tiroksin Hormonunun Mucizevi Özellikleri</b>
<br>
<br>Tiroksin hormonunun önemini anlamak için aynaya bakmanız yeterlidir. Doğuştan bir hastalığı olmadığı sürece her insanın ağzı, burnu, gözleri, kısaca yüzünün ve vücudunun tamamı bir orantıya sahiptir. İşte vücudunuzun bu orana sahip olmasını, Yüce Allah’ın kusursuz bir işlev ile yarattığı tiroksin hormonuna borçlusunuz. Eğer bundan yıllar önce yani vücudunuz henüz gelişmekte iken, tiroksin molekülleri teker teker hücrelerinize gidip, hangi hızda bölünmeleri gerektiğini bildirmeseydi, vücut organlarınız son derece orantısız gelişirdi. Hatta bu durum zeka geriliğine bile neden olabilirdi. 
<br>
<br>Nitekim doğumdan hemen sonra tiroksin hormonunun az salgılanması ile ortaya çıkan kretinizm hastalığının sonucu olarak zeka geriliği görülür. Bu hastalığa yakalanan kişilerin, gelişme çağı sonunda orantısız -genellikle çok kısa bacaklı ve büyük kafatasına sahip- bir vücutları olur. Ayrıca tiroksin yokluğu cüceliğe de neden olur. 
<br>
<br><b>Tiroksin Hormonu Nasıl Salgılanır?</b>
<br>
<br>Tiroksinin salgılanma miktarını ve zamanını ayarlamak için çok ileri teknoloji ve planlamaya sahip bir sistem yaratılmıştır. Tiroksin hormonunun salgılanması bir emir-komuta zinciri sayesinde gerçekleşir. Şuursuz hücrelerin bir araya gelmesiyle oluşmuş et parçaları, kendi aralarında son derece disiplinli ve düzenli bir hiyerarşiye sahiptir.
<br>
<br>Tiroksin hormonuna ihtiyaç duyulduğu anda hormonal sistemin beyni hipotalamus, hormonal sistemin orkestra şefi olan hipofiz bezine bir emir (TRH- Tirotropin Salgılatıcı Hormon) gönderir. Emri alan hipofiz bezi, tiroid bezinin harekete geçmesi gerektiğini anlar. O da hemen tiroid bezine bir emir (TSH- Tiroid Bezini Harekete Geçirici Hormon) gönderir. Emir-komuta zincirinin son halkası olan tiroid bezi de kendisine ulaşan bu emir doğrultusunda hemen tiroksin hormonu üretir ve kan yoluyla bunu bütün vücuda dağıtır.
<br>
<br><b>Tiroksin Hormonunun Hassas Üretim Miktarı</b>
<br>
<br>Tiroksin hormonunun salgılanma miktarı da Allah’ın çok büyük bir sanatla yaratmış olduğu özel bir sistem sayesinde belirlenir. Bu sistem iki ayrı ölçüm ve geri-besleme mekanizmasından oluşmuştur. Bu mekanizmaların her biri benzersiz birer mühendislik örneğidir.
<br>
<br>Kanda bulunan tiroksin miktarı normalin üzerine çıktığı zaman tiroksin hormonu, hipofiz bezi ve bazen de direkt hipotalamus üzerinde çok ilginç bir etki oluşturur: Hipofiz bezinin TRH  hormonuna karşı gösterdiği duyarlılığı azaltır. Eğer biraz dikkatlice düşünülecek olursa, ortada gerçek bir harika olduğu görülecektir. Çünkü TRH hormonunun görevi, hipofiz bezini harekete geçirmek ve tiroid bezine bir emir (TSH-Tiroid Bezini Harekete Geçirici Hormon) göndermesini sağlamaktır. Bu emir, tiroksin hormonunun üretilmesi için kurulmuş bulunan emir-komuta zincirinin ikinci halkasını oluşturur. 
<br>
<br>Sistem öyle detaylı bir şekilde yaratılmıştır ki, artan tiroksin kendisini üreten kaynağın daha fazla üretim yapmaması için son derece akılcı bir tedbir almakta ve kendi üretimi için kurulmuş olan emir-komuta zincirini kesintiye uğratmaktadır. Böylece kanda bulunan tiroksinin normalin üzerine çıkmasıyla beraber tiroksin üretimi otomatik olarak yavaşlayabilmektedir.
<br>
<br>Tiroksin hormonunun üretim miktarını belirleyen ikinci bir sistem daha vardır. Artan tiroksin, hipotalamus hücrelerini etkiler. Bu hücreler de TRH üretimini azaltırlar. Dolayısıyla hipofizden salgılanan TSH üretimi de azalır. Böylece tiroksin üretimi yavaşlar.
<br>
<br><b>Tiroksin ve Büyüme Hormonu Görev Başında</b>
<br>
<br>Gelişme dönemindeki bir çocukta tiroksin hormonu tek başına değil, büyüme hormonu ile ortak hareket eder. Büyüme hormonu, gelişme dönemindeki çocuğun hücrelerine bölünerek çoğalma ve büyüme emri veren moleküllerdir. Ayrıca bu hormon hücrelerin bölünme sayısını ve miktarını da belirlemektedir. Ancak sayı ve miktar belirlemenin dışında planlanması gereken çok önemli bir ayrıntı daha vardır; hücrelerin bölünme hızı. İşte tiroksin hormonu bu safhada ortaya çıkarak büyüme çağındaki kişinin hücrelerinin bölünme hızlarına etki eder. Böylece insanın sağlıklı bir şekilde gelişmesi tamamlanmış olur. 
<br>
<br>Günlük yaşamda gördüğünüz insanlar; okul arkadaşlarınız, iş arkadaşlarınız, sokakta yürüyen insanlar, aileniz... Bütün bu insanlar vücut şekillerine Yüce Allah’ın mükemmel bir şekilde yarattığı bu iki küçük molekül -büyüme hormonu ve tiroksin hormonu- sayesinde sahip olmuşlardır. Bu hormonlar en doğru zamanda, en doğru miktarda salgılanmış, trilyonlarca hücreye teker teker hükmetmiş, bu hücrelere ne kadar ve hangi hızda çoğalmaları gerektiğini bildirmiş ve sonuçta ortaya insanın mükemmel yapısı çıkmıştır.
<br>
<br>Her insanda bu moleküllerin üretim miktarları son derece özel bir şekilde -ne az, ne fazla- ve her insanın bedenine en uygun şekilde ayarlanmıştır. Bu hormonların üretim miktarlarında insandan insana ciddi değişiklikler olsaydı ne olurdu? O zaman insanların fiziksel görünüşleri arasında çok ciddi değişiklikler olurdu. Milyarlarca insan 2.5-3 metre uzunluğunda, milyarlarca insan yalnızca 1 metre veya daha az uzunlukta, her biri orantısız vücut ve yüz yapılarında, hemen hemen tamamı zeka geriliğine sahip olarak yaşardı. Milyarlarca insan da henüz ergenlik çağında yaşamını yitirirdi. 
<br>
<br> <b>Sonuç : “… O’nun Katında her şey bir miktar (ölçü) iledir.”</b> (Rad Suresi, 8)
<br>
<br>İnsanın sahip olduğu dış görünüş ve fiziksel özellikler -Allah’ın kusursuz bir şekilde yarattığı- iki küçük molekül, büyüme hormonu ve tiroksin hormonu vesilesiyle oluşmuştur. Eğer tiroksin hormonu, eksilen hücrelerin sayısını hesaplayamasaydı ve ihtiyaçtan daha fazla veya daha az üretim yapsaydı, bedende oldukça karmaşık bir durum oluşurdu. Hücreler yeterli sayıda yenilenmediği için dış görünümde yaşlanma meydana gelirken, organlar işlevini yapamayacak hale gelirdi. Fazla üretim sonucunda ise, kontrolsüz büyüyen organlar ve oluşan tümörler, kısa sürede ölüme sebebiyet verebilirdi. Ancak Yüce Rabbimiz bu mucizevi hormonu yaratarak kullarını kusursuz olarak var etmiştir: 
<br>
<br><b>“Gökleri ve yeri hak olmak üzere yarattı ve size düzenli bir biçim (suret) verdi; suretlerinizi de güzel yaptı. Dönüş O’nadır.</b>” (Tegabün Suresi, 3)
<br>
<br><b>Bedeninizde An An Gerçekleşen Mucizevi İşlemlerin Farkında mısınız?</b>
<br>
<br>Hormon sistemi, sinir sistemi ile birlikte vücut hücrelerinin koordinasyonunu sağlar. Eğer sinir sistemi internet yoluyla gönderilen mesajlara benzetilirse, hormon sistemi mektup yoluyla gönderilen mesajlara benzer; daha yavaştır, ancak daha uzun süre etkilidir. 
<br>
<br>İnsan bedenini yöneten bu sistemler incelendiğinde insanların farkında olmadıkları büyük bir gerçek de ortaya çıkar. Bazı insanlar kendi hayatlarına kendilerinin hükmettiği, yaşamlarına kendilerinin yön verdikleri kanaatindedirler. Böyle düşünen bir insana “kendine, kendi bedenine ne kadar hakimsin?” sorusu sorulduğunda cevabı elbette, “tümüyle” olacaktır. Ancak bu cevap bilimsel gerçeklerle çelişmektedir. Çünkü insan, kendi bedeninin çok kısıtlı bir bölümüne -o da ancak kısmen- hakimdir. Örneğin bedenini kullanarak yürüyebilir, konuşabilir veya ellerini kullanarak bir iş yapabilir. Ancak bedeninin derinliklerinde binlerce kimyasal ve fiziksel olay, insanın bilgisi ve iradesi dışında gerçekleşmektedir. Kendi bedenine ve kendi yaşamına hakim olduğunu zanneden bir insan, bu yüzden büyük bir yanılgı içindedir. Bir ayette Allah şöyle buyurmaktadır:
<br>
<br><b>De ki: "Siz, Allah'ın dışında taptığınız ortaklarınızı gördünüz mü? Bana haber verin; yerden neyi yaratmışlardır? Ya da onların göklerde bir ortaklığı mı var? Yoksa Biz onlara bir kitap vermişiz de onlar bundan (dolayı) apaçık bir belge üzerinde midirler? Hayır, zulmedenler, birbirlerine aldatmadan başkasını vadetmiyorlar. </b>(Fatır Suresi, 40)
<br>
<br>Siz bu yazıyı okurken vücudunuzda milyonlarca işlem yapılmaktadır. Bu işlemlerle bedeninizin hangi bölgesinde hangi hücrelerin neye ihtiyaçları olduğu hesaplanmakta, hangi görevleri yapmaları gerektiği belirlenmekte, hücrelerin ihtiyaçlarını karşılayacak önlemler alınmakta ve hücrelere ne yapmaları gerektiği teker teker bildirilmektedir. Vücudunuzdaki 100 trilyon hücre kusursuz bir iletişim sistemi sayesinde tüm ihtiyaçlarınızı size hissettirmeden karşılamaktadır. Bu kusursuz iletişim ise hormonlarınız sayesinde gerçekleşir. Tiroksin hormonu da vücudumuzdaki çok sayıdaki hormondan biridir.
<br>
<br><b>Hücreler ve Hormonlar Arasındaki Mükemmel Eşleşme</b>
<br>
<br>Hormonlar genel olarak insan vücudunun iç ortamını düzenlemek üzere programlanmış ve kodlanmış bir sinyal grubu olarak tanımlanır. Bu sinyallerin her biri farklı organ ve dokulardaki hücreleri uyarır. Bir hormon hedefteki hücreye varıncaya kadar geçtiği birçok dokuda fark edilmez. Bu noktada akla şöyle bir soru gelmektedir: Hedef hücre kendi hormonunu nasıl tanır?
<br>
<br>Hormonların hedeflediği hücrelerin yüzeylerinde bir anten (algılayıcı) bulunmaktadır. Bu anten ile tam olarak birleşen hormon, hedefteki hücrenin bilgisiyle kodlanmıştır. Bu sayede gönderilen hormon hiçbir zaman yanlış antene bağlanmaz veya yanlış organ ya da doku uyarılmaz. (Eldra Pearl Solomon, Introduction to Human Anatomy and Physiology, s.132)
<br>
<br>Hormon molekülünün hücrenin yüzeyinde bulunan antene kenetlenmesiyle birlikte hücrenin içinde bir dizi zincirleme reaksiyon gerçekleşir. Bu reaksiyonlar sonucunda hücre kendisine emredilen görevi yerine getirir.
<br>
<br>Bu olay şöyle gerçekleşir: Örneğin gönderilen emir hücreye özel bir protein üretmesini emrediyorsa, hücrenin içinde bulunan çeşitli enzimler harekete geçer. Bu enzimler hücrenin bilgi bankası olan DNA’ya giderek üretilmesi gereken proteine ait bilgiyi bulur ve kopyalarlar. Böylece gerekli proteinin üretimi başlamış olur.
<br>
<br>Sistemin elemanları adeta bir zincirin halkaları gibi çalışır. Bu halkalardan herhangi birinin görevini yapamaması zincirin kopmasına, başka bir deyişle bütün sistemin bozulmasına neden olacaktır. Böyle bir aksaklığın sonuçları vücut için çok tehlikelidir; hatta kimi zaman ölümle dahi sonuçlanabilmektedir.
<br>
<br>Tiroid bezi tarafından kana salgılanan tiroksin molekülleri, sırf bu iş için özel olarak yaratılmış bir taşıyıcı moleküle bağlanır ve kanda bu şekilde dolaşırlar. Ve bu moleküle bağlı oldukları sürece görevlerini yapamazlar. Ancak ve ancak 10 bin tiroksin molekülünden sadece 4 tanesi kanda serbest bir şekilde bulunur. Hücrelerin metabolizma hızlarını etkileyen tiroksinler de işte bu her 10.000 tiroksin molekülünden 4 tanesidir. Şüphesiz bu örnek, Allah’ın gözle görebildiğimiz veya göremediğimiz her aleme hakim olduğunun, herşeyi sarıp kuşattığının ve yeryüzündeki herşeyi sayı olarak tespit ettiğinin bir delilidir:
<br>
<br><b>... (Allah,) onların nezdinde olanları sarıp-kuşatmış ve herşeyi sayı olarak da sayıp-tesbit etmiştir.</b> (Cin Suresi, 28)]]></description>
<pubDate>2010-08-15</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=17934</link>
</item>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[Vücudumuzda Hiç Ağrı Hissetmeseydik]]></title>
<description><![CDATA[<b>“… Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz”</b> (Bakara Suresi, 216)
<br>
<br>Ağrı vücudun savunma sisteminin bir parçasıdır. Bu his vücutta sağlığı olumsuz yönde etkileyecek bir durum oluştuğunu işaret eder ve buna karşı önlem alınmasını sağlayarak, vücutta oluşabilecek fiziksel zararın asgariye indirilmesine yardımcı olur. Nitekim bir kişi herhangi bir durumda ağrı duyuyorsa ağrıyı ortadan kaldıracak bir önlem alır ve bu şekilde vücuda verilen zararı ortadan kaldırır. Örneğin eli sıcak suda yanan kişi yanma hissinin oluşturduğu acı ile elini hemen sudan çekerek derisinin zarar görmesini engeller, oluşan acı hissinin devam etmesi durumunda tıbbi yöntemlerle, koruyucu tedbirler alır. Ya da vücudunun herhangi bir yerinde oluşan ani bir ağrı sonucunda doktora giderek ileride ciddi rahatsızlıklara neden olabilecek bir hastalığı henüz tam gelişmemişken tedavi ettirebilir. 
<br>
<br>Ağrı ve acı hissi insanı çok rahatsız eden duygular olmasına karşın, eğer Yüce Allah bu hissi vermemiş olsaydı vücut acı ve ağrı oluşturan durumlara tepki vermez ve çok daha büyük sağlık sorunları oluşabilirdi. Bu hissin büyük bir rahmet olduğunu hatırlatan gerçek ise “konjenital analjezi” adı verilen ve ağrıya karşı duyarsızlık olarak tanımlanan bir rahatsızlıktır. Yüce Allah’ın <b>“… Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz”</b> (Bakara Suresi, 216) ayetinde haber verdiği gibi şer gibi görünen ve insanlar için rahatsız edici bir duygu olan ağrı hissi, gerçekte sanılanın tam aksine insan için büyük bir hayırdır. 
<br>
<br>Ağrı, her insan için son derece rahatsız edici bir duygudur. Çünkü bu his oluştuğunda günlük işlerimizi yapmakta zorlanabilir veya çalışamaz hale gelebiliriz. Ancak Yüce Allah bu duyguyu çok özel bir nimet olarak vermiştir. Çünkü ağrının görevi bizi rahatsız ederek ağrının olduğu bölgeye dikkatimizi çekmek ve vücudumuzda bir şeylerin yolunda gitmediği yönünde bizi uyarmaktır. Bu nedenle “konjenital analjezi” denilen ve doğuştan ağrıya karşı duyarsız olmaya neden olan rahatsızlık, birçok kişi tarafından zannedildiği gibi kişiye avantaj sağlayan değil, aslında birçok konuda kişi için risk oluşturan bir hastalıktır. 
<br>
<br><b>Vücudumuzda Herhangi Bir Rahatsızlık Oluştuğunda Ağrı Hissetmeseydik Ne Olurdu?</b>
<br>
<br>“Konjenital analjezi” adı verilen ağrıya karşı duyarsızlık hastalığı, doğuştan itibaren dış uyaranlardan gelen fiziksel acıları hissetmeme durumudur. Bu kişiler, dokunma ve hissetme duyularına sahiptirler, fakat beynin sinir sistemi adeta filtrelenmiş bir şekilde bilgi akışında engel oluşturur ve sıcaklık değişimleri ya da ani yaralanma gibi acil reaksiyon gösterilmesi gereken konularda vücudun tepki vererek önlem almasını engeller. Bu durum Yüce Allah’ın vücudumuzdaki her sistemi kusursuz olarak yarattığının en güzel örneklerinden biridir. 
<br>
<br>Sinir sisteminin iletişiminde bir aksaklık olması, çözümü imkansız sorunlara neden olabilmektedir. Nitekim bu rahatsızlıkta ağrı ile ilgili beyne sinyal iletilmediğinden ağrı hissedilmez, bazı durumlarda ise ağrı hissedilir, fakat vücutta ağrının kaynağının neresi olduğu saptanamaz. Kuşkusuz her iki durum da kişi için büyük risk oluşturur. Çünkü ağrının yerinin kişi tarafından saptanamaması da en az ağrıyı hissetmemek kadar hayati bir durumdur. Örneğin kalp krizi geçirmek üzere olan ve vücudunda ağrı hisseden fakat ağrının kaynağının neresi olduğunu bilemeyen bir kişi, belki tıbbi müdahalede bulunulamadığı için hayati bir tehlikeyle karşı karşıya kalabilir. 
<br>
<br><b>Konjenital Analjezi Nasıl Oluşuyor? </b>
<br>
<br>Bu rahatsızlık “SCN9A” adlı bir gendeki bozulmaya bağlı olarak meydana gelir. Bu gende en ufak bir bozulma bile onu tamamen işlevsiz hale getirmekte ve beyne iletilen sinyallerin sağlıklı olarak yorumlanmasını engellemektedir. Bu tıpkı lambanın yanması için elektrik düğmesine basılmasına benzer. Eğer lambaya elektrik ulaştıran telleri harekete geçirecek olan düğmede bir aksaklık varsa lamba yanmaz. İşte “SCN9A” genindeki bir bozukluk da dış dünyadan gelen ağrı ile ilgili elektrik sinyallerinin beyne ulaşarak burada yorumlanmasına izin vermez. Elbette bu durum her şeyi çok hassas dengeler üzerinde yaratan Yüce Allah’ın dilerse bu dengeleri yok edebileceğini ve hiç kimsenin bozulan bu dengeyi yeniden kurmaya güç yetiremeyeceğini gösteren çok önemli bir delildir. Yüce Allah dünyadaki büyük küçük her şeyi Kendi kudreti altında tuttuğunu bir ayetle şöyle bildirir: 
<br>
<br><b>“Şüphesiz Allah, gökleri ve yeri zeval bulurlar diye (her an kudreti altında) tutuyor. Andolsun, eğer zeval bulacak olurlarsa, Kendisi'nden sonra artık kimse onları tutamaz. Doğrusu O, Halim’dir, bağışlayandır.”</b> (Fatır Suresi, 41)
<br>
<br>Herhangi bir nedenden dolayı rahatsızlandığınızda, eliniz yandığında, bir yeriniz kesildiğinde hissettiğiniz acı ve ağrı hissi rahatsız edici olsa da aslında çok büyük bir rahmettir.
<br>
<br><b>Yaralanma Esnasında Acı Hissinin Azalmasının Hikmeti:</b>
<br>
<br>Bazı insanlar yaralandıkları anda ve yaralandıktan sonra bir süre acı hissetmezler. Böylece insan, yaralı olduğu halde kendisini koruyacak veya tehlikeden kaçabilecek güç bulur. Acı hissinin iletilmesi de sinir hücreleri aracılığıyla olur. Söz konusu hücreler, acı, sızı, ağrı ve üzüntüyü yok eden, vücudu rahatlatan "endorfin" maddesi içerirler. Endorfin, adeta beynimizin ürettiği bir ağrı kesicidir. Endorfin ağrının ilk hissedildiği anda salgılanır, ama ilk kriz atlatıldığında etkisi geçer. Bu sayede ciddi olarak yaralanan insanlar bile belli bir süre için şiddetli bir ağrı hissetmezler. Ağrı kesici ilaçlar da aynı mantıkla işlev görürler. Pek çoğu hastalıkları ve yaraları tedavi etmezler; bunlar sadece ağrıyı hissetmemizi engelleyen kimyasal maddelerdir. Yaralanma esnasında acı hissinin azalması Allah'ın insanlar üzerindeki rahmetinin bir örneğidir.
<br>
<br>Bacağımızı masanın kenarına çarptığımızda ya da yerdeki kırık cam parçasına bastığımızda ağrı ya da acı hissederiz. Ağrı ve acı hislerinin hayatımızda çok önemli bir yeri vardır, çünkü bize vücudumuzda bir sorun olduğunu bildirirler. Cildimizdeki alıcı hücreler, bize zarar veren şeylere tepki verdiklerinde -beynimize acil mesajlar gönderdiklerinde- ağrı ve acı  hissederiz. Bunun üzerine biz de, bu rahatsızlığı gidermek için birtakım tedbirler alırız.
<br>
<br><b>Ağrı Duyusunu Hissetmemek Neden Tehlikelidir? </b>
<br>
<br>Yüzeysel ağrı, derin ağrı (kemik, kas, kiriş, eklemlerin ağrısı), iç organların ağrısı (visceral ağrı) olmak üzere bilinen üç çeşit ağrı tipi vardır. Yüzeysel ağrılar deriye basınç yapıldığı veya 45 dereceden fazla sıcakla karşılaşıldığı takdirde ortaya çıkar. Eğer bu his olmasaydı;
<br><ul><li>Bir kişi derisi kesildiğinde acıyı hissetmediği için çok büyük ölçüde kan kaybedebilir ve hayati bir tehlikeyle karşı karşıya kalabilirdi. 
<br><li>Aynı şekilde herhangi bir yeri yandığında acı hissi oluşmasaydı cildindeki yanığa rağmen günlük işlerine rahatça devam edebileceği için bir tedavi uygulama gereği duymayacaktı. Bu da bizi mikroplardan koruyan üst derinin enfeksiyonlara daha açık hale gelmesine neden olacak ve böylece önemli rahatsızlıklara yol açacaktı. 
<br><li>İnsan ağrı duyusunun olmaması durumunda istem dışı olarak kendisine zarar verebilir veya zarar veren bir şeyin şiddetini fark etmeyerek yaralanabilirdi. Örneğin bir kaza sonucu ayak kemiği çatladığında bunu fark etmeyebilir ve çatlayan kemiğinin üzerinde hareket ederek kemiğin daha fazla zedelenmesine dolayısıyla da kalıcı sakatlıklara neden olabilirdi. 
<br><li>Ağrı önceden bizi uyarmasaydı birçok hastalık ilerleyebilir, basit başlayıp karmaşık hale gelerek ciddi sonuçlar doğurabilirdi. Bu nedenle ağrı çok sayıda hastalığın ilk ve tek belirtisidir. 
<br><li>Örneğin karnımız ağrımasaydı apandisitimizde bir rahatsızlık oluştuğunu veya kalbimizde bir ağrı ya da sıkışma hissetmeseydik kalp krizi geçireceğimizi anlamayabilirdik. 
<br><li>Düştüğümüzde, ağır kaldırdığımızda ağrı hissi oluşmasaydı kaslarımızı, eklemlerimizi zorlamaya devam eder, dinlenmeyi ihmal edebilir ve hasar derecesini arttırabilirdik.</ul>
<br><b>Herşeyin Belli Bir Yaratılış Amacı ve Hikmeti Vardır </b>
<br>
<br>Yüce Allah herşeyi bir hikmet ve hayırla yaratır. Ağrıyı hissetmeme rahatsızlığı da Rabbimiz’in bu mükemmel yaratışının en güzel örneklerinden biridir. Çünkü eğer Yüce Allah böyle bir hastalık yaratmamış olsaydı hiç kimse ağrının aslında vücudun korunması için çok büyük bir nimet olduğunu bilemeyecekti. Bu nedenle de bizi kusursuz biçimde yaşatan Rabbimiz’e şükretmemize vesile olacak önemli bir detaydan habersiz olacaktık. Yüce Allah’ın her şeyi hayırla yaratmasına örnek oluşturacak özellikler elbette burada sayılanlarla sınırlı değildir. Rabbimiz bazı kişilerin vücutlarında bu aksaklığı oluşturarak geleceğin tıp dünyası için önemli bir ilham kaynağı da yaratmaktadır. Çünkü bu hastalığın nedenlerini araştıran bilim adamları uyarı ve tepki arasındaki bağlantıları ve bu bağlantılar arasındaki küçük detayları anlayıp çözdükçe çok ağrılı hastalıklar ya da savaş durumlarında ağrıyı büyük ölçüde azaltacak ilaçlar yapabileceklerdir. 
<br>
<br>Yüce Rabbimiz Kuran ayetlerinde yarattığı her şeyin bir sebebi olduğunu şöyle haber vermiştir: 
<br>
<br><b>“Biz, bir 'oyun ve oyalanma konusu' olsun diye göğü, yeri ve ikisi arasında bulunanları yaratmadık. Eğer bir 'oyun ve oyalanma' edinmek isteseydik, bunu, Kendi Katımız'dan edinirdik. Yapacak olsaydık, böyle yapardık.” </b>(Enbiya Suresi, 16–17)
<br>
<br><b>ŞİDDETLİ ACI</b>
<br><ol><li>Beyin zarı, acının yerini, özelliklerini ve şiddetini tespit ettikten sonra, beyin bu acıyı dindirmek için sinyalleri bloke eden mesajcılar gönderir.
<br><li>Kimyasal sinir ileticileri, bu acı mesajını sinapslar üzerinden bir sinirden diğerine geçirirler. Böylece sinyal beyne kadar ulaştırılır. 
<br><li>Deriye batan çivi, sinir uçlarını uyarır. Sinir uçları yaralanmaya tepki olarak, sinir boyunca alarm sinyali gönderirler. Söz konusu sinyal, omurilikte kimyasal mesaja çevrilir. </ol>
<br><b>KRONİK ACI</b>
<br><ol><li>Kronik acı, acı mesajlarının yok edilmesini engelleyerek kişide kontrol kaybına sebep olabilir. Acıdaki artış hissi de bundan kaynaklanır.
<br><li>Mesajların birikmesi, omurilikteki sinapslarda yeni kimyasal yollar oluşturur. Bu da sinirleri gelecekteki acı mesajlarına karşı çok daha duyarlı hale getirir.
<br><li>Sinir uçları bir yaralanma ile uyarıldığında, omuriliğe ve beyne yalancı bir alarm sinyali gönderilir. Bir sinir köküne veya sinir lifine yapılacak baskı da aynı etkiyi oluşturur.]]></description>
<pubDate>2010-08-15</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=17935</link>
</item>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[Yön Bulmak İçin Gagalarını Kullanan Güvercinler]]></title>
<description><![CDATA[Bir güvercinin binlerce kilometrelik uçuş menzili göze alındığında yuvası, minicik bir noktadan farksızdır. Ancak buna rağmen güvercinler yuvalarının yolunu tanımadıkları bir bölgede olsalar bile, her defasında hatasızca bulabilirler. 
<br>
<br>Bilimsel adı Columba livia olan güvercinler, yüzyıllar boyunca güçlü yön bulma yetenekleri sayesinde insanlara hizmet etmişlerdir. Güvercinlerin, 1150 yılında Bağdat’ta mesaj iletme amaçlı kullanıldığı, dünyaca ünlü Reuters haber ajansının kurucusu Paul Reuter’in 1850’de Belçika’nın Brüksel kenti ile Almanya’nın Aachen kenti arasında, 45 güvercinden oluşan bir filo ile haber ve borsa tahvil fiyatlarını dağıttığı bilinmektedir. İşte bilim adamlarını bu canlıları incelemeye yönelten de bu özel yetenek olmuştur. On yıllar boyunca süren çalışmalar sonucunda güvercinlerin evlerinin yolunu tekrar nasıl bulabildikleri sorusunun cevabı, yakın zamanda yapılan araştırmalar sonucunda bulunmuş ve bu muhteşem canlıların manyetik alanları algılama yeteneğine sahip oldukları anlaşılmıştır. Üstelik güvercinleri her seferinde şaşmaz bir doğrulukla yuvalarına ulaştıran manyetik algılama sisteminin, bu kuşun birkaç cm boyutundaki gagasında saklı bulunduğu keşfedilmiştir. 
<br>
<br><b>Güvercin Gagasındaki Manyetik Sistem Nasıl Çalışıyor? </b>
<br>
<br>Güvercinin gagası, Almanya Hamburg’da bulunan HASYLAB senkrotron (elektronları ışık hızına yakın bir hıza çıkan özel bir parçacık hızlandırıcı) laboratuvarlarında bilim adamları tarafından oldukça ayrıntılı bir biçimde incelenmiş, yapılan araştırmalarda şu sonuçlar elde edilmiştir: 
<br>
<br>Güvercinlerin üst gagasını kaplayan derinin duyusal sinir hücresine giden ince liflerinde (dendritlerinde) demir içeren maghemit ve manyetit parçacıklara sahip olduğu bulunmuştur. 
<br>
<br>Dendritler, üç boyutlu ve oldukça kompleks bir yapıya sahiptir. Dünyanın dış manyetik alanına çok duyarlı olan, özel yaratılmış bu alıcılar, manyetik alanda meydana gelen değişikliği üç bileşeni ile ayrı ayrı analiz ederek elde ettiği verilere göre yönlendirme yapar. 
<br>
<br>Bu şekilde dünyanın manyetik alanıyla etkileşim sağlayan manyetitli hücreler algıladıkları verileri sinirlere iletir, sinirler ise bunları elektrik sinyallerine çevirerek beyne yorumlaması için gönderir. 
<br>
<br>İşte, güvercinin yapısındaki tüm sistemlerin birbiri ile, mükemmel bir uyum içinde çalışması sayesinde kuş binlerce kilometre uzaklıktaki evinin konumunu şaşmaz bir hesapla tayin edebilir. İnsanların, güvercinin ilk yaratıldığı günden beri sahip olduğu bu sistemin benzerini yapabilmeleri ise çok uzun süren araştırmalar sonucunda mümkün olmuş ve üç eksenli manyetometreler (Manyetik momentleri ve manyetik alanların momentlerini ölçmeye, karşılaştırmaya yarayan aygıt) yapılabilmiştir. Gaganın yapısındaki mükemmel detayı şuursuz atomların bir araya gelerek yapamayacağı ise çok açık bir gerçektir. Kuşkusuz gaganın sahip olduğu kusursuz detay, Yüce Allah’ın üstün aklının ve yaratma sanatının delillerinden biridir. 
<br>
<br><b>Güvercinlerin Gagalarındaki Kristallerin Görevi Nedir?</b>
<br>
<br>Bilim adamları güvercinin gagasını farklı ışık ve elektron mikroskopları altında incelemişlerdir. Yaptıkları araştırma sonucunda elde ettikleri bulgular, mükemmel bir detayın varlığını ortaya koymuştur. Peki bilim adamlarını hayrete düşüren bu detaylar nelerdir? 
<br>
<br>Columba livia isimli posta güvercininin üst gagası 5 mikron (mikron, milimetrenin binde biri) çaplı ve süper mıknatıs özelliğine sahip manyetit (SPM) kristaller içerir. 
<br>
<br>Bu kristaller (SPM nanokristalleri) yaklaşık olarak 1-2 mikron çaplı demetler şeklinde toplanmışlardır. 
<br>
<br>Her manyetik SPM demeti, hücrenin yüzeyine açılan lif kutucuklarına gömülüdür ve bu kutucuklar sayesinde manyetik demetler hassas bir şekilde sinir liflerine yapışırlar. 
<br>
<br>Gaganın içinde, manyetik özellikleri olan demetlere ek olarak, ikinci bir inorganik yapı keşfedilmiştir: Bu, uzun bir sinir lifinin sonlandığı yerde bulunan nano kristal yapıdaki demir-fosfat tabakadır. (500 nm (nanometre) uzunluk ve genişlikte, en fazla 100 nm kalınlıktadır.) 
<br>
<br>Sinir liflerinin ucunda bulunan bu demir-fosfat tabakaların anatomik özellikleri incelendiğinde, kuşların dünyanın manyetik şiddetinde meydana gelen en küçük değişiklikleri bile hissetmelerini sağladıkları anlaşılmıştır.
<br>
<br>Buraya kadar anlatılan ve insanın anlamakta dahi güçlük çektiği detaylar, güvercinin gagasına yerleştirilmiştir. Üstelik bunlar sadece buraya yerleştirilmekle kalmamış aynı zamanda birçok kompleks işlem sayesinde işlev de kazanmışlardır. Bu işlev o kadar hassastır ki sinir uçlarının anatomik özellikleri dünyanın manyetik alanındaki en küçük şiddetteki değişiklikleri dahi ortaya çıkarabilecek niteliktedir. 
<br>
<br>Güvercinin gagasındaki bu detayların üzerinde derinlemesine düşünülmesi, bunların elbette kendi kendine oluşamayacağını evrimcilerin iddia ettiği gibi kör tesadüflerin böyle mükemmel bir sistem meydana getiremeyeceklerini açıkça ortaya koyar. Aksine bütün detaylar bunun üstün bir aklın eseri olduğunu kanıtlar. Bu eşsiz aklın sahibi ise alemlerin Rabbi olan Yüce Allah’tır. Rabbimiz bir Kuran ayetinde bu gerçeği şöyle haber vermiştir: 
<br>
<br><b>“Sizin yaratılışınızda ve türetip-yaydığı canlılarda kesin bilgiyle inanan bir kavim için ayetler vardır.”</b> (Casiye Suresi, 4) 
<br>
<br><b>Güvercin Gagalarındaki İlim Teknolojiyi Nasıl Yönlendirebilir?</b>
<br>
<br>Bilim adamları güvercinin gagasındaki muhteşem sistemin benzerinin teknoloji alanındaki kullanımının büyük kolaylıklara yol açacağını belirtmektedirler. Manyetik algılama sisteminin bir benzerinin yapılması durumunda: 
<br>
<br>Doktorlar ilaçları vücutta sadece hedeflenen noktaya ulaştırabilirler. 
<br>
<br>Yeni bilgi depolama cihazlarına destek verilebilir. 
<br>
<br>Uçaklarda ve uzay mekiklerinde bulunan manyetometrelerin boyutları küçültülebilir.
<br>
<br><b>"Ben gerçekten, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a tevekkül ettim. O'nun, alnından yakalayıp-denetlemediği hiçbir canlı yoktur. Muhakkak benim Rabbim, dosdoğru bir yol üzerinedir (dosdoğru yolda olanı korumaktadır.)"</b> (Hud Suresi, 56)
<br>
<br>Ancak bunlar şu anda sadece hayal edilebilecek düzeydeki teknolojik imkanlardır. Çünkü bilim adamları manyetik alıcıları keşfetmiş olsalar da, bu son derece hassas alıcıları nasıl üreteceklerini bilememektedirler. Oysaki küçücük bir kuş olan posta güvercini milyonlarca yıldan beri Yüce Allah’ın eşsiz yaratışı ile bu son derece hassas algılayıcılara doğdukları andan itibaren sahiptir. Frankfurt Üniversitesi’nden çalışmayı gerçekleştiren uzmanlardan Gerta Fleissner ve çalışma arkadaşları insanın, Yüce Allah’ın yaratma sanatı karşısındaki acizliğini şöyle ifade etmişlerdir: 
<br>
<br>“Kuşlar bu parçacıkları milyonlarca yıldan beri üretiyor olmasına rağmen, bunların kullanımından fayda elde etmek isteyen bilim adamları için esas problem, bu parçacıkların teknik üretimi olacaktır.” (<a href="http://www.sciencedaily.com/releases/2007/03/070314134737.htm" class="SidesTableText" target="_blank">sciencedaily.com/releases/2007/03/070314134737.htm</a>)
<br>
<br><b>Evrimcilerin Tesadüf İddiası Tamamen Çökmüştür </b>
<br>
<br>Güvercine üstün bir konumlandırma yeteneği sağlayan manyetik algılama sistemi, bu sistemin birbiri ile tam bir uyum içinde çalışması, küçücük gaga içinde saklı olan mükemmel detaylar hiçbir şuuru olmayan tesadüflerin eseri olamaz. Tesadüflerin evrimcilerin iddia ettiği gibi böylesi muhteşem bir yapıya sahip güvercini meydana getirmesi, bu güvercine mükemmel fizyolojik sistemler eklemesi, manyetitli hücreler yerleştirip kusursuz bir duyu sistemi oluşturması mümkün değildir. İnsanların uzun yıllar boyunca uğraşarak bir benzerini elde edemedikleri bu sistemi, güvercinler sonsuz bilgi ve kudret sahibi Yüce Allah’ın onlara bahşetmesi ile ilk yaratıldıkları günden beri kullanmaktadırlar. Alemlerin Rabbi olan Yüce Allah tüm kainatın sahibi olduğunu ve dilemesi ile tüm kainatı bir anda yaratıp, ona kusursuz bir düzen verdiğini bir Kuran ayetinde şöyle bildirmektedir: 
<br>
<br><b>“Göklerin ve yerin mülkü O'nundur; çocuk edinmemiştir. O'na mülkünde ortak yoktur, her şeyi yaratmış, ona bir düzen vermiş, belli bir ölçüyle takdir etmiştir.”</b> (Furkan Suresi, 2) 
<br>
<br><b>Güvercinlerin Üstün Koku Alma Özellikleri</b>
<br>
<br>Değişik güvercin türleri, beyinlerinde farklı büyüklüklerde koku alma bölgeleri ve soğancıklarına sahiptirler. Bununla birlikte laboratuvarda yapılan deneylerde, her kuşun kokulara belirli bir tepki gösterdiği belirlenmiştir. Uzun mesafelerden bırakıldıkları halde kümeslerine dönen güvercinler görme duyularıyla birlikte koku duyularını da kullanırlar. Burun delikleri tıkanarak koku almaları engellenen güvercinlerin yuvalarına dönmekte başarısız oldukları defalarca kanıtlanmıştır. Güvercinlerin yuvalarına yakın çevrelerde ağırlıklı olarak görsel işaretleri, aşina olmadıkları ortamlarda ise daha ziyade rüzgarların taşıdığı kokuları değerlendirdikleri düşünülmektedir.
<br>
<br>Bir insan bile daha önce hiç bulunmadığı bir yerden evine ulaşmak için mutlaka başkalarının yardımına ihtiyaç duyarken, bu konuda güvercinleri insanlardan üstün kılan özellik nedir?
<br>
<br>Evrim teorisinin iddia ettiği gibi posta güvercinlerinin teknolojik gagalarının kendiliğinden gelişmesi düşünülemez. Darwin’in hiçbir bilimsel temele dayanmayan iddialarının asılsız olduğu, doğada hiçbir yeteneğin veözelliğin tesadüfen ve kendiliğinden oluşmayacağı günümüzdeki bilimsel araştırmalar ile artık anlaşılmıştır.
<br>
<br>Posta güvercinleri üzerinde yapılan deneylerde, güvercinlerin bölgelerinden ayrılmadan önce muhtemelen bölgenin coğrafi özelliklerine bir defa daha bakmak için evlerinin üzerinde son bir tur attıkları gözlemlenmiştir. Yollarını bulmada o bölgenin özelliklerini tanımanın ne kadar önemli olduğunu denemek için yapılan deneyde, güvercinlerin gözlerine opak lensler takılarak kuşun önünü bir-iki metre dışında görebilmesi engellenmiştir. Ancak kuşlar yine de evlerini bulmuşlardır. Daha sonra Güneş'i hissederek yollarını buldukları öne sürülmüş, ancak hiç Güneş'in olmadığı bir kış gününde de bırakıldıklarında yine evlerine dönebilmişlerdir. Ancak başlarının üzerine Dünya'nın manyetik etkisini yok edebilecek güçte mıknatıslar konulduğunda, kuşlar yollarını kaybetmiştir. Buradan kuşların rehberlerinin Dünya'nın manyetizması olduğu anlaşılmıştır. (David Attenborough, The Trials of Life, s.122)  ]]></description>
<pubDate>2010-08-15</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=17936</link>
</item>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[Su Altında Yapıştırıcı Salgılayan Deniz Canlısı: FORAMİNİFER]]></title>
<description><![CDATA[Foraminiferler, okyanus yaşamı için neden hayati bir öneme sahiptir?
<br>Bu canlıların salgıladıkları su geçirmeyen yapıştırıcının özellikleri nelerdir?
<br>Bilim adamları bu yapıştırıcıdan yola çıkarak hangi alanlarda ürün geliştirmeyi hedeflemektedirler?
<br>Darwin yaklaşık 150 yıl önce foraminiferler hakkında hangi açıklamayı yapmıştır?
<br>
<br><b>“Gökleri ve yeri (bir örnek edinmeksizin) yaratandır. O, bir işin olmasına karar verirse, ona yalnızca “Ol” der, o da hemen oluv</b>erir.” (Bakara Suresi, 117) 
<br>
<br>Foraminiferler, okyanus yaşamı için hayati öneme sahiptir. Bu canlıların kalsiyum karbonat kabukları, çok miktarda bir araya geldiği zaman, bir nevi 'karbon havuzu' oluşturur ve sudaki karbonu emerler. Bilim adamları canlının bu özelliği ile oldukça yakından ilgilenmektedirler. Çünkü bu özellik atmosferdeki sera etkisini dengelemek açısından araştırmacılara yeni ufuklar açmaktadır. Ancak bu canlının benzersiz yapısı, sadece atmosferdeki sera etkisini düzenlemede bilim adamlarına yol gösterici olmakla kalmamıştır. Yapılan araştırmalar neticesinde bu canlının başka dikkat çekici bir özelliği daha anlaşılmıştır. Foraminiferlerin doğal bir yapışkan özelliği bulunmaktadır. 
<br>
<br><b>Foraminiferlerin Salgıladıkları Su Geçirmeyen Yapıştırıc</b>ı
<br>
<br>Dallanan ve yer yer birbirleri ile birleşen ince uzun yalancı ayakları ile kabuklu foraminiferler diğer kökbacaklılardan farklıdırlar. Bazı cinslerinde kabuk kalsiyum karbonattan oluşur. Kabuğun dışarı açılan büyük bir deliği vardır. Çoğunda büyük delikle birlikte birçok küçük delik de vardır. Yalancı ayaklar kabuktaki bu deliklerden dışarı çıkarak, besin yakalamak için kullanılır. Bazı cinslerinde ise kabuklar, jelatin gibi bir salgı maddesi içine gömülmüş olan kum taneleri, sünger uzantıları ya da benzeri yabancı cisimlerden meydana gelir. Canlı, bu yabancı cisimleri ve yalancı ayaklarını özel var edilmiş yapışkan salgı maddesiyle kendisine yapıştırır. 
<br>
<br>Foraminiferlerin salgıladıkları yapıştırıcı maddenin altyapısı karbonhidratlarla kaplı bir proteindir. Canlının hücreleri kabuktaki zarımsı deliğe, bağımsız organellerden farklı yapışkan bileşenler salgılamakta, bu bileşen daha sonra yapışkan bir lif haline gelmektedir. 
<br>
<br>Bilim adamları, söz konusu materyali analiz için bileşenlerine ayrıştırdıklarında ortaya üstün bir ustalık çıktığını görmüşlerdir. Bilim adamlarının hedefi söz konusu yapışkan özelliği biyotıpta kullanmaktır. 
<br>
<br>Biyotıpta bu yapıdan, özellikle nörolojik ameliyatlarda, takma kol ve bacakların kullanımının uygun hale getirilmesinde, diş operasyonlarında ve daha çok çeşitli sağlık alanlarında faydalanılması hedeflenmektedir.
<br>
<br><b>Foraminiferler Üzerinde Yapılan Araştırmalar... </b>
<br>
<br>Foraminiferler üzerinde yapılan araştırmalar, Amerikan Ulusal Bilim Vakfı'nın desteklediği 'Birleşik Devletler Antartika Programı' tarafından yürütülmektedir. 
<br>
<br>New York Eyaleti Wadsworth Sağlık Merkezi'nden Sam Bowser, 20 yıldır, biyolojik açıdan zengin olan Antartika denizlerinde bu tek hücreli canlıları araştırmaktadır. 
<br>
<br>Amerikan Ulusal Bilim Vakfı her yıl pek çok üniversite ve araştırma enstitüsüne milyonlarca dolarlık parasal yardım sağlayarak bilimsel araştırmaları destekleyen bir kurumdur. Bu kurumun bünyesinde bulunan Birleşmiş Milletler Antartika Programında 1900 görevli çalışmaktadır. Foraminiferlerin yapısı ile ilgili bu yazıyı okurken unutulmaması gereken çok önemli bir nokta vardır. İnsanlık tarihi boyunca eğitim ve araştırma konularında son aşamaya gelmiş bulunan bu kurumlar, tırnak büyüklüğündeki bir canlının benzersiz özelliklerini öğrenebilmek için muazzam çaba harcamaktadırlar. Bu canlıdan elde edilen ve edilecek olan değerli bilgilerin değerlendirilmesi ve gerekli yerlerde kullanılmasıyla insanlığa pek çok alanda hizmet edileceği öngörülmektedir. 
<br>
<br><b>“Sizin yaratılışınızda ve türetip-yaydığı canlılarda kesin bilgiyle inanan bir kavim için ayetler vardır.”</b> (Casiye Suresi, 4)
<br>
<br>Foraminiferler, dikkatle seçtikleri parçacıkları kendilerine yapıştırırlar. Bazı türleri sadece sünger yapılarını, bazıları mineral taneciklerini, bazıları ise sadece belirli büyüklükteki kum taneciklerini toplarlar. Bazı foraminiferler büyük kum taneciklerinin arasını doldurmak için küçük kum tanecikleri kullanırlar.
<br>
<br><b>Darwin’in Foraminifer İtirafı</b>
<br>
<br>İnsanların bir kısmı gözle görülmeyen canlılar olan mikroorganizmaların son derece basit yapılı varlıklar olduklarını sanmaktadırlar. Bu canlıların özellik ve güçlerinden haberdar değildirler. 
<br>
<br>Evrimciler de tek hücreli canlıların biyolojisiyle ilgili evrim hikayeleri anlatırken, bu bilgi eksikliğinden faydalanırlar. Aldatmaca üzerine temellendirilmiş olan evrim teorisinin takipçileri mikro canlıların kompleks özelliklerini dile getirmekten kaçınırlar. Hatta gerçekleri gizlemek için bu canlıların isimlerinin yanına 'ilkel' kelimesini eklerler. Oysa foraminifer örneğinde de görüldüğü gibi bu canlılar da tesadüfen ortaya çıkması mümkün olmayan, son derece kompleks özelliklere sahiptirler. 
<br>
<br>Foraminiferlerin özellikleri görmezden gelinemeyecek kadar üstündür. Charles Darwin dahi bu canlıdan ne kadar etkilendiğini şu sözlerle belirtmiştir: 
<br>
<br>“Görünüşe göre farklı boyutlardaki kum tanelerini seçen protozoon türünün (foraminiferler protozoon türüdür) durumu şimdiye kadar duyduğum neredeyse en harika gerçek. Bunları yapmaya yetecek zihni güce sahip olduklarına insan inanamıyor ve herhangi bir yapının yapışkanlık özelliğinin nasıl bu kadar başarılı olduğu herhangi bir anlayışa sığmıyor.” 
<br>
<br>Okyanus mikroorganizmaları ve foraminiferler hakkında yirmi yıldır araştırma yapan Sam Bowser ise kendi internet sitesinde bu canlıların olağanüstü yapıda olduklarını şu sözlerle açıklamaktadır: 
<br>
<br>“Foraminiferler etraflarından seçtikleri parçacıkları kendilerine yapıştırırlar. Seçtikleri parçacıklarda da çok dikkatlidirler. Bazı türleri sadece sünger yapılarını, bazıları da mineral taneciklerini, bazıları ise sadece belirli büyüklükteki kum taneciklerini toplarlar. Bazı foraminiferler büyük kum taneciklerinin arasını doldurmak için küçük kum tanecikleri kullanırlar. Biz de Darwin gibi bu yeteneğin tamamen olağanüstü olduğunu düşünüyoruz ve araştırmalarımızın bir bölümünü bu işlemi nasıl yaptıklarını anlayabilmek için kullanıyoruz.” 
<br>
<br><b>Sera Etkisi Nedir?</b>
<br>
<br>Atmosferin, ışığı geçirme ve ısıyı tutma özelliği vardır. Bu ısıtma ve yalıtma özelliğine sera etkisi adı verilir. Güneş'ten gelen ışınlar, atmosferi geçerek yeryüzünü ısıtır. Atmosferdeki gazlar yeryüzündeki ısının bir kısmını tutar ve yeryüzündeki ısı kaybına engel olurlar.
<br>
<br><b>Allah Örneksiz Yaratandır </b>
<br>
<br>Foraminiferler, evrim teorisinin nasıl büyük bir çıkmaz içerisinde olduğunu ispatlayan milyarlarca canlıdan yalnızca bir tanesidir. Bu canlının özelliklerine evrimcilerin iddialarıyla açıklama getirilmesi imkansızdır. Foraminiferler, Allah’ın yaratmasındaki üstün akıl ve kudretin açık bir tecellisidir. Allah örneksiz yaratandır. O’nun yarattığı varlıkların hiçbir örneği olmadığı gibi foraminiferlerin de bir örneği yoktur. Allah Kuran’da, sonsuz yaratma gücünü kullarına şöyle bildirmektedir: 
<br>
<br><b>“Biz onlara biri ötekinden daha büyük olmayan hiçbir ayet göstermedik.” </b>(Zuhruf Suresi, 48) 
<br>
<br>Foraminiferler Hakkında…
<br><ul><li>Foraminiferler, 550 milyon yıldır hiç değişmemiş olan tek hücreli kabuklu canlılardır. 
<br><li>Çoğunlukla denizlerde, birkaç türü de tatlı sularda yaşarlar. 
<br><li>Mikroskobik yöntemlerle görüntülendiğinde, her birinin olağanüstü güzelliklere sahip olduğu dikkat çeker. Birbirinden çok farklı şekillerdeki foraminiferler, Allah'ın benzersiz sanatının doğadaki örneklerinden sadece birkaçıdır. 
<br><li>Bu türün en büyüğü yalnızca bir tırnak kadar olmasına rağmen kendi ağırlığının çok üzerindeki canlıları bile yakalayabilmektedir. </ul>
<br>Foraminifer fosilleri çoğunlukla kuzey yarımkürenin ılıman bölgelerinde
<br>bulunmakla birlikte dünyanın hemen her yerinde bu fosillere rastlamak mümkündür. 550 milyon yıldır yeryüzünde var olan bu canlıların kabuklarının fosilleri, bugünkü kireçtaşı yataklarını oluşturmuştur. 
<br>Günümüzde de sayısız foraminifer yaşamaktadır.]]></description>
<pubDate>2010-08-15</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=17937</link>
</item>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[Yön Belirleme Ustası Kelebekler]]></title>
<description><![CDATA[Kelebek ve güve gibi canlıların göçü önemsiz gibi gözükür, ama göç eden kümeler kimi zaman milyonlardan oluşabilirler ve bazı durumlarda göç döngüsünün tamamlanması birkaç nesil sürer. Ilıman iklimlerdeki kelebekler daha çok beslenme alanları bulmak için göç ederlerken Monarklar gibi tropikal alanlardaki kelebekler yaşamaları için uygun olan yağmurlu bölgelere doğru göç ederler.
<br>
<br>Çoğu ılıman iklim kelebeğinin ortalama ömrü 3-4 haftadır. Bu kısa yaşamları sırasında bazen ülkeden ülkeye hareket ederlerken bazen de ancak diğer nesiller tarafından tamamlanabilen kıtalar arası göçler gerçekleştirirler. Göç kümeleri milyonlarca kelebekten oluşabilir. 
<br>
<br>Rengarenk ve birbirinden farklı kanatlarıyla bu güzel canlılar yaşamlarının doğal bir parçası olan seyahatleri sırasında yollarını bulmak için çok dikkat çekici bir yöntem kullanırlar. 
<br>
<br><b>Kelebekler Yönlerini Nasıl Belirliyorlar? </b>
<br>
<br>Ilıman kuşaktaki bölgelerde kelebeklerin beslenebilecekleri çiçekli alanlar azdır. Dolayısıyla bu küçük canlılar zengin beslenme alanlarına ulaşmak için göç etmek durumundadırlar. Düz bir çizgi halinde uçarak bir çiçek tarlasına ulaştıklarında bu uçuş stillerini bırakıp uzun zamandır orada yaşıyormuş gibi davranmaya başlarlar. Çiçeklerden beslenir, çiftleşirler ve dişiler buraya yumurtalarını bırakır. Fakat bu tarladaki yaşam da kısa sürecek ve birkaç dakika veya birkaç gün içinde kelebekler tarlayı terk edeceklerdir. 
<br>
<br>Kelebekler yalnızca günün en sıcak kısmında ve yalnızca Güneş parlıyorsa göç ederler. Güneş’in en parlak olduğu anda ufuk çizgisiyle kendi aralarında bir açı belirlerler. Güneş’in açısı değiştikçe ufuk çizgisiyle aralarındaki açıyı korurlar. Böylece bu açı sabit kalırken coğrafik yönlenmeleri saatte yaklaşık 15 derece değişir. Tropikal kelebekler, ılımlı türlerden farklı olarak gün boyunca göç yönlerini değiştirmezler. 
<br>
<br>Sabahleyin doğuya uçan bir birey akşamüstünün sonlarına doğru hala doğuya uçuyordur. Yolculuğuna başlarken Güneş’e göre yönünü belirleyip sonrasında da Güneş’in yer değişikliğinden etkilenmeden konumunu korur. Bunun için kelebeğin, Güneş’in yer değiştirdiğini, yer değişikliğine göre konumunu değiştirirse yanlış yere gideceğini, kendisi için doğru ve yanlış yerin neresi olduğunu, doğru yerin kendisine göre hangi yönde olduğunu bilmesi gerekir. Tüm bu bilgilere her birey sahiptir. Aslında bu bilgilere sahip olmak da tek başına yeterli değildir. Her kelebeğin bunları bilip, kendi bulunduğu yere göre değerlendirmesi ve karar vermesi gerekir. Bütün bunları da küçük bir kelebeğin muhakeme kabiliyetine bağlamak elbette akılcı değildir. Gerçek olan, bu hayvanların yaşamlarını sürdürebilmeleri için bu özelliklere ihtiyaçlarının olduğu, Allah’ın da onları bu özelliklerle donatarak yarattığıdır.
<br>
<br>Düşünün ki, en dayanıklı pusulalar dahi elektromanyetik etkinin yanı sıra, zamanın aşındırıcı etkisi nedeniyle de bir süre sonra hassasiyetlerini kaybederler. Oysa bu küçük canlıların yaşamları için çok önemli olan bu yön bulma kabiliyetleri hiçbir dış etkiyle bozulmaz, onları yarı yolda bırakmaz. Allah yarattığı her varlığı kusursuz bir şekilde yaratmıştır. Allah canlıların yaratılışıyla ilgili olarak bir ayette şöyle buyurmaktadır:
<br>
<br><b>Allah, her canlıyı sudan yarattı. İşte bunlardan kimi karnı üzerinde yürümekte, kimi iki ayağı üzerinde yürümekte, kimi de dört (ayağı) üzerinde yürümektedir. Allah, dilediğini yaratır. Hiç şüphesiz Allah, herşeye güç yetirendir.</b> (Nur Suresi, 45)
<br>
<br><b>Monark Kelebeklerinin Dört Nesilde Bir Gerçekleşen Göçleri</b> 
<br>
<br>Monarklar hayatlarının farklı dönemlerinde farklı vücut yapılarına sahiptirler. Monark kelebeği, larva, pupa ve ergin dönemlerinde yapı, büyüklük, renk, yaşam alanı, davranış biçimi ve biyolojik sistemler açısından büyük bir çeşitlilik gösterir. 
<br>
<br>Monark kelebeklerini diğer kelebek türlerinden ayıran çok ilginç bir özellikleri vardır. Bir yıl içinde tam dört ayrı monark nesli yaşar. Bu nesillerin ilk üçünün, ortalama ömrü 5-6 haftadır. Ancak dördüncü nesil çok farklıdır. Çünkü bu nesil, yaklaşık 8 ay sürecek bir yolculuğa çıkacak ve bu yolculuğu tamamlayana kadar hayatta kalacaktır.
<br>
<br>Monarkların yaşamı, anne monarkın bir bitkinin üzerine yumurtalarını bırakmasıyla başlar. Yumurtadan çıkan küçük larvalar, bir süre yapraklarla beslenir ve hızla gelişirler. Larva evresindeki gelişimi süresince toplam beş defa derisi değişen tırtılların son deri değişimi ile böcekler pupa evresine geçerler. Kendilerine “koza” adı verilen ince ancak çok sağlam bir bağlantıyla ağaç dalına bağlı olan kapalı bir yuva yaparlar. Bu kozanın içinde dönüşüm geçiren tırtıl, bir süre sonra yavaş yavaş dışarı çıkar. Yeni bir yaratılışla, mükemmel bir kelebek haline gelmiştir. Önce sönük olan kanatları, pompalanan kan benzeri sıvı (hemolenf) tarafından doldurulur. Monark artık uçmaya hazırdır. 
<br>
<br>Yolculuk, Güney Kanada’daki farklı monark merkezlerinden başlar ve güneye doğru ilerler. Bir grup Kalifornia’ya, bir grup da daha güneye inerek Meksika’ya varır. Bu farklı monark grupları, tek bir merkezden emir almış gibi yolun ortasında buluşur ve göçe birlikte devam ederler.
<br>
<br>Kelebekler herhangi bir zamanda değil, tam sonbaharda gecenin gündüze eşitlendiği zaman yola çıkarlar. 2 ay boyunca uçtuktan sonra, güneydeki sıcak ormanlara ulaşırlar. Ağaçlar, milyonlarca monark kelebeği tarafından kaplanır. Monarklar burada Aralık’tan Mart’a kadar 4 ay boyunca hiçbir şey yemezler. Yaşamlarını vücutlarında depoladıkları yağlarla sürdürürken, yalnızca su içerler.
<br>
<br>İlkbaharda açmaya başlayan çiçekler monarklar için önemlidir. Bu sayede 4 aylık bir bekleyişten sonra ilk defa bal özüyle beslenirler. Artık Kuzey Amerika’ya dönüş için gerekli enerjiyi depolamışlardır. Tam gece ile gündüzün eşitlendiği gün koloni kuzeye uçmaya başlar. Yolculuklarını tamamlar ve soylarının devamı için gerekli olan kuşağı dünyaya getirirler. 
<br>
<br>Yeni doğan kuşak, yılın ilk neslidir ve yaklaşık bir buçuk ay yaşayacaktır. Daha sonra ikinci ve üçüncü kuşaklar... Dördüncü kuşağa gelindiğinde yolculuk yine başlayacak, bu kuşak yine diğerlerinden altı ay daha fazla yaşayacak ve zincir böyle sürüp gidecektir... Şimdi bu harika yolculuk hakkında biraz düşünelim: 
<br>
<br>Nasıl olmaktadır da, her dört nesilden biri altı ay daha uzun yaşayacak özelliklerde doğmaktadır? 
<br>
<br>Bu uzun yaşayan neslin doğumu, nasıl hep kış aylarına denk gelmektedir? 
<br>
<br>Nasıl olmaktadır da, kelebekler yolculuklarına yani göçe tam gece ile gündüzün eşit olduğu günde başlamakta ve bu ince hesabı başarabilmektedirler? 
<br>
<br>Yeni doğan monark nesli, daha önce hiç uçmadığı yolları nereden bilmektedir? 
<br>
<br>Tüm bunlar, monarkların kusursuz bir göç planına göre yaratıldıklarını ve plana harfiyen uyduklarını göstermektedir. Eğer bu canlılar ilk var oldukları andan bu yana planda en ufak bir hata olsaydı, monarklar göçü tamamlayamazlardı. O zaman da bütün kelebekler o kış içinde ölürdü ve monarkların nesli tükenirdi. 
<br>
<br>Elbette bu canlılar özel olarak yaratılmış ve her yıl gerçekleştirdikleri olağanüstü göç onlara öğretilmiştir. Bu muhteşem yaratılışın sahibi ise, tüm varlıkların Yaratıcısı ve Hakimi olan Yüce Allah’tır.  Kuran’da Allah’ın yaratma ilmi üzerinde düşünmenin önemi şöyle bildirilmiştir:
<br>
<br><b>“İşte bu örnekler; Biz bunları insanlara vermekteyiz. Ancak alimlerden başkası bunlara akıl erdirmez. Allah gökleri ve yeri hak olarak yarattı. Şüphesiz, bunda iman edenler için bir ayet vardır.”</b> (Ankebut Suresi, 43-44)]]></description>
<pubDate>2010-08-15</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=17938</link>
</item>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[İnsan Mucizesi]]></title>
<description><![CDATA[<b>“Gerçekten insan, ziyandadır. Ancak iman edip salih amellerde bulunanlar, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine sabrı tavsiye edenler başka.”</b> (Asr Suresi, 2-3) 
<br>
<br>Allah bu ayetlerinde Allah rızasını kazanmak için yaşayanların, hakkı ve sabrı birbirine tavsiye edenlerin dışındaki insanların tümünün dünyada ve ahirette büyük bir kayıp içinde olduklarını bildirmiştir. 
<br>
<br>İnsanı doğru yola ulaştıracak ve ona ahirette büyük nimetler kazandıracak olan, iman etmesinin yanında, o imana uygun salih ameller işlemesidir. Çünkü salih amel, kişinin, yalnızca Allah rızasını gözettiğinin, samimi iman ettiğinin bir göstergesidir. Salih amel, insanın Allah rızasını kazanmak için dünyada gösterdiği çabadır. İslam ahlakının tebliğ edilmesi bu ahlakın yaşanması için çalışılması, Kuran'ın iyi anlaşılması için gayret gösterilmesi, Müslümanların her türlü sosyal ve kişisel problemlerinin çözümü gibi konuların hepsi; namaz, oruç, zekat, hac gibi ibadetlerin yanı sıra gerçekleştirilmesi gereken salih amellerdir. Gösterilen her salihane tavır, Müslümanların sabırlarını, kararlılıklarını, sadakatlerini, kısacası imandaki dirayetlerini ortaya çıkarır.	
<br>
<br>Allah'ın ayette bildirdiği gibi, sabrı ve hakkı birbirine tavsiye eden insanlar, kazanç içindedirler. Sabır, insanı pek çok yönden geliştiren, ona üstün bir ahlak kazandıran, din ahlakından uzak insanlarla kıyaslanmayacak derecede güzel ve huzurlu bir yaşam sunan bir özelliktir. Ayrıca iman eden insanların gösterdikleri sabrın karşılığını ahirette kat kat artırılmış olarak alacakları vaat edilmiştir. Tüm elçilerin hayatlarında gördüğümüz gibi, hayatı boyunca insanlara din ahlakını anlatıp, hakkı tavsiye etmek ve onlardan hiçbir karşılık beklememek önemli bir mümin özelliğidir. Bir mümin hangi devirde yaşarsa yaşasın, kimlerle beraber olursa olsun insanları Allah'ın beğendiği ahlaka çağırmakla, onlara, yaklaşmakta olan hesap gününü hatırlatmakla sorumludur. Yeryüzünde güzel ahlakın hakim olup zulmün ve adaletsizliğin ortadan kalkmasını isteyen tüm müminlerin yapması gereken de, insanlara Allah’ın varlığını, hesap gününü hatırlatmak, onları Kuran ahlakını yaşamaya davet etmektir. Yüce Allah Kuran’da bu ibadeti hakkıyla uygulayan güzel ahlaklı; merhamet sahibi müminleri övmektedir:
<br>
<br><b>“Siz insanlar için çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz; maruf (iyi ve İslam’a uygun) olanı emreder, münker olandan sakındırır ve Allah’a iman edersiniz...”</b> (Al-i İmran Suresi, 110) ]]></description>
<pubDate>2010-08-15</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=17942</link>
</item>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[Yaşadığımız Her Saniye, Allah’ın Bize Verdiği Büyük Bir Fırsattır]]></title>
<description><![CDATA[İnsanın nefsi ertelemeye eğilimlidir. Bu nedenle insanların bazıları Allah için yaşamayı, samimi olmayı, Allah’ın istediği gibi bir hayat sürmeyi sürekli erteleme hali içinde olurlar. Oysaki “Yaşım biraz daha ilerlesin namaza başlarım”, “Yakında Kuran okumaya başlayacağım”, “ileride bütün yaptıklarımı telafi ederim” “okulum da bitsin hemen namaz kılmaya başlayacağım” “biraz olgunlaşayım derin derin düşünürüm” “eğitimimi tamamlayayım, ihtiyacı olanlara sonra yardım ederim” “iyi bir kariyer yapayım, zulme uğrayan Müslümanları o zaman düşünürüm” diyen birçok kişi, Allah bunları yapabilecek güç ve imkan verdiğinde yapmıyorken, bir anda yapamayacak hale gelebilir. Allah, bu kişinin canını aniden ve hiç beklemediği bir anda alıp, onu ölüm melekleriyle karşılaştırabilir.
<br>
<br>Allah’tan korkan samimi bir Müslümanın, yaşadığı her saniyenin, aldığı her nefesin Allah’tan kendisine verilmiş büyük bir fırsat olduğunun bilinciyle hareket etmesi gerekir. Güzel ve hayırlı işleri erteleyecek zamanının olmadığını, Allah’ın bir sonraki anı dilerse yaratmayacağını bilmesi ve tüm hayatını bu önemli gerçeğe göre yaşaması gerekir.
<br>
<br>Her şeyin sahibi, sonsuz güç sahibi olan Rabbimiz Allah, bir sonraki saniyeyi bize bahşederek, çok büyük bir lütufta bulunmaktadır.
<br>
<br>Çünkü;
<br><ul><li>Yaşadığımız her an Allah’ı daha çok sevip, Allah’tan daha çok korkabiliriz
<br><li>Yaşadığımız her an Allah’ın rızasını kazanmak için daha çok çaba gösterebiliriz
<br><li>Yaşadığımız her an, Allah’a daha derin dua edebiliriz
<br><li>Yaşadığımız her an Allah’tan daha çok bağışlanma dileyebiliriz
<br><li>Yaşadığımız her an, bir önceki andan daha samimi olabiliriz
<br><li>Yaşadığımız her an, daha derin imanlı, daha takva bir insan olabiliriz
<br><li>Yaşadığımız her an vicdanımızı daha çok kullanabiliriz
<br><li>Yaşadığımız her an aklımızı ve güzel ahlakımızı daha fazla geliştirebiliriz
<br><li>Yaşadığımız her an Kuran ahlakını anlatmak ve yayılmasını sağlamak için daha çok çaba harcayabiliriz
<br><li>Yaşadığımız her an kişiliğimizi daha olgunlaştırabiliriz
<br><li>Yaşadığımız her an sevgiyi daha derin yaşayabiliriz
<br><li>Yaşadığımız her an daha derin düşünebiliriz
<br><li>Yaşadığımız her an hata ve eksikliklerimizi gidermek için gayret edebiliriz</ul>
<br>Unutmamak gerekir ki ertelemeden, zamanında yapılan bir ibadet, geciktirmeden yerine getirilen güzel bir ahlak özelliği, Müslüman için kazançtır. Müminin Yüce Allah’a olan teslimiyetini, sevgisini, inancını, imanını göstermesi için birer lütuftur. Çünkü Kuran’da bildirildiği üzere <b>“…Ertelemek ancak inkarda artıştır...”</b> (Tevbe Suresi, 37)]]></description>
<pubDate>2010-08-15</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=17944</link>
</item>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[Tevekkül Bir Bütündür, Küçük Konular Büyük Konular Diye Ayrılmaz]]></title>
<description><![CDATA[Müslümanın aklı Kuran’a bağlı olduğu için her ayet kişiliğini şekillendiren bir yapı taşı niteliğindedir. Bu sebeple mutlaka iyi, güzel, hayırlı şeylere ayarlıdır Müslüman. Kendi aklından, konular arasında ayrım yapmaz. Tüm değerlendirmeleri Kuran'a göredir.
<br>
<br>Bazı insanlar bazı konuları kendilerince kişisel olarak değerlendirip küçük görerek farklı ayrımlar yapabilir. Oysa kişisel olduğu düşünülerek yapılan pek çok tavır Kuran’a uygun olmayabilir. Bazı insanların ufacık konulardan dengelerinin sarsılarak tevekkülsüzlüğe sürüklenebildiği, bazı insanların da hastalık, ölüm, mal kaybı gibi durumlarda tevekkülsüzlüğe düştükleri görülür. Halbuki şeytanın kurmaya çalıştığı tuzaklara karşı Kuran vesilesiyle dikkatli olunduğu müddetçe, tevekkülün rahatlığı içerisinde Allah’ı dost ve vekil edinerek yaşayan bir insan için tüm bunlar kolayca atlatılacak bir konu olur. 
<br>
<br>Kuran’da iyilikler ve kötülükler birbirinden apaçık ayrılmıştır. Allah ayetlerde sürekli olarak insanlara iyiliği, güzel davranışlarda bulunmayı emreder. Kötülüğe iyilikle karşılık verilmesini, af yolunun benimsenmesini, haklı olunsa dahi haktan feragat etmenin daha hayırlı olacağını, bunun gibi pek çok güzel ahlak özelliğini tarif etmiştir. Bir ayette Allah iyilikle kötülüğün eşit olmayacağını şöyle buyurmuştur:
<br>
<br><b>İyilikle kötülük eşit olmaz. Sen, en güzel olan bir tarzda (kötülüğü) uzaklaştır; o zaman, (görürsün ki) seninle onun arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dost(un) oluvermiştir.</b> (Fussilet Suresi, 34)
<br>
<br>Bazı insanlar günlük olaylardaki küçük şeylerden umulmadık derecede etkilenebilirler. Büyük ve önemli gibi görünen bir olayın, kişinin nefsini zorlayacağı beklenirken kimi zaman bazı insanları bu tarz konular hiç etkilemez. Hiç beklenmedik son derece küçük bir mesele ise nefis için çok daha zorlayıcı bir konu haline gelir. 
<br>
<br>Örneğin bir kişinin çok değerli bir eşyasına zarar gelmesi, malının zarara uğraması o insan üzerinde olumsuz bir etki meydana getirmez. Böyle bir durumu çok metanetle karşılar, bir hayır olduğunu düşünür, Allah’tan hayırla böyle bir durumun meydana gelmiş olabileceğini ifade eder. Bunun telafi edilemeyecek bir şey olmadığını, kaybının da o kadar önemli olmayacağını düşünüp, son derece güzel ve tevekküle karşılar bu durumu. 
<br>
<br>Ancak aynı insan hiç beklenmedik bir biçimde bir başkasının sözünden veya bir mimiğinden olumsuz yönde etkilenebilir. Ve aynı tevekkülü burada gösteremediği görülür. Örneğin bir arkadaşının davranışlarından, kimi mimiklerinden ve sözlerinden rahatsız olarak, rahatsızlık duyduğu özelliklerine kendince bir anlam verir. Karşısındakinin bunları kendisini gizli gizli kızdırmak için yaptığını, başkalarının anlamayacağı şekilde üstü kapalı olarak kendisini rahatsız etmeye çalıştığını, kendisini kıskandığı için üsturuplu bir üslupla kendisini kötü bir konuma getirmek için sinsi bir metot içine girdiğine inanır. Karşısındaki kişinin hemen hemen her hareketine bu kanaatine delil oluşturacak ipuçları arayarak bakar. Son derece küçük bir konu bu insan için şaşırtıcı bir biçimde önemli hale gelebilir. Belki başka hiçbir şeyin meşgul etmediği kadar kişinin aklını meşgul eder. Sürekli olarak düşüncelerinde bu konuya yer verip, bu konu üzerine çeşitli alternatifler geliştirir. Karşı tarafın davranışından çeşitli sonuçlar çıkararak, tahminleri ışığında pek çok anlam yükleyip, kendini olmadık sıkıntılara sokabilir. 
<br>
<br>Karşısındakinin Allah’ın kontrolünde olan aciz bir varlık olduğunu, her olayı, her mimiği, her karakteri Allah’ın kaderde meydana getirdiğini unutur. Allah’ın karşısındaki insanı onun ahlakını sınamak için bir deneme konusu olarak yaratmış olabileceğini, olgun tavır gösteren tarafın kendisi olması gerektiğini göz ardı eder. Oysa Allah, insanların kimini kimisi için bir deneme konusu kıldığını bildirmiştir:
<br>
<br><b>... Biz, sizin kiminizi kimi için deneme (fitne konusu) yaptık. Sabredecek misiniz? Senin Rabbin görendir.</b> (Furkan Suresi, 20)
<br>
<br>Herşey insanın ahireti açısından bir deneme konusudur. Ayette belirtildiği gibi iman eden bir kişinin üzerine düşen sabır göstermektir. Şuurlu, berrak bir akılla konuları değerlendirip bunların bir deneme konusu olduğunu akıldan çıkarmamak Müslüman bilincinin bir göstergesidir. 
<br>
<br>İnsan kendi kendine <b>“ama bu konu farklı, şu konu farklı”</b> gibi değerlendirmelere girerse çok yanılır. Küçük büyük diye bir konu yoktur. Herşey bir bütündür. Ve müslümanın hayatı boyunca sınandığı temel konulardan bir tanesi Allah rızası için güzel ahlakı göstermek, nefisten yana değil, Allah’tan yana nefse karşı tavır almaktır. Ömrü boyunca, üzerine düşen sorumluluk, Müslümanca, Allah’ın beğeneceği düşünce ve tutum üzerinde olmaktır. 
<br>
<br>İnsan, hayatı içerisinde bir sürü insan karakteriyle karşılaşır. Hepsi birbirinden farklıdır. Kuranda Allah’ın tarif etmiş olduğu pek çok karakter vardır. Müşrikler, münafıklar, fasıklar, müminler... Her insan bir değildir. Allah korkusunun derecesine bağlı olarak insanlar karakterlerini sergilerler. Ancak karşı taraftaki insanların ahlak yapıları samimi iman eden bir insanı asla etkilememelidir. Herhangi bir yanılgı içine düşürmemelidir. Bu konuyla ilgili bir ayette Allah şöyle buyurmaktadır:
<br>
<br><b>Öyleyse sen sabret; şüphesiz Allah'ın va'di haktır; kesin bilgiyle inanmayanlar sakın seni telaşa kaptırıp-hafifliğe (veya gevşekliğe) sürüklemesinler.</b> (Rum Suresi, 60)
<br>
<br>Müslüman, asla başkalarını örnek alarak, onların yapmakta oldukları bir hataya ayak uydurmamalıdır. Bir insan Allah’a inandığını söyler, ancak kalbinde Allah korkusu zayıftır, eksiktir; bunu başkası bilemez. Ancak Allah bilir. Dolayısıyla eğer insan samimi iman ediyorsa, o zaman dosdoğru yol apaçık ortadadır. Başkalarının ahlakı kıyas olamaz. 
<br>
<br>Samimi Allah’tan korkup, iman eden insanın üzerine düşen, tavizsiz olarak Allah’ın razı olacağı davranışlarda bulunmaktır. Cahilce yapılan davranışlardan sakınarak, akıllı ve olgun bir tutumla, karşılaştığı rahatsız edici durumlar karşısında Allah’a tevekkül ederek sabır göstermektir.  Çünkü Allah, <b>“Sen af (veya kolaylık) yolunu benimse, (İslam'a) uygun olanı (örfü) emret ve cahillerden yüz çevir.”</b> (Araf Suresi, 199) diye emretmektedir.
<br>
<br>Aklı başında, iman sahibi bir insanın tavırları her zaman eksikleri telafi eder nitelikte asil ve vakurdur. Başta, Allah’a olan derin bağlılığı, korkusu sebebiyle diğer insanların tavırlarına bakarak davranışlarını şekillendirmez. Ahireti açısından gücünün yettiği en güzel ahlakı gösterir ve her durumda, Allah’a tevekkül ile yönelir. 
<br>
<br>Karşılaşılaşılan olaylar küçük, büyük diye ayrılmadan tevekkülle, hayır ve hikmet gözüyle, Müslümanca değerlendirilmelidir. Allah Katında neyin küçük neyin büyük olduğunu insan bilemez. <b>“Bu büyük, şu küçük”</b> diye konuları kendi aklına göre sınıflandıramaz. Müslümanın üzerine düşen sürekli Allah’a yönelen, Allah’tan korkup sakınan, tevekküllü, dengeli bir yapıda istikrar göstermesidir.]]></description>
<pubDate>2010-08-13</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=14209</link>
</item>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[Allah Adına Evrim Teorisine Karşı Seferberlik - 18.05.2010  İsviçre/Tages Anzeiger]]></title>
<description><![CDATA[İsviçre'nin Zürih'te basılan günlük Almanca gazetesi Tages Anzeiger, 18 Mayıs 2010 tarihli baskısında İsviçre'de yapılacak olan Darwinizmin Çöküşü konferanslar dizisini haber yaptı. 230.000 tirajlı gazetenin söz konusu haberinde şöyle bildirildi:
<br>
<br>Harun Yahya'nın taraftarları... <b>evrim teorisine karşı mücadele ediyorlar.</b> Onlar için bütün teröristler Darwinist.
<br>
<br>Dindar Hıristiyanlara -ki onlar için de Charles Darwin'in evrim teorisi şeytani bir fikir- beklenmedik yönden destek geldi. Zürih'te ve çevresindeki bölgede yer alan bir çok afiş, 28 Mayıs'ta yapılacak olan büyük organisazyon için halkı Kongre Salonuna davet ediyor...
<br>
<br>Dünya çapında faaliyetleri olan, Harun Yahya müstear ismi ile bilinen Adnan Oktar... Türk Yazarın milyonlarca kitabı satıldı ve <b>Allah adına evrim teorisine karşı bir seferberlik sürdürüyor...</b>
<br> 
<br>28 Mayısta izleyicileri neler bekliyor? Konferansı veren kişiler, evrim teorisinin bir yalan olduğunu teknoloji ile ve bilimsel teorilerle kanıtlamaya çalışacaklar... Harun Yahya’nın çevresindekiler şimdiye kadar dünya çapında birçok konferans verdiler... [Şimdi de] tüm kanton afişlerle donatılmış...]]></description>
<pubDate>2010-08-13</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=17878</link>
</item>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[Adnan Oktar'la İlmi Mücadelesi Üzerine - 24.10.2007  Katar/Al Jazeera Arabic]]></title>
<description><![CDATA[Katar'dan yayın yapan Al Jazeera Arapça televizyonunda, 29 Eylül 2007 tarihinde Sayın Adnan Oktar'la yapılan özel bir röportaj yayınlandı. "Özel Ziyaret" isimli bu programın deşifresi Al Jazeera Arapça'nın 24 Ekim 2007 tarihli internet sitesinde de yer aldı. <b>"Harun Yahya… İslami Düşüncenin Yayılması"</b> başlığı altında, yazarın ilmi mücadelesi yolunda karşılaştığı zorluklar, dinsiz ideolojilerin yıkılması ve İslam ahlakının yayılması için yaptığı kapsamlı çalışmalar vurgulandı.
<br>
<br><a href="http://www.dunyadanyankilar.com/haberDetay.php?haberId=1157" class="SidesTableText">www.dunyadanyankilar.com</a>]]></description>
<pubDate>2010-08-12</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=17865</link>
</item>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[Afişler Evrim Yalanı Diye Haykırıyor - 19.05.2010  İsviçre/Neue Zurcher Zeitung]]></title>
<description><![CDATA[İsviçre'nin Almanca olarak basılan en köklü günlük gazetelerinden Neue Zurcher Zeitung, 19 Mayıs 2010 tarihinde yayınladığı haberde, Zürih'te yapılacak olan Darwinizm'in Çöküşü konferansını konu aldı. 160 bin tirajli gazetenin söz konusu haberi, "İslami Yaratılışçı Darwin'e Karşı Haçlı Seferi Yürütüyor" başlığı ile yer aldı.
<br>
<br>Haberde aktarılanlardan bir kısmı şöyledir:
<br>
<br>Müslüman Yaratılışçı, Zürih’in Kongre Salonunda evrim teorisi ile ilgili bilimsel konferans vermek istiyor. Darwin'in öğretilerine karşı Allah adına savaş açıyor... [Konferansı duyuran] afişleri görmemek mümküm değil. İstasyonlarda, evlerin duvarlarında, duvar afişlerinde, Zürih ve çevresinde günlerdir renkli ve büyük boyda. 'Evrim Yalanı' diye haykırıyor... 28 Mayıs'ta ilgilenen kişileri Kongre Salonundaki, 'Hayatın Kökeni' konulu konferansa davet ediyor…
<br>
<br><a href="http://dunyadanyankilar.com/haberDetay.php?haberId=1288" class="SidesTableText">dunyadanyankilar.com</a>]]></description>
<pubDate>2010-08-11</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=17825</link>
</item>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[Avlanmak İçin Cırt Cırt Yöntemini Kullanan Karınca Türü Keşfedildi]]></title>
<description><![CDATA[Fransız Guyanası olarak adlandırılan bölgede bilim adamları tarafından yapılan araştırmalara göre “Azteca” cinsi karıncalar, avlanmak için özel bir yöntem kullanıyorlar: Cırt cırt 
<br>
<br>“Plos One“ adlı dergide yayınlanan habere göre Guyana ormanları ekoloji laboratuvarından Alain Dejean ve ekibinin yaptığı araştırmada, “Azteca andreae“ cinsi karıncaların “C. obtusa“ ağaçlarının yapraklarına cırt cırt yöntemini kullanarak tutundukları belirtildi.   
<br>
<br>Azteca andreae türü karıncaların C. obtusa türü ağaçta büyük avlar yakalayabiliyorken, aynı tür karıncaların C. palmata türü ağaçta büyük avları yakalayamadıkları görüldü. Bu iki ağaç arasındaki tek fark ise, C. obtusa türü ağacın yapraklarının alt kısmında yer alan kadifemsi tüylü dokuydu. Karıncalar C. palmata türü ağacın düz yaprakları üzerinde aynı başarıyı gösteremiyordu. 
<br>
<br>Araştırmacıların gözlemlerine göre avlanmak için hazırlanan işçi karıncalar, öncelikle ağacın yapraklarının altında, yaprak kenarında yan yana dizilip avlarını beklemeye başlıyorlardı. Bekledikleri büyük av geldiğindeyse cırt cırtta olduğu gibi yaprağın altındaki tüylere kanca benzeri pençeleriyle tutunarak avlanıyorlardı. Diğer karınca türleri kendi ağırlıklarının en fazla 2.000 katını kaldırabilirken, Azteca andrea türü karıncalar, bu doğal cırt cırt sistemi sayesinde kendi ağırlıklarının 13.500 katı ağırlığında bir yükü kaldırabiliyorlardı. Bu karıncaların araştırmacılar tarafından gözlemlenen en büyük avları 10.5 cm boyundaki ve 18.6 gr ağırlığındaki bir çekirgedir. Bu türde bir karıncanın ağırlığının yalnızca 1.4 mg yani bir toz şeker tanesinin ortalama ağırlığından da az olduğu düşünüldüğünde, cırt cırt yönteminin karıncalara sağladığı dayanıklılık daha iyi anlaşılmaktadır.
<br>
<br>Bilim adamları, karıncaların çenelerine 10 sentlik bozuk para gibi kaldırabilecekleri oranlarda çeşitli ağırlıklar astılar. Karıncaların bu ağırlıkları yaprağın pürüzsüz üst kısmında ya da plastik bir yüzey üzerinde dururken kaldıramadıklarını, yaprağın alt yüzeyindeki kadife dokunun üzerindeyken kaldırabildiklerini gördüler. Kuşkusuz karıncaları bu mucizevi özellikleri ve kusursuz yaşam biçimleriyle yaratan, tüm doğaya ve tüm evrene hakim olan Yüce Allah’tır. Kuran'da Allah, benzersiz yaratması hakkında şöyle buyurmaktadır:
<br>
<br><b>“Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. Allah, herşeye güç yetirendir. Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün art arda gelişinde temiz akıl sahipleri için gerçekten ayetler vardır.” </b>(Al-i İmran Suresi, 189-190)]]></description>
<pubDate>2010-08-11</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=17852</link>
</item>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[ Her İşimizde Nasıl Allah'a Yönelip Dönebiliriz?]]></title>
<description><![CDATA[Allah, imtihanın bir gereği olarak dünya hayatını çok renkli, iç içe geçmiş çok fazla detaylarla dolu, hep devam edecekmiş hissi uyandıran, bir olay bittiğinde sürekli yeni olayların başladığı, büyük bir konu zenginliği içinde yaratmıştır. Elbette dünya hayatının bu denli detaylı görünmesi, Allah’ın sonsuz çeşitlilikteki yaratma sanatının bir tecellisidir.
<br>
<br>Allah’a iman eden bir insanın bu karmaşa ve detay zenginliği içinde, tüm dikkatini Allah’a ve Allah’ın rızasını kazanmaya yöneltmesi gerekir. Allah’tan korkan ve yaşamını Kuran ahlakına göre sürdüren bir insan, Allah’ın rızasını dünyadaki her şeyin üzerinde tutar. Böyle bir imani derinliğe ulaşmış bir kişi her işinde, her konuşmasında, her tavrında tüm dikkatini Allah’a ve Allah’ın en beğeneceği ahlakı yaşamaya verir. Zihninde sürekli olarak, <b>“Hangi tavrı gösterirsem Allah’ı razı ederim?” düşüncesi vardır.</b>
<br>
<br>İnsanın dikkati her an dağılmaya, gereksiz ayrıntılara dalmaya, boş ve anlamsız detaylarda boğulmaya eğilimlidir. Mümin şuurunu ve dikkatini sürekli Allah’ı düşünerek, Allah’ın en razı olacağı ahlakı göstermeye çalışarak açık tutmaya gayret eder. Birçok insanın, Allah’ın yakınlığının hiç şuurunda olmadığı anlarda bile (Allah’ı tenzih ederiz), Allah sonsuz güç ve kudretiyle her şeyi en ince detayına kadar sarıp kuşatmaktadır. Kuran'da bu önemli gerçek insanlara şöyle bildirilmiştir:
<br> 
<br><b>Dikkatli olun; gerçekten onlar, Rablerine kavuşmaktan yana derin bir kuşku içindedirler. Dikkatli olun; gerçekten O, her şeyi sarıp kuşatandır.</b> (Fussilet Suresi, 54)
<br> 
<br>Müslüman, hayatının her aşamasında, Allah’ın karşısına bir deneme olarak çıkardığı tüm olaylarda, olayların, kişilerin veya sebeplerin ayrıntılarına takılıp kalmayı değil, Allah’a yönelmeyi hedefler. Yüce Rabbimiz Allah Kuran’da, insanların denenmesi için, lehte ve aleyhte gibi görünen çeşitli olaylar yarattığını bildirir. Zorluklar, sıkıntılar Allah’tan bir deneme olduğu gibi, güzellikler ve nimetler de aynı şekilde insan için bir imtihan konusudur. İnsan nasıl zorluk ve sıkıntıların Allah’tan özel bir hikmet üzerine verildiğini bilip Allah’a yönelip dönüyorsa, aynı şekilde Allah’ın verdiği nimetler ve güzellikler karşısında da aynı tavrı göstermeli ve Allah’a yönelmelidir. Yüce Rabbimiz Allah Kuran-ı Kerim’de, her olayda Kendisi’ne yönelmenin üstün bir ahlak olduğunu şöyle bildirmektedir:
<br>
<br><b>Biz Davud'a Süleyman'ı armağan ettik. O, ne güzel kuldu. Çünkü o, (daima Allah'a) yönelip-dönen biriydi.</b> (Sad Suresi, 30)
<br> 
<br>Allah Kuran’da bizleri zorluk ve sıkıntılarla imtihan edeceğini bildirmektedir. Böyle anlarda takva sahibi bir Müslüman, ihlasla, şevkle Allah’a yönelip döner. Allah’ın kendisini imtihan ettiğinin bilinciyle Allah’a olan sevgisi daha da artar, sabrın ve ahlakın en güzelini yaşayarak Allah’a olan sevgisini bir kez daha gösterir. Allah kişiye, çeşitli hayır ve hikmetlerle, fiziki veya manevi sıkıntı verebilir. Müslüman, Allah için sabretmenin güzelliğiyle, bundan da büyük manevi haz alır. Dışarıdan bakıldığında belki dayanılmaz bir zorluk gibi görünen bir durum, şiddetli bir Allah sevgisiyle, coşkun bir Allah aşkıyla Müslüman için nimete dönüşür.
<br>
<br>Benzer şekilde hastalıklar da Müslüman için bir imtihan vesilesidir. Allah bir kişiyi hastalık ile imtihan ettiğinde, Müslümanın yaptığı her eylem, bunu sabrederek yaptığı için daha da değer kazanır. Hastalıkla birlikte, Müslüman tüm samimiyetiyle Allah’a sığınır, Allah’ın gücünün her şeyin üzerinde olduğunu ve Allah’ın sonsuz gücü karşısındaki acizliğini bir kez daha anlar. Daha derin ve Allah’ın kudretini düşünerek dua eder, samimiyetle Allah’a olan yakınlığı artar. Sabrettiği her an Allah’ın kendisini çok sevmesini, Allah’ın razı olduğu bir insan olmayı umarak yaşar.
<br>
<br>Aynı şekilde, yokluk ve mallardan eksiltme gibi imtihanlarla karşılaşan bir Müslüman da, bu durumu Allah’ın birçok hikmet ve hayırla yarattığını bilir. Allah’ın bu durumu yarattığı andan itibaren, o anda kendisi için varlığın değil, yokluğun gerekli olduğunu anlar. Tüm şartları yaratanın Allah olduğunu ve yine dilerse tüm bunları ancak Allah’ın değiştireceğini bilir. Allah’ın yardımını umarak yine Allah’a sığınır.
<br>
<br>İnsan hayatı boyunca birçok olumsuz tavır, söz ve harekete de maruz kalabilir. Müslüman duyduğu her sözü, her kelimeyi Allah’ın dilemesiyle işittiğini, daha kendisi doğmadan neleri işiteceğinin tek bir harfine kadar kaderinde belirlendiğini; bunların, olgunlaşabilmesi için Allah’tan özel olarak verildiğini düşünür. Ve tüm bunlar, Allah’a olan yakınlığının artmasına sebep olur.
<br>
<br>Ani ve beklenmedik olaylar ile karşılaştığında da mümin daima Allah’a tevekküllü, gerçekleşen her şeyin Allah’ın mutlak kontrolü altında olduğunun bilincinde olan bir ruh hali içinde olur. Bu gibi olaylar da, hemen Allah’ı düşünüp, Allah’ın sonsuz kudretini hatırlayıp, Allah’a yönelmesine vesile olur.
<br>
<br>Kişinin böyle durumlarda Allah’ın her şeyi en ince detayına kadar yarattığını, her şeyin kendisinin o an gördüğü veya göremediği birçok hikmetle dolu olduğunun mutlaka bilincinde olması gerekir. Takva sahibi bir Müslüman böyle durumlarda <b>“Allah böyle bir olay yaratarak benim bunun hikmetlerini görmemi, imanımın artmasını, olgunlaşmamı, Allah’a daha güçlü ve samimi bir teslimiyetle bağlanmamı istedi”</b> diyerek Allah’a yönelir.
<br>
<br>Gün içinde de Allah karşımıza birçok değişik olay ve insan çıkarır. İnsanın planladığı işler çok farklı gelişebilir, olmasını istediği gelişmeler gerçekleşmeyebilir, çok önemli bir yere çok basit bir sebep vesilesiyle geç kalabilir ya da gidemeyebilir. Çok önemli bir eşyayı ya da belgeyi kaybedebilir, emanet ettiği bir iş yapılmayabilir. Gün içinde yaşanılan bu ve bunun gibi olaylarda, Allah’a yönelip dönerek, Allah’tan her işin ve her olayın en hayırlı şekilde sonuçlanmasını istemek, Allah’ın bizden istediği tüm sebeplere sarılıp, her işin sonucunu mutlaka Allah’a bırakmak gerekir. Müslüman böyle anlarda da Allah’ın sonsuz aklına, merhametine, şefkatine ve yaratmadaki sonsuz kudretine teslim olur, Allah’ın yarattığı her olayın kendi kaderinde en mükemmeli olduğuna inanıp güvenir. Allah insanları zorluklar, sıkıntılar ve hastalıkların dışında nimetler ile de deneyebilir. İmtihanın bir gereği olarak mal, mülk, güzellik, sağlık ve her türlü nimeti bol bol ihsan edebilir. Müslümanın güzellikler karşısında ki tavrı da, tıpkı zorluklar karşısında olduğu gibi, Allah’ın imtihan ettiğinin bilincinde olan bir ahlak iledir. Allah’ın verdiği nimetlerin şükrünü en güzel şekilde yapmaya, tüm nimetler için Allah’a sevgiyle, aşkla şükretmeye, nimetler ile Allah’ın gücünü, yaratma sanatını, şefkatini, merhametini hep hatırlamaya gayret eder. Karşılaştığı her güzellikte daima Allah’a yönelir. Nimetler ona hep Allah’ı düşündürür, Allah’ın sonsuz rahmet sahibi olduğunu hatırlar.
<br>
<br>Derin bir imana, güçlü bir Allah korkusuna ve Allah sevgisine sahip olan bir Müslüman, kalbinin daima Allah ile birlikte olmasından kaynaklanan bir ruh hali içindedir. İşlerinde, konuşmalarında, hareketlerinde Allah’ın gücüne sığınarak, Allah’ın sonsuz aklına teslim olarak ve Allah aşkını hissederek yaşar. Kalbinde ve dilinde daima Allah vardır. Ruhu Allah’a aşkla, şevkle ve isteyerek yönelir.]]></description>
<pubDate>2010-08-01</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=17679</link>
</item>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[Ülfet Nasıl Kırılır? 2]]></title>
<description><![CDATA[Sadece teknik aletlerin varlığı bile insana Allah'ın varlığını düşündürmesi açısından son derece önemli bir vesiledir. Allah dünyanın bağlanılacak bir yer olmadığını anlaması; sürekli ahirete yönelme ihtiyacında olması ve daha başka pek çok hikmetle insanı aciz ve ihtiyaç içinde yaratmıştır. Ancak her bir acizlik de, aslında başlı başına bir mucizedir. Bu acizliklerle birlikte, insanların ihtiyaçları gideren, acizliklerine çözüm sunan malzemeleri yaratan da Allah'tır. İnsan bir bebeğin doğumuna şahit olduğunda, Allah'a iman etmese de bunun gerçekten mucizevi bir olay olduğunu düşünebilir. Ancak bir tırnak makası, iman etmediği için bu kişide aynı heyecanı oluşturmaz. Hergün banyosunda gördüğü, belli zaman aralıklarında kullandığı, hemen her eczanede satıldığına şahit olduğu, hatta zaman geçtikçe paslanıp eskidiği için çöpe attığı böylesine basit bir malzemeyi Allah'ın yarattığını düşünmeyebilir. Kuran'da insanların çevrelerindeki iman delillerini gördükleri halde kavramadıkları şöyle bildirilmiştir:
<br>
<br><b>"Göklerde ve yerde nice ayetler vardır ki, üzerinden geçerler de, ona sırtlarını dönüp giderler."</b> (Yusuf Suresi, 105)
<br>
<br>Halbuki tırnağı uzatan, tırnağın kesilmesi için gerekli aleti yaratan Allah'tır. Dünyada insanın tırnağı uzamıyor olsa, tırnak makasının ne olduğunu dahi bilmeyiz. Kimsenin de aklına böyle bir malzemeye ihtiyaç duyacağı gelmez. Ancak Allah tırnağı uzayacak şekilde var eder.
<br>
<br>İnsanlarda tırnağı kesmek için bir alete gereksinim duyurtur. Sonra bir kişiye o gerekli aletin nasıl olacağını ve nasıl yapılacağını ilham eder.
<br>
<br>Allah imtihanın bir gereği olarak sebeplerle yarattığı için bu aşamalar olur. Yoksa Allah'ın bu aşamalara ihtiyacı yoktur. Allah insanları, herşeyin Allah'tan olduğuna, Allah'ın herşeyi yaratan tek güç sahibi olduğuna iman ediyorlar mı, yoksa bebeği hücreler yapıyor, binayı mühendis yapıyor, domatesi tohum oluşturuyor şeklinde sığ düşünüp, sebeplere ilahlık verip (Allah'ı tenzih ederiz), ülfetle mi değerlendiriyorlar diye insanları dener. Allah zaten sonsuz ilmiyle herşeyi bilir. Kimin iman edeceğini, kimin iman etmeyeceğini hepsini bilir.
<br>
<br>Tüm bunlar yanlızca insanların denenmesi içindir. Yüce Rabbimiz sonsuz rahmetini, kullarına olan şefkat, merhamet ve ilgisini insanın hayatının her detayında tecelli ettirmektedir. Rabbimiz'in yaratmasındaki bu güzellikleri görebilen müminler, Allah'ın izniyle ahirette tüm bu acizliklerden arındırılmış olarak yaratılacaklardır.]]></description>
<pubDate>2010-07-30</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=11642</link>
</item>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[Allah'tan Ve Cehennemden Korkmak Önemli Bir Mümin Alametidir]]></title>
<description><![CDATA[Allah Kuran’ın pek çok ayetinde Kendisi'nden korkmayı insanlara emretmiştir. Bu ayetlerden bazıları şöyledir:
<br>
<br><b>Ey iman edenler, Allah'tan korkun. Herkes yarın için neyi takdim ettiğine baksın. Allah'tan korkun. Hiç şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.</b> (Haşr Suresi, 18)
<br>
<br><b>… Öyleyse ey iman eden temiz akıl sahipleri, Allah'tan korkun. Doğrusu Allah, size bir zikir (uyaran, hatırlatan ve öğüt veren Kur'an) indirmiştir.</b> (Talak Suresi, 10)
<br>
<br>Bir başka ayette Allah insanlara güç yetirebildiği kadar Kendisi'nden korkmasını, Allah korkusunu elinden geldiğince arttırmasını tavsiye etmiştir: 
<br>
<br><b>Öyleyse güç yetirebildiğiniz kadar Allah'tan korkup-sakının, dinleyin ve itaat edin…</b> (Tegabün Suresi, 16)
<br>
<br>Kuran ahlakını bilmeyen veya tam yaşamayan bazı insanlar ise Allah’tan korkmanın önemi ve gerekliliğini yeteri kadar iyi anlayamamaktadır. Bu, Kuran bilgisi yönünden eksik olmalarından ve Allah korkusunun gerçek anlamını bilmemelerinden kaynaklanmaktadır. 
<br>
<br>Allah korkusu, Kuran ahlakının yaşanmadığı toplumlarda yerleşik hale gelmiş birtakım korku türlerine hiçbir şekilde benzemez. Kuran ahlakından uzak yaşayan insan toplulukları din ahlakından uzak kalmalarının doğal sonucu olan karamsar ruh halleri doğrultusunda pek çok korkunun esiri olmuşlardır. Gelecek korkusu, yaşlanma korkusu, yalnız kalma korkusu, ölüm korkusu, ani bir hastalığa yakalanma korkusu, alay edilme korkusu, başarısızlık korkusu, deprem korkusu, ölümcül hastalığa yakalanma korkusu ve daha pek çok korku türünün tuzağına düşen bu insanlar son derece mutsuz bir hayat sürer, her an başlarına kötü bir şey gelebileceği endişesi içerisinde müthiş gergin bir halde yaşarlar. 
<br>
<br>İşte bu kişiler Allah korkusunu da kendi karanlık dünyalarında yaşadıkları korkular gibi sanma yanılgısına kapılmışlardır. Oysa Allah korkusunun bu sayılan korku türleriyle hiçbir ilgisi ve benzerliği yoktur. Allah korkusu, Allah’ın Yüce ahlakını bilen, Allah’ı tanıyan, O’nu çok seven bir insanda oluşan, saygı dolu, insanda coşku ve heyecan oluşturan çok asil bir duygudur. Yukarıda sayılan korkuların aksine, insanı büyük bir huzur ve mutluluğa sevk eden, aklını ve cesaretini artıran, bitmek bilmeyen bir şevk ve coşkun bir imana sahip olmasını sağlayan, insana derin bir anlayış, hikmet ve heybet veren bir korkudur. Allah’tan korkan kişi gelecek korkusu, ölüm korkusu, hastalık korkusu, yalnız kalma korkusu ve benzerleri gibi dünyevi korkulara kapılmaz. Çünkü başına her ne gelirse, ne ile karşılaşırsa karşılaşsın, bunun, tek gerçek dostu olan Allah’ın kendisi için yarattığı en hayırlı kader olduğunu bilir. Allah'ı kendisine vekil edinmiş olmanın konforunu yaşar, her işinde sadece Allah'a yönelip döner.
<br>
<br><b>Allah Korkusu İnsana Güzel Bir Ahlak Kazandırır</b>
<br>
<br>Allah’tan korkan bir insan toplumdaki en güvenilir kişidir. Allah’tan korktuğu için yalan söylemeyecek, Allah’ın hoşnut olmayacağı kötü davranışlar sergilemeyecek, kendi çıkarları değil, başkalarının çıkarlarını gözetecek, kendi rahatını değil, başkalarının rahatını düşünecek, etrafına hep hayır ve güzellik sunmaya çalışacaktır.
<br> 
<br>Allah'tan korkan kişide samimiyet, dürüstlük, candanlık, vefa, sadakat, fedakarlık gibi güzel ahlaka ait tüm tavırlar en kaliteli şekilde görülür. Allah korkusu taşımayan bir insanda ise bu özelliklerin gerçek anlamda ve devamlı bulunması mümkün değildir. Zira Allah'tan, Rabbimiz'e hesap vermekten, cehenneme girip yaptığı kötülüklerin karşılığını görmekten korkmadığı için bu kısa dünya hayatında kendi çıkarlarından fedakarlıkta bulunup güzel davranışlar sergilemesini gerektiren bir durum olmadığını düşünür. Allah'tan korkan bir Müslüman ise bunun tam tersi bir tavır ortaya koyar. Her konuda Allah korkusundan kaynaklanan güçlü vicdanına başvurur ve çıkarlarını değil, güzel ahlakın sınırlarını korur. 
<br>
<br><b>Müslüman Cehennemdeki Azaptan Korkar</b>
<br>
<br>Cehennemden korkmak, cehennemin azabını düşünerek Allah korkusunu arttırmak da Müslümanın önemli özelliklerindendir. Allah ayetlerinde Müslümanların cehennem azabından yana korku duyduklarını belirtmektedir. Bu ayetlerden bazıları şöyledir:
<br>
<br><b>"Ve ben, Müslümanların ilki olmakla da emrolundum." De ki: "Ben, Rabbime isyan ettiğim takdirde, büyük bir günün azabından korkarım."</b> (Zümer Suresi, 12-13)
<br>
<br><b>De ki: "O, gökleri ve yeri yaratırken ve O, (hep) besleyen (hiç) beslenmezken, ben Allah'tan başkasını mı veli edineceğim?" De ki: "Bana gerçekten Müslüman olanların ilki olmam emredildi ve: Sakın müşriklerden olma." (denildi.) De ki: "Şüphesiz ben, Rabbime isyan edersem o büyük günün azabından korkarım."</b> (Enam Suresi, 14-15)
<br>
<br>Cehennemin varlığını düşünmek Müslüman için, imanını derinleştirecek, takvasını güçlendirecek, ahlakını güzelleştirecek önemli bir tefekkür yoludur. Müslüman Allah'ın Kuran’da detaylı detaylı olarak bildirdiği cehennemden korkar, cehennemin özelliklerini daima aklında tutar ve cehennemin adeta bir adım ötede olduğunu varsayarak davranır.]]></description>
<pubDate>2010-07-30</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=13417</link>
</item>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[İman Eden İnsanların Hayatları Bambaşka Olur]]></title>
<description><![CDATA[İmanın çeşitli dereceleri vardır. Allah ayetlerinde güçlü bir imana sahip olan Müslümanların vasıflarına dikkat çekmiş, onların ihlasla ahirete yönelmiş, mütevekkil yapılarını, zorluklar karşısındaki sabırlı tutumlarını, insanlara karşı hoşgörülü, affedici, bağışlayıcı olmalarını ve daha pek çok yönlerini övmüştür. Ne var ki Allah’tan çok korkan, O’nu çok seven, hayatlarının her anını O’nun için yaşayan ve O’nun emrettiği güzel ahlakın gereklerini eksiksiz olarak yerine getiren bu takva Müslümanların yanı sıra, vicdanlarını gereği gibi kullanmayan, dinsizliğe karşı Allah yolunda fikri mücadele vermekten hiçbir özrü olmadığı halde geri kalan ya da örneğin öfkelenme, olaylar karşısında hüzne ya da paniğe kapılma gibi Allah’ın insanları men ettiği kötü ahlak özelliklerini zaman zaman üzerinde barındırabilen, ama tüm bunlara rağmen iman ettiklerini söyleyen insanlar da vardır. Bu durum, Kuran’da işaret edilen iman derecelerine örnek teşkil ederler. 
<br>
<br>Elbette ki Allah iman eden herkese cennetini vaad etmiştir. Örneğin bir ayette Allah, hiçbir özürleri olmadığı halde Kendi yolunda fikri mücadeleye katılmayan bazı kişilere de cenneti vaad ettiğini şöyle belirtmektedir: 
<br>
<br><b>Mü'minlerden, özür olmaksızın oturanlar ile, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler eşit değildir. Allah, mallarıyla ve canlarıyla cehd edenleri (çaba gösterenleri) oturanlara göre derece olarak üstün kılmıştır. Tümüne güzelliği (cenneti) va'detmiştir; ancak Allah, cehd edenleri oturanlara göre büyük bir ecirle üstün kılmıştır.</b> (Nisa Suresi, 95)
<br>
<br>Ayette de bildirildiği gibi, Allah, bütün müminlere cenneti vaad ettiğini, ancak Kendi yolunda mallarını ve canlarını ortaya koyarak dinsizliğe karşı fikri mücadele verenlerin daha üstün bir ecre sahip olacaklarını belirtmiştir. Bu da, bir Müslüman için, Allah rızasının en çoğunun, Allah yolunda fikri mücadele söz konusu olduğunda bu mücadeleye vargücüyle destek olmak, bu ilmi mücadelenin içinde yer almak olduğunu göstermektedir. Böyle bir mücadele varken, haklı bir sebebi olmadan daha az mücadele etmenin veya geri durmanın ise Allah Katında değerinin daha az olduğu görülmektedir. 
<br>
<br>Gerçek iman, Allah’a kayıtsız şartsız teslim olmayı, O’nun emir ve tavsiyelerine kesin bir şekilde riayet etmeyi, Allah’ın emirlerini yerine getirirken şeytanın sinsi tuzaklarına ve nefsinin bencil oyunlarına hiçbir şekilde boyun eğmemeyi, Allah’ın dinini yaşama konusunda hayat boyu devam eden sağlam bir kararlılık göstermeyi de beraberinde getirmektedir. Dolayısıyla şeytanın aldatıcı oyunlarına karşı Allah yolunda gereken kararlılığı gösteremeyen, zayıf davranabilen, Allah’ın emir ve tavsiyelerine uyma konusunda zaman zaman taviz verebilen insanların bu durumlarını bir an önce düzeltmeye çalışmaları, imanlarını hiç zaman geçirmeden takviye etmeleri, Allah korkularını ve Allah sevgilerini arttırmaları, Allah’a teslim olarak ve ahirete yönelerek sadece Allah rızası için yaşamaya başlamaları Allah’ın rızasına en uygun, en doğru davranış olacaktır. 
<br>
<br><b>Zayıf imanı güçlendirmek için ne yapmak gerekir?</b> 
<br>
<br>Elbette zayıf bir imana sahip bir kişinin imanını arttırmak için birtakım sebeplere sarılması; örneğin imanının artmasına vesile olacak iman hakikatlerini öğrenmesi, imani konularda derinlik elde etmek umuduyla bu konuda çok okuması, Kuran'a dört elle sarılması gereklidir. 
<br>
<br>Ne var ki şu önemli hususu da unutmamak gerekir: Aslında gerçek imana sahip olmak için kişinin öncelikli olarak yapması gereken, bütün samimiyetiyle Allah’a yönelmektir. Kişi Allah’ın kendisini duyduğunu, kendisini gördüğünü bilerek, O’na bütün kalbiyle yöneldiğinde ve O’ndan güçlü bir iman dilediğinde, Allah’ın mutlaka duasına icabet ettiğini görecektir. Allah bütün duaları işiten, bütün kullarını tövbe etmeye ve Kendisi'ne yönelmeye çağırandır. Allah’ın varlığı son derece açık, kesin ve nettir. Gökyüzündeki dev galaksilerden insan vücudundaki küçücük bir organele kadar evrenin dört bir yanını saran Yaratılış mucizeleri Allah’ın varlığının delillerini tüm açıklığıyla gözler önüne sermektedir. Bu mucizelerden sadece birine dahi şahit olmak Allah’a kesin bir imanla iman etmek için yeterlidir. Öte yandan Allah insana, kendi nefsinde de deliller yaratmıştır. Öyle ki, aslında her insan vicdanının derinliklerinde Allah’ın varlığından son derece emindir. Önemli olan vicdanın üzerini dünyevi hırslara kapılıp örtmemek, vicdanı temiz tutmak ve vicdanın emrettiği doğrultuda yaşamaktır. 
<br>
<br><b>İman eden insanın hayatının her anı güzel geçer</b>
<br>
<br>Gerçek şu ki, kesin ve güçlü bir imanla iman eden bir insan, hayatı iman etmeyen insanlardan çok farklı algılar ve yaşar. Her an mutlu ve neşeli olmaları, hiçbir şeyden dolayı üzülüp kederlenmemeleri, hiçbir şekilde ümitsizliğe kapılmamaları, hiçbir sebeple morallerinin bozulmaması, olumsuz gibi görünen şeyler başlarına geldiğinde dahi son derece rahat ve huzurlu olmaları iman edenler ve iman etmeyenlerin arasındaki farklılığı vurgulayan en net örneklerdendir. 
<br>
<br>Bazı insanlar, Allah’ın emir ve tavsiyeleri doğrultusunda yaşadıklarında kendi akıllarınca mutsuz olacaklarını sanarak dinden uzak dururlar. Oysa asıl, din ahlakından uzak durarak mutsuz olurlar. Mutsuzluklarının sebeplerini de bir türlü anlayamaz, suni yöntemlerle buna önlem almaya çalışırlar. Ama ne yaparlarsa yapsınlar gerçek anlamda mutlu olamazlar. Gerçek mutluluk, ancak Allah’a yönelmekle yaşanır. Allah bir ayetinde bu durumu şöyle ifade etmektedir:
<br>
<br><b>… Onlar dünya hayatına sevindiler. Oysa ki dünya hayatı, ahirette (ki sınırsız mutluluk yanında geçici) bir meta'dan başkası değildir.</b> (Rad Suresi, 26) 
<br>
<br>İman eden insanlar ise her an mutlu ve neşelidirler. Mutlu olmak, neşelenmek için özel bir sebep aramaya gerek duymazlar; onlar zaten iman ediyor olmanın, Allah’ın varlığının delillerini baktıkları her yerde görüyor olmanın ve Allah’ın cennet vaadini sevinçle umuyor olmanın daimi neşesi içindedirler. İman etmeyen insanlar da iman edenlerin her an mutlu, neşeli, tevekküllü tavırlarına çok şaşırır, bunun ardındaki sebebi bir türlü kavrayamazlar. Özellikle de Müslümanların, başlarına gelen her zorluğa hayır gözüyle bakmalarını hayretle karşılarlar. Kendilerinin çok çabuk mutsuzluğa, üzüntüye kapılacakları bir olay karşısında Müslümanların üzülmemeleri, her zaman olgun, sabırlı, itidalli davranmaları, her ne olursa olsun olaylarda hep hayır, hikmet görmeleri, hayatları boyunca sık sık zorluklarla karşılaştıkları halde rahat ve huzurlu olmaları onları çok şaşırtır. Nitekim müminler başkalarının hiçbir şekilde kaldıramayacağı türde çok çeşitli zorluklarla karşılaşırlar. Örneğin kınanır, eleştirilir, alay, iftira gibi çeşitli şekilde psikolojik baskılara maruz kalırlar. Tarih boyunca inkar edenlerin çeşitli baskıları maruz kalan, dahası ölümle tehdit edilen peygamberler ve salih müminlerin durumu buna açık bir örnektir. Karşılaştıkları zorluklar peygambelerin Allah yolunda daha da şevkle mücadele etmelerine vesile olmuştur. Dolayısıyla karşılaşılan zorluklar peygamberleri izleyen müminlerin de neşelerini arttırır, onlar da imanın neşesini, çile ve zorluğun içinde daha da kuvvetli bir şekilde yaşarlar. Her şeyin Allah’tan olduğunu bilir, Allah’ın yarattığı kadere tam teslim olurlar. Bu iman, Allah’ın Kuran’da övdüğü, makbul olduğunu vurguladığı iman şeklidir. Allah bir ayetinde şöyle buyurmaktadır: 
<br>
<br><b>Nice peygamberle birlikte birçok Rabbani (bilgin)ler mücadeleye girdiler de, Allah yolunda kendilerine isabet eden (güçlük ve mihnet)den dolayı ne gevşeklik gösterdiler, ne boyun eğdiler. Allah, sabredenleri sever.</b> (Al-i İmran Suresi, 146)
<br>
<br><b>Allah, Kendisine yakınlaşmak için ciddi çaba gösteren kişiye mutlaka icabet eder</b>
<br>
<br>İşte gerçek, takva bir Müslümanın hedefi, Allah’tan çok korkan, O’nu çok seven ve her an O’na bağlı yaşayan Müslümanlardan olmak, peygamberlerin yolunu izlemek ve imanı, olabilecek en yoğun derecede yaşamaktır. Nitekim bu kısa ve geçici dünya hayatında Müslümanın üzerine düşen en önemli sorumluluklardan biri, gücünün yettiği en fazla imana sahip olmak, erişebileceği en yüksek Allah korkusuna ve en fazla Allah sevgisine sahip olmaktır. Hiç kuşku yok, daha fazlasına gücü yetebilecekken, daha azıyla yetinmek, vicdanlı bir Müslümanın önemle kaçınması gereken bir davranıştır. 
<br>
<br>Gerçek şu ki, samimi bir şekilde Allah’a yönelen herkes, çok yüksek bir iman derecesine ulaşabilir. Bunun için kişinin Allah’ı en yakın dost ve veli edinmesi, O’ndan her an saygı dolu bir haşyetle korkması, O’nun dininden hiçbir şekilde taviz vermemesi gerekir. Ciddi bir çabayla Allah’a yakınlıkta sebat gösteren kişi, mutlaka Allah’ın dost edindiği kişilerden olacaktır. Allah bir ayetinde şöyle buyurmaktadır:
<br>
<br><b>Kullarım Beni sana soracak olursa, muhakkak ki Ben (onlara) pek yakınım. Bana dua ettiği zaman dua edenin duasına cevap veririm. Öyleyse, onlar da Benim çağrıma cevap versinler ve Bana iman etsinler. Umulur ki irşad (doğru yolu bulmuş) olurlar.</b> (Bakara Suresi, 186)]]></description>
<pubDate>2010-07-30</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=14321</link>
</item>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[Müminlerin Her Tavrını Hayra Yormak, Allah'ın İzniyle Güzel Neticelere Vesile Olur ]]></title>
<description><![CDATA[Müminlerin en önemli sorumluluklarından biri, insanlara güzel ahlakı öğretmek; onları iyi olana çağırıp kötü olandan sakındırmaya çalışmaktır. Yüce Rabbimiz Kuran'da, bu tebliğ sorumluluğunun Allah'ın izniyle en güzel sonuçları vermesi için dikkat edilmesi gereken şartları da müminlere bildirmiştir. İnsanlara hatalarını, onları rencide etmeden anlatabilmek; karşı tarafı sıkmadan, huzursuz etmeden, zor göstermeden en kısa ve en hikmetli sözlerle bir konuyu tarif edebilmek bu ibadetin yerine getirilmesinde son derece önemlidir. Bazen bir konuyu doğrudan anlatmak yerine, dolaylı bir anlatımla anlatabilmek; ya da olumsuz bir özelliği direk söylemek yerine, bunun olumlusundan bahsederek kişiyi teşvik etmek de yine müminlerin tebliğ ahlakında görülen özelliklerdir. Bazen de açıkça görülen bir hata karşısında müminin hüsn-ü zan etmesi, yani Müslüman kardeşinin hatasının üzerini örterek, hatasını hayra yoran olumlu bir konuşma yapması da, müminin tebliğ yöntemlerinden biridir. Çünkü çoğu zaman insanların yaptıkları hatalarda, haksızlık olduğu kadar, az ya da çok haklılık payı da olabilir. Hatta kimi zaman bu hata ve haklılık payı %50’ye %50 olabilir. Böyle bir durum karşısında kimi zaman kişinin sadece haksızlık yönü üzerinde durularak, o konudaki eksiğini iyice görmesi sağlanabilir. Ancak kimi zaman da, bu hata payına hüsn-ü zan edilerek, hatalı olma şüphesi görünen %50’lik kısmı da olumlu şekilde yorumlanabilir. Örneğin bir kişi her zamankine kıyasla daha az konuşuyor, daha ilgisiz ve içine kapalı tavırlar sergiliyor olabilir. Ve bu durum son derece açık bir şekilde görünüyor da olabilir. Ancak yine de söz konusu kişinin tavırlarının, olumlu yönde değerlendirilebilecek mantıklı ve hikmetli açıklamaları da olabilir. Belki bu kişinin o sırada fiziksel bir rahatsızlığı vardır. Belki dikkatini vermesi gereken önemli bir konuyu halletmekle meşguldür. Belki de gerçekten de boş bulunmuş ve hata yapmıştır. Ama hata da yapsa, bu tavrının hayra yorulması, Allah'ın izniyle bu kişide aynı açıkça eleştiri yapılmış gibi olumlu gelişmelere vesile olabilir. Bu kişi, kendi eksikliği açık olduğu halde, müminlerin kendisine hüsn-ü zan ettiklerini görerek, kendi kendine nefsini kınama yoluna gidebilir. Yaptığı hataya rağmen son derece iyi niyetli bir tavırla karşılık görmekten dolayı, Allah'a ve müminlere karşı mahcup olup, tevbe edip hemen hatasını telafi etme gayreti içerisine girebilir. 
<br>
<br>Ancak hepsinden de önemlisi, olayları ve Müslümanların davranışlarını hayra yormak, Yüce Rabbimiz'in sevdiği, beğendiği bir ahlaktır. Bu, Kuran'da bildirilen önemli bir ahlak özelliği ve mümin alametidir. Allah'ın rızasını umarak Rabbimiz'in beğendiği bir ahlakın uygulanması inşaAllah mutlaka güzel neticelerle sonuç verecektir. Rahman ve Rahim olan Rabbimiz Kuran'da hüsn-ü zanla, iyi niyetle, tek taraflı iyi ve alttan alıcı olmaya niyet edilerek gösterilen güzel ahlakın ve söylenen güzel sözün, mutlaka güzel ve bereketli sonuçlar vereeceğini müjdelemiştir. Bu konudaki ayetlerden bazıları şöyledir:
<br>
<br>
<br><b>İyilikle kötülük eşit olmaz. Sen, en güzel olan bir tarzda (kötülüğü) uzaklaştır; o zaman, (görürsün ki) seninle onun arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dost(un) oluvermiştir. (Fussilet Suresi, 34)
<br>
<br>Görmedin mi ki, Allah nasıl bir örnek vermiştir: Güzel bir söz, güzel bir ağaç gibidir ki, onun kökü sabit, dalı ise göktedir. Rabbinin izniyle her zaman yemişini verir. Allah insanlar için örnekler verir; umulur ki onlar öğüt alır-düşünürler. (İbrahim Suresi, 24-25)</b>]]></description>
<pubDate>2010-07-30</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=17658</link>
</item>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[Müminler Allah Yolunda Kendilerine İsabet Edebilecek Zorluklardan Kaçınmazlar ]]></title>
<description><![CDATA[Allah’a iman eden ve Allah’ın emir ve yasaklarına uygun yaşayan kişiler, tarih boyunca iman etmeyenler tarafından çeşitli baskılara uğratılmış ve yıldırılmaya çalışılmışlardır. Bu durumun temelinde müminlerin salih ve temiz ahlaklarının ve yaşantılarının, inkarcıların gayri meşru ve gayri ahlaki yaşantılarına ve menfaatlerine uymaması vardır. Her Müslüman, iyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmakla sorumludur. Dolayısıyla her mümin yaşadığı toplumu Allah’tan başkasına kulluk etmemeye ve samimi imana davet eder. Tabii ki bu durum şeytanın emellerine hizmet eden, kendi çıkarı peşinde koşan, haksızlık ve zulümle makam, mevki ve menfaat elde etmeyi alışkanlık haline getirmiş, gayrı ahlaki yaşantıyı, yalanı, iftirayı, illegal kazançları ve Allah'ın sınırlarını çiğnemeyi hayat şekli olarak benimsemiş bazı kimseleri rahatsız eder. Çünkü yalnızca Allah’tan korkup Allah’a kulluk eden bir mümin, asla dünyevi menfaatlerle veya baskı ile kontrol altına alınıp gayrı meşru işlere yönlendirilemez. Dolayısıyla Kuran ahlakının tam olarak yaşandığı bir toplumda, bu tür eğilimi olan insanlar illegal eylemlerine devam edemezler. Kuran ahlakını yaşayan temiz bir toplumda, yukarıda bahsi geçen kişiler sahtekarlık yapamaz, harama el uzatmaz, hırsızlık, bozgunculuk yapamaz hale gelirler ve bu da gayri ahlaki menfaatlerinin zarar görmesi demektir. İşte bu yüzden müminlerin Kuran ahlakını yaymaya ve insanların Allah korkularını kuvvetlendirmeye yönelik ilmi faaliyetleri, gayri meşru düzenleri ve sistemleri bozulan inkarcıları müthiş rahatsız eder.  
<br>
<br>Allah’a kalpten teslim olmuş bir Müslüman ise her ne tepki alırsa alsın, asla Allah’ın rızasını kazanma yönündeki şevkini kaybetmez. Allah, Kendi rızasını aramak için sabreden ve gayret gösteren mümin kullarının yanındadır ve mutlaka onlara yardım eder. Bu gerçeğe iman eden Müslümanlar, Allah yolunda kendilerine isabet edebilecek zorluklardan kaçınmazlar. Allah’a güvenen ve kader inancı güçlü bir mümin, inkarcılar tarafından uğratılabileceği baskılardan ve görebileceği muhtemel zarardan korkuya kapılmaz. Her olayı Allah’ın kaderinde hayır olarak yarattığını ve bunun imtihanının bir parçası olduğu gerçeğini aklından çıkarmaz. Bu bir Müslümanın, gönülden coşkuyla sevip bağlı olduğu Allah’ına sevgisini ve sadakatini gösterebilmesi için yaratılan bir imkandır. Bu yüzden tarih boyunca yaşamış tüm müminler, Allah yolunda kendilerine isabet eden zorluklardan dolayı asla yılgınlığa kapılmamışlar, tam aksine Allah’ın rızasını kazanmak için sabrettikleri tüm zorlukları birer sevinç vesilesi olarak karşılamışlardır. Kuşkusuz, zaman zaman müminlere karşı yapılan saldırılar, Allah’a gerektiği gibi iman etmeyen, tevekkülü ruhlarında yaşamayan, zayıf karakterli insanları yıldırıp korkutacak saldırılardır. Ancak aslında, salih müminlerin takva yönünden daha ileri geçebilmeleri için Allah tarafından yaratılmış hayırlı bir denemedir. Çünkü müminler, Allah’a olan tevekküllerinden dolayı inkarcıların tehditlerine karşı son derece kararlı, son derece güvenli bir tavır sergilerler. Allah müminlerin bu tavrını bir Kuran ayetinde şu şekilde haber verir:
<br>
<br><b>Onlar, kendilerine insanlar: "Size karşı insanlar topla(n)dılar, artık onlardan korkun" dedikleri halde imanları artanlar ve: "Allah bize yeter, O ne güzel vekildir" diyenlerdir."</b> (Al-i İmran Suresi, 173)
<br>
<br>Bu yüzden, salih bir Müslümanın baskılardan ve muhtemel kayıplardan çekinerek Allah’ın rızasını kazanmak için gayret göstermek yerine, ilmi mücadeleden kaçınan ve sözde tehlikeden uzak bir yaşam seçmesi ona yakışmaz. Öncelikle mümin, herşeyin Allah’ın kontrolünde olduğunu ve Allah’ın dilemesi dışında, başına gelecek hiçbir olayı engellemeye gücünün yetmeyeceğini bilir. Herşeyin ve herkesin tek sahibi olan Allah dilerse, bir Müslüman en tehlikeli gibi görünen bir olaydan hiç bir zarar görmeden kurtulur, fakat Allah eğer kaderde zahiren zarar gibi görünen bir olay yaşamasını dilemişse, evinde istirahat ederken de çok farklı bir olayla karşılaşabilir. Allah'ın takdir ettiği kadar dışında hiçbir şeyle karşılaşmayacağına iman edenler i&c! cedil;in, yalnız Allah'a sığınmak, O'na güvenip dayanmak ve Allah'ın takdir ettiği kadere gönülden teslim olmak büyük bri konfor ve üstünlüktür. Mümin Allah'ı dost edinmiş olmanın gücü ve kuvvetiyle yaşayan insandır. Allah bu ahlak özelliğini bir Kuran ayetinde şu şekilde bildirmektedir:
<br>
<br><b>De ki: "Allah'ın bizim için yazdıkları dışında, bize kesinlikle hiç bir şey isabet etmez. O bizim mevlamızdır. Ve mü'minler yalnızca Allah'a tevekkül etmelidirler." </b>(Tevbe Suresi, 51)
<br>
<br>Baskılardan, zorluklardan, sıkıntılardan korunmak için ilmi mücadeleden kendilerini uzak tutan ve Allah’ın iradesi dışında (Allah’ı tenzih ederiz) kendilerini koruyabileceklerini sananlar büyük bir yanılgıdadırlar. Allah bazı Kuran ayetlerinde bu durumu şu şekilde bildirmektedir:
<br>
<br><b>... De ki: "Evlerinizde olsaydınız da üzerlerine öldürülmesi yazılmış olanlar, yine devrilecekleri yerlere gidecekti. (Bunu) Allah, sinelerinizdekini denemek ve kalplerinizde olanı arındırmak için (yaptı). Allah, sinelerin özünde saklı duranı bilendir.</b> (Al-i İmran Suresi, 154)
<br>
<br><b>Ey iman edenler, inkar edenler ile yeryüzünde gezip dolaşırken veya savaşta bulundukları sırada (ölen) kardeşleri için: "Yanımızda olsalardı, ölmezlerdi, öldürülmezlerdi" diyenler gibi olmayın. Allah, bunu onların kalplerinde onulmaz bir hasret olarak kıldı. Dirilten ve öldüren Allah'tır. Allah, yaptıklarınızı görendir.</b> (Al-i İmran Suresi, 156)
<br>
<br>Şunu da unutmamak gerekir ki, dünyanın dört bir yanında zorluk ve sıkıntı içinde yaşayan Müslümanların, barışa, sevgiye, bolluğa özlem duyan insanların aydınlık ve güzel koşullara kavuşmalarını sağlamak her Müslümanın sorumluluğudur. Müslüman bir kardeşi zorluk içindeyken, imkan sahibi müminlerin, o kardeşlerini yalnız bırakması Kuran ahlakına aykırıdır. Allah bir ayette müminlerin bu konudaki sorumluluğunu şu şekilde belirtmektedir: 
<br>
<br>Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve: <b>"Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu ülkeden çıkar, bize Katından bir veli (koruyucu sahib) gönder, bize Katından bir yardım eden yolla" diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına cehd (gayret, mücadele) etmiyorsunuz?</b> (Nisa Suresi, 75)
<br>
<br>Şu an içinde bulunduğumuz dünyayı düşünecek olursak, milyonlarca Müslüman inançlarından ötürü büyük zorluk ve baskı altında yaşamaktadır. Örneğin Doğu Türkistan halkı özellikle son elli yıldır büyük baskı altında bulunmaktadır. Nüfusun çoğunluğunu Uygur Türkleri'nin oluşturduğu Doğu Türkistan'da, Çin'in hiçbir bölgesinde yaşanmayan boyutlarda zorluklarla dolu bir hayat sürülmektedir. 1965'ten sonraki katliamlarla birlikte, öldürülen Doğu Türkistanlı sayısı 35 milyon gibi akılalmaz bir rakamdır. Filistin’deki Müslümanların yıllardır maruz kaldıkları zorluklar bütün dünyanın gözü &oum! l;nünde yaşanan bir gerçektir. Filistinli mazlum kadınlar, çocuklar, yaşlılar sürekli katlediliyor, Filistin halkı 50 yılı aşkın süredir mülteci kamplarında son derece zor koşullar altında yaşamlarını devam ettirmeye çalışıyor, hemen her gün okulları, hastaneleri bombalanıyor, evleri yıkılıyor, zeytinlikleri yakılıyor. Çeşitli Msülüman ülkelerde baskıcı idareler nedeniyle Müslüman topluluklar haksız yere hapishanelere konuluyor, çeşitli işkencelere meruz kalıyor. Filipinler’de başa gelen hemen her yönetim etnik soykırım yapıyor ve Müslümanlar sürekli katlediliyor. Keşmir’de Müslümanlara uygulanan baskılar halihazırda devam ediyor. Üstelik tüm bu saydıklarımız, dünyada Müslümanların yaşadığı zulmün yalnızca küçük bir bölümü. 
<br>
<br>Allah’ın rızasını kazanmak isteyen ve Allah sevgisi kalbinde sağlam bir temele oturmuş hiçbir Müslüman bu olanlara karşı kayıtsız kalmamalıdır. Bütün bu zulmün dayanağı olan ateist-materyalist-Darwinist düşünceye karşı fikri mücadele etmek her müminin görevidir. Dolayısıyla, kendince sakin ve huzurlu bir yaşam sürmek için, ihtiyaç içinde olan masum Müslümanlara sırtını dönmesi kesinlikle bir Müslümana yakışmaz. Müslüman huzuru, ilmi mücadelenden kaçınmakta değil, Allah rızası için Allah yolunda gayret etmekte bulur. 
<br>
<br>Müslümanların bu hususta dikkat etmeleri gereken konulardan biri de, bazı imanı zayıf kimselerin olumsuz telkinlerine ve tavırlarına karşı şuur açıklığı içinde olmaktır. Bazı kimseler iman ettiklerini söyledikleri halde, kalben Allah’a inanmazlar veya kalplerinde iman yönünde bir hastalık vardır. Müminlerin arasında yaşadıkları halde gerçekte iman etmemiş olan bu kimseler, hayatlarıyla Allah’a imanlarını tasdik edecek bir tavır ortaya koymazlar. Kalplerindeki iman zaafiyeti nedeniyle Allah'ın rızasını kazanmak ve Kuran ahlakının gereklerini yerine getirme konusunda şevksizdirler. Bu durumun en önemli göstergesi de Allah yolunda mücadele için hiçbir azimlerinin olmaması, ağır davranmalarıdır. Ancak samimi müminler, bu tavırlardan etkilenmezler. Çünkü onlar Allah'ın, <b>"Öyleyse sen sabret; şüphesiz Allah'ın vaadi haktır; kesin bilgiyle inanmayanlar sakın seni telaşa kaptırıp-hafifliğe (veya gevşekliğe) sürüklemesinler."</b> (Rum Suresi, 60) ayetiyle bildirdiği gibi, çevrelerindeki bazı insanların bu şevksizliklerinin aslında kesin bilgiyle inanmıyor olmalarından kaynaklandığının farkındadırlar. Bu nedenle de şevklerini kaybetmedikleri gibi, aksine bu kişilerin din ahlakına sahip çıkmadıklarını, Kuran ahlakının yayılması için hiçbir çaba harcamadıklarını gördükçe mücadele azimleri artar. Hem onlara örnek olup Kuran ahlakını hatırlatmak hem de kendileri doğru olanı en güzel şekilde yaşamak için daha da şevklenirler.]]></description>
<pubDate>2010-07-30</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=17660</link>
</item>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[Allah'ın Dünya Hayatında İnsanlara Sunduğu En Büyük Nimet: İman]]></title>
<description><![CDATA[Her insanın hayatında hemen hemen herkesin nimet olduğunun bilincinde olduğu birçok güzellik vardır. Günlük yaşantının akışı içinde birçok kişi çoğu zaman bunların farkında gibi davranmasa bile, durup düşündüğünde ya da bu nimetlerden yoksun birini gördüğünde bunların nimet olduğunu hemen fark eder. Sağlık çoğu insanın farkında olduğu nimetlerdendir; zenginlik, rahat bir yaşam, güzel bir manzara, hoşa giden bir olay, sahip olmayı istediği aile, durup düşünüldüğünde fark edilen Allah'ın insanlara bahşettiği nimetlerdendir. Ama bütün bunların üzerinde Allah'ın inananlara verdiği en büyük nimet imandır.
<br>
<br>İman sahibi insan için dünya üzerinde başına gelebilecek her olay nimettir. Bütün dünya ve yaratılmış her şey elbirliğiyle onun hayrı için seferber olmuştur ve iman eden kişi bunun farkındadır. Samimi bir kalple, temiz bir akılla iman hem büyük bir konfor, hem büyük bir nimettir. Allah iman edenlerin, kalplerinin gerçek anlamda huzur bulacağını ve dünyada da ahirette de mutlu olacaklarını müjdelemiştir:
<br>
<br><b>Bunlar iman edenler ve kalpleri Allah'ın zikriyle mutmain olanlardır. Haberiniz olsun; kalpler yalnızca Allah'ın zikriyle mutmain olur. İman edip salih amellerde bulunanlar, ne mutlu onlara. Varılacak yerin güzel olanı (onlarındır). (Ra'd Suresi, 28-29)</b>
<br>
<br>Temiz akılla imanın anlamı; cahiliye toplumunun, dünya hayatına dalıp onu yaşamak için yaptığı telkinlerle insanın ruhunda ve aklında oluşan kirden arınmış bir akılla iman etmektir. Samimi, temiz bir imana sahip olmayan insanların büyük çoğunluğu, hayatlarını vicdanlarıyla değil "mantık" diye adlandırdıkları ve çoğu zaman kendi çıkarlarının korunmasından ibaret olan tercihlerle sürdürür. Karşılarına çıkan bir olayda takınacakları tavrı bu "mantık" ile belirlerler; aslında o durumun kendi ahiretleri için bir fırsat olarak, Allah'tan bir deneme olarak karşılarına çıkarıldığından gafil davranırlar. İşin ilginç yanı da bunu yaparken kendilerini çok uyanık ve akıllı sayar, kendi akıllarınca menfaatlerini korudukları için övünürler. Allah bu kişilerin ne kadar büyük bir kayıp içinde olduğunu şöyle haber vermektedir:
<br>
<br><b>... Onlar ise dünya hayatına sevindiler. Oysaki dünya hayatı, ahirette (ki sınırsız mutluluk yanında geçici) bir meta'dan başkası değildir. (Ra'd Suresi, 26)</b>
<br>
<br>Halbuki iman sahibi insan, cahiliye ahlakının oluşturduğu her türlü kirden arınmış bir akılla ve vicdanına uyarak yaşamanın verdiği neşe ile, karşısına çıkan her şeyde Allah'a olan sevgisini ve Allah'tan korkusunu en güzel şekilde gösterebileceği yolu seçer. Bunun karşılığı olarak da Allah'ın rızasını, rahmetini, cennetini umarak yaşar ve vicdanına uygun temiz güzel bir hayat sürdürür. Bu güzel ahlaka sahip olanların hayatını Allah Kuran'da şöyle bildirmiştir:
<br>
<br><b>Peki, sana Rabbinden indirilenin gerçekten hak olduğunu bilen kişi, o görmeyen (a'ma) gibi midir? Ancak temiz akıl sahipleri öğüt alıp-düşünebilirler. Onlar Allah'ın ahdini yerine getirirler ve verdikleri kesin sözü (misakı) bozmazlar. Ve onlar Allah'ın ulaştırılmasını emrettiği şeyi ulaştırırlar. Rablerinden içleri saygı ile titrer, kötü hesaptan korkarlar. Ve onlar-Rablerinin yüzünü (hoşnutluğunu) isteyerek sabrederler, namazı dosdoğru kılarlar, kendilerine rızık olarak verdiklerimizden gizli ve açık infak ederler ve kötülüğü iyilikle savarlar. İşte onlar, bu yurdun (dünyanın güzel) sonucu (ahiret mutluluğu) onlar içindir. (Rad Suresi, 19-22)</b>
<br>
<br>Gün içerisinde sokakta dolaşırken karşılaşacağınız herhangi bir kişiyi durdurup o an aklından geçenleri sorsanız, bir çok kişi size kaygılarını, geleceğe ya da birkaç saat sonrasına ilişkin korkularını, birkaç gün önce başına gelenlerle ilgili duydukları pişmanlıkları, sıkıntılarını anlatacaktır. Bir çoğunun ahirete yönelik herhangi bir düşünceleri yoktur. Hep "günü kurtarma" peşinde oradan oraya gidip gelirler. Burada Allah'ın çok büyük bir sırrı vardır. Bu sırrı Allah Kur'an'da: <b>"Kim de benim zikrimden yüz çevirirse, artık onun için sıkıntılı bir geçim vardır"</b> (Taha Suresi, 124)  ayetiyle bildirmektedir.
<br>
<br>İnsanlar dünya hayatının süsüne aldanarak Allah'ı ve ahireti unuttuklarında, Allah üzerlerinden mutluluğu, sevgiyi, vicdan rahatlığını, neşeyi alır. Cahiliye telkinleriyle yaşayan insanlar,  sahte eğlenceler, sahte mutluluklar, geçici heveslerle oyalanıp, sıkıntı, korku ve ızdırap dolu bir hayat yaşarlar. Ahirette yaşayacakları pişmanlık ve Allah'ı, dünyaya geliş amaçlarını unutarak bir ömür geçirmenin karşılığı olarak görecekleri azap ise çok büyüktür:
<br>
<br><b>Onların yaptıkları şeylerin kötülüğü kendileri için açığa çıktı ve alay konusu edindikleri de onları sarıp-kuşattı. Denildi ki: "Bugününüzle karşılaşmayı unuttuğunuz gibi, biz de sizi bugün unutuyoruz. Barınma yeriniz ateştir. Ve sizin için hiç bir yardımcı yoktur. (Casiye Suresi, 33-34)</b>
<br>
<br>İman sahibi bir insan ise, Allah'ı dost edinir, her yaptığında O'na yönelip O'na sığınır. Kendisini Yaratan, sahip olduğu bütün nimetleri kendisine veren ve bunların nimet olduğunun farkına vardırarak yaşatan, kendisine iman nasip eden Rabbimiz'e olan sevgisini en güzel şekilde göstermenin, O'nun rızasına uygun bir hayat sürdürmenin peşindedir. İçindeki Allah korkusu doğru yolu bulmasını ve hep Allah'ı razı edecek tercihlerde bulunmasını sağlar. Asıl yurdunun ahiret olduğunu bilerek, sahte korkulardan, dünya hayatına has sıkıntılardan arınmış tertemiz bir yaşam sürdürür. Allah'ın rızasını, rahmetini, cennetini umarak, Allah'ın kendisine verdiği nimetlerin neşesini yaşar. Allah, böylesi temiz akılla ve samimi bir kalple kendisine yönelen kuluna dünyada da ahirette de güzellikler bahşeder. İşte bu nedenle sahip olduğu iman insana bahşedilen en büyük nimettir.
<br>
<br><b>Sakınanlara: "Rabbiniz ne indirdi?" dendiğinde, "Hayır" dediler. Bu dünyada güzel davranışlarda bulunanlara güzellik vardır; ahiret yurdu ise daha hayırlıdır. Takva sahiplerinin yurdu ne güzeldir.(Nahl Suresi, 30)
<br>
<br>Rabbinizden olan bir mağfirete ve cennete (kavuşmak için) 'çaba gösterip-yarışın,' ki (o cennet) genişliği gök ile yerin genişliği gibi olup Allah'a ve Resûlü'ne iman edenler için hazırlanmıştır. İşte bu, Allah'ın fazlıdır ki, onu dilediğine verir. Allah büyük fazl sahibidir.(Hadid Suresi, 21)</b>]]></description>
<pubDate>2010-07-30</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=17666</link>
</item>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[Ağaçkakanın Kafatasındaki Mekanik Sistem Allah'ın Sonsuz Yaratma Gücünün Bir Örneğidir]]></title>
<description><![CDATA[Bir insan başını sağlam bir betona arka arkaya, saniyede 10-15 vuruşa denk gelecek şekilde, hızlı bir şekilde vurduğunda bunun nasıl bir sonucu olacağını yaklaşık olarak tahmin edebiliriz. Büyük olasılıkla beyinde ciddi bir travma, beyin kanaması, ciddi bir zedelenme oluşacak, hatta bu durum ölümle bile sonuçlanabilecektir. Zihinde canlandırıldığında son derece yanlış ve tehlikeli olan bu olay, bu işlemi yapan söz konusu varlık bir ağaçkakan olduğunda son derece normal karşılanır. Ve bunu yapan bir ağaçkakan olduğunda, konunun tüm ayrıntılarında Allah’ın sonsuz ve mükemmel aklının tecellilerini görüyoruz. Eğer Yüce Rabbimiz Allah, ağaçkakanı kafatasındaki kendisine özgü, muhteşem mekanik sistem ile yaratmış olmasaydı, aynı olay onun için de öldürücü derecede tehlikeli olabilirdi.
<br>
<br>Bilindiği gibi ağaçkakanlar, yuva yapmak ve yiyecek bulmak için, ağaç kabuklarına seri vuruşlar yaparlar. Bazıları bir saniyede 15-20 vuruş yapar. Kuşun iki vuruşu arasındaki zaman farkı, bir saniyeden çok daha azdır. Kuşun gagası her ağaca çarptığında kafası büyük bir sarsıntıya uğrar. Burada ki Allah’ın yarattığı olağanüstülük, bu şiddetli sarsıntıya rağmen beynin en ufak bir zarar görmemesidir. Peki bu nasıl mümkün olur? Böyle şiddetli ve arka arkaya devam eden bir sarsıntı serisinde nasıl olur da beyin küçük de olsa bir zarar görmez?
<br>
<br>Burada Allah’ın sınırsız, sonsuz aklı ve sonsuz şefkatiyle dolu bir yaratma sanatı ile karşılaşırız.
<br>
<br>Ağaçkakanın kiraz büyüklüğünde bir beyni vardır ve bu sarsıntılardan etkilenmemesinin sırrı boyun kaslarında gizlidir. Vurmaya başladığı anda, baş ve gagası tam bir doğru üzerine gelirler. Burada oluşacak en küçük bir sapma, kuş için hayati tehlike oluşturabilir ve beyninde yırtılma yapabilir. Ancak oluşan bu mükemmel doğruluk, kuşun zarar görmemesinin sebeplerinden birisidir. Kuşların büyük bir çoğunluğunda kafatası kemikleri birbirine yapışıktır, gaga ise çenenin hareketiyle açılır. Oysa ağaçkakanlarda durum farklıdır. Gaga ve kafatası vuruş sırasında oluşan şoku emen süngerimsi bir madde ile birbirinden ayrılmıştır. Hatta bu maddeye “şok emici” denir. Bu şekilde adlandırılması, çok kısa aralıklarla oluşan şokları emebilmesinden ileri gelir. Bu madde, her vuruşta oluşan şoku emip bir sonraki şoku karşılayacak duruma gelebilir. Üstelik bunu saniyede 15-20 vuruşun yapıldığı şartlarda başarır.
<br>
<br>Açıkça görülüyor ki bu madde modern teknolojinin geliştirdiği tüm benzerlerinden üstündür. Ağaçkakanın kafatası ve üst gagasının olağandışı bir yöntemle bağlanmış olması, her vuruşta beyninin bulunduğu bölümün gagadan uzaklaşmasını, böylece şok emici ikinci bir mekanizma oluşmasını sağlar.
<br>
<br>Buradaki tüm detaylar, iman eden bir kişinin imanının daha da derinleşmesine, pek çok kişinin de Allah’ın gücüne şahit olarak iman etmesine sebep olan yaratılış delilleridir. Ağaçkakanı var olduğu ilk günden beri bu özellikleriyle, yapısındaki bu mükemmel sistemle yaratan, sonsuz güç sahibi olan Allah’tır. Allah’ın yarattığı ilk ağaçkakan da, şu an halen yaşayan bir ağaçkakan da aynı özelliklere sahiptir. Tüm bu bilgiler, insanları Allah’ın kusursuz, çok çeşitli, ayrıntılarla dolu, mükemmel yaratma sanatını düşünmeye teşvik eder. Allah Kuran’da iman edenlerin göklerde, yerde, ikisinin arasında ve kendi nefislerinde yaratılan bu mükemmellikleri düşünmelerini bildirmiştir. Mümin bu düşünmeyle imanında derinleşir, her işinde Allah’a yönelip döner, sonsuz kudret sahibi olan Rabbimiz Allah’ın her şeyi örneksizce yarattığına, yaratmada eşi ve benzeri olmadığına bir kez daha tanık olur.
<br>
<br><b>Şüphesiz, müminler için göklerde ve yerde ayetler vardır. Sizin yaratılışınızda ve türetip yaydığı canlılarda kesin bilgiyle inanan bir kavim için ayetler vardır. (Casiye Suresi, 3-4)</b>]]></description>
<pubDate>2010-07-29</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=17639</link>
</item>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[İnananların Allah'a Bağlılığı İmtihanlar Karşısındaki Tavırlarından Anlaşılır]]></title>
<description><![CDATA[<b>Her nefis ölümü tadıcıdır. Biz sizi, şerle de, hayırla da deneyerek imtihan ediyoruz ve siz Bize döndürüleceksiniz. (Enbiya Suresi, 35)</b>
<br>
<br>Yukarıdaki ayette belirtildiği gibi, dünya, Allah’ın, kullarını kimi zaman çeşitli zorluklarla, kimi zaman da nimetlerle denediği bir imtihan yeridir. Bu imtihanları güzellikle geçenler, karşılaştığı her olayda Allah’a bağlı kalan, Allah rızkını arttırdığında da kıstığında da güzel ahlak gösteren, hastalandığında da şifa bulduğunda da O’na yönelen, her şarrta O’na şükreden ve tevekkül edenlerdir.
<br>
<br>İnsanlar bu dünya hayatında durmaksızın denenmekte, böylelikle samimi kalple iman edenlerle iman etmeyenler belli olup birbirlerinden ayırt edilmektedirler. Allah bir ayetinde bu gerçeği şöyle bildirmektedir:
<br>
<br><b>Yoksa siz, Allah, içinizden cehd edenleri belirtip-ayırt etmeden ve sabredenleri de belirtip-ayırt etmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? (Al-i İmran Suresi, 142)</b>
<br>
<br>Hiç şüphe yok ki bir kişinin imtihanlar karşısındaki tavrı onun Allah’a olan bağlılığını, Allah sevgisinde samimi olup olmadığını açıkça ortaya çıkarmaktadır. Eğer kişi Allah’ı gerçekten seviyorsa ve O’nun yarattıklarına karşı gönülden boyun eğiyorsa, O’ndan gelen herşeyi en güzel şekilde karşılayacaktır. En zorlu imtihanlar karşısında dahi güzel ahlakını koruyan, tevekkül ve sebat gösteren kişi hiç şüphesiz Allah’ı çok seviyordur ve O’na karşı içli ve derin bir saygıyla bağlıdır. Allah, inkarcılar tarafından saldırıya uğradıklarında tevekküllü davranan ve zorlu bir anda da mümin ahlakı göstererek Kendisi'ne olan sevgi ve bağlılıklarını ispatlayan Müslümanların güzel tavrını bir ayetinde şöyle belirtmektedir:
<br>
<br><b>Onlar, kendilerine insanlar: "Size karşı insanlar topla(n)dılar, artık onlardan korkun" dedikleri halde imanları artanlar ve: "Allah bize yeter, O ne güzel vekildir" diyenlerdir. (Al-i İmran Suresi, 173)</b>
<br>
<br>Öte yandan şu da bir gerçektir ki, Müslümanlar imtihanlar vesilesiyle olgunlaşmakta, takvada iyice derinleşip cennete tam hazır hale gelmektedirler. Her ne zorlukla karşılaşırlarsa karşılaşsınlar güçlü bir kişilik göstermeleri, olaylar karşısında asla ümitsizliğe düşmemeleri, her denemeyi tevekkülle karşılamaları ya da nimetler vesilesiyle şımarıp böbürlenmemeleri, her olayda Allah’a bağlı kalmaları onları cennet ehlinin ahlakına eriştirmekte, bu güzel ahlakları Allah’ın sonsuz bir ilimle mutlak kusursuzluk ve ihtişam üzere yarattığı cennete kavuşmalarına vesile olmaktadır.]]></description>
<pubDate>2010-07-29</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=17640</link>
</item>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[Cennetin Muhteşem Güzelliklerinden Bazıları]]></title>
<description><![CDATA[İnsanın ruhu güzellikten, temizlikten, düzenden, estetikten zevk alacak şekilde yaratılmıştır. Allah tüm bu güzellikleri olağanüstü bir mükemmelliğin ve ihtişamın hüküm süreceği cennette, dünyadaki amellerinden razı olduğu kullarına nasip edecektir.
<br>
<br>Bizler cennetteki mükemmelliği tefekkür etmek istediğimizde dünyanın en güzel manzaralarını, en gösterişli mekanlarını zihnimizde canlandırırız. Ama hiç şüphe yok ki, dünyanın en güzel mekanlarının dahi pek çok kusurları vardır ve dünyadaki en güzel şehir bile son derece estetik ve ihtişamlı olan cennet şehirlerinin yanında son derece sıradan kalır. Nitekim kusursuzluk ancak cennete mahsus bir özelliktir.
<br>
<br>Cennet dünyada bildiğimiz ve rahatsızlığını hissettiğimiz hiçbir eksikliğin, kusurun, acizliğin olmadığı mükemmel bir mekandır. İnsan günler geçse de uyumaya muhtaç olmayacak, temizlenmesi bakım yapması gerekmeyecek, spor yapsa çeşitli faaliyetlerde bulunsa da yorgunluk hissetmeyecek, açlık hissetmediği gibi istediği kadar sevdiği şeylerden yese de tokluk hissedip yediklerinden dolayı rahatsızlık duymayacak, kimseden tedirgin edici bir tavır ve söz işitmeyecek, kıskançlık, öfke, kin, yalan gibi hiçbir çirkinliğin olmadığı, nereye baksa bir güzellik, nereye baksa bir nimet, nereye baksa konfor ve rahatlık olduğu bir mekan olacaktır.
<br>
<br>Rabbimiz Allah’ın <b>“Her nereye baksan, bir nimet ve büyük bir mülk görürsün”</b> (İnsan Suresi, 20) ayetiyle tarif ettiği cennet, değerli taşlarla bezenmiş köşkler, saraylar ve yeşilliklerin yanı sıra, çiçeklerle donatılmış bahçeler, arklar ve ırmaklar biçiminde sularla süslenmiş son derece güzel şehirlerden oluşur. Bu gerçeği Peygamber Efendimiz (sav) bir hadis-i şerifinde şöyle ifade etmiştir:
<br>
<br><i>“Cennette altından bir direk ve üzerinde zebercedden (zümrüt cinsinden parlak, yeşil, kıymetli bir taş) şehirler vardır ki, onlar cennete yıldızlar gibi ışık verirler...” [Ramuz el-Ehadis-1, s. 125/6]</i>
<br>
<br>Ne var ki bazı insanlar cennetin sadece uçsuz bucaksız yeşil kırlardan, ağır ağır akan şelaleler ya da akarsulardan ibaret olduğunu düşünürler. Oysa cennetteki güzellikler sadece bunlardan ibaret değildir. Nitekim Kuran’da ve Peygamber Efendimizin (sav) hadis-i şeriflerinde cennetin hayallerimizin çok ötesinde sonsuz güzellikte bir yer olduğu haber verilmektedir. Bu tariflerden anlaşıldığı üzere cennet zenginliğin, teknolojinin, ihtişamın ve daha pek çok nimetin en fazlasıyla var olduğu bir yer olacaktır. Ayette bildirildiği gibi <b>“... Eni göklerle yer kadar olan..”</b> (Al-i İmran Suresi, 133) cennet, dünyadakine benzer, yeri, göğü, hatta başka hadislerde ifade edildiği gibi sokakları, çarşı, pazarları ve normal bir hayat akışı olan, ama dünyadan farklı olarak tamamıyla kusursuzluk üzere yaratılmış bir yerdir.
<br>
<br>Cennette dünyadakine benzer nimetler olacak, ancak bu nimetler dünyadakiyle kıyas bile yapılamayacak şekilde kusursuz ve mükemmel olacaktır. Örneğin cennet yiyecekleri ve içecekleri dünyadakilerden kıyaslanamayacak kadar daha lezzetli, son derece nefes kesici ve tatmin edicidir. Ayrıca burada açlık, susuzluk gibi acizlikler yoktur ve cennet ehli her istediklerinde nefislerinin hoşuna gidecek olağanüstü lezzetli yiyeceklerle ve sarhoş etmeyen son derece hoş tadı olan içkilerle rızıklandırılacaklardır. Cennet yiyecekleri ve içecekleri hiçbir zaman tükenmeyecek, sonsuza kadar büyük bir bolluk ve bereket hüküm sürecektir.
<br>
<br>Rabbimiz Allah’tan bir başka lütuf olarak cennet ehli bu yiyecek ve içecekleri hiçbir şekilde rahatsızlık duymadan, dilediği kadar yiyebilecektir. Öte yandan bir yiyeceğin pişmesini ya da bir meyvenin olgunlaşmasını beklemek, meyveleri, sebzeleri yemeden önce yıkamak zorunda olmak gibi dünyevi eksiklikler de cennette mevcut değildir. Cennette bir yiyeceği yemek isteyen insan, daha onu aklından geçirirken yiyeceği en mükemmel haliyle önünde bulacak, meyveleri tertemiz olarak dalından koparıp yiyecek, kopardığı meyvenin yerinde ise derhal yenisini görecektir.
<br>
<br>Cennet kıyafetleri de dünyadaki en güzel kıyafetlerle dahi kıyas yapılamayacak şekilde mükemmel olacaktır. Allah’ın, <b>“Onların üzerinde hafif ipek ve ağır işlenmiş atlastan yeşil elbiseler vardır...”</b> (İnsan Suresi, 21) ayetiyle haber verdiği gibi, cennet ehlinin giyecekleri çeşitli renklerde atlas ve ipek gibi en kaliteli kumaşlardan olacaktır. Peygamber Efendimiz (sav)'in cennet giysilerinin bu özelliklerine dikkat çektiği bir hadisi şöyledir:
<br>
<br>“... Onların içinde herhangi bir şeyi eksik olan kimse yok ki karşılaştığının üzerinde gördüğü süs elbiselerinden dolayı rahatsız olsun. Sözünün sonu gelmeden üzerinde daha güzel bir kıyafet bürünür...” [Tezkireti'l Kurtubi, s. 325-326/563]
<br>
<br>Yüce Allah, Kuran'da <b>"Özenle işlenmiş mücevher tahtlar üzerindedirler."</b> (Vakıa Suresi, 15) ve <b>"Adn Cennetleri (onlarındır); oraya girerler, orada altından bileziklerle ve incilerle süslenirler..."</b> (Fatır Suresi, 33) ayetleriyle cennette çeşitli mücevher ve kıymetli taşların bolluğunu haber verir.
<br>
<br>Cennet nimeti olarak inciden bahsedilen hadislerden biri şöyledir:
<br>
<br><i>“Cennetliklerin başlarında taçlar vardır. Taçtaki tek inci, meşrık (Doğu) ile mağrib (Batı) arasını aydınlatır.” [(Tirmizi), Kütüb-i Sitte-14, s. 451/6]</i>
<br>
<br>Hiç şüphesiz burada ele alınanlar cennet nimetlerinin ancak çok az bir kısmıdır. Allah Yüce Kitabımız Kuran-ı Kerim’de cennete ve cennet nimetlerine dair pek çok ayet bildirmiş, şu ayetinde de müminlere cennet için yarışmalarını emretmiştir:
<br>
<br><b>Rabbinizden olan mağfiret ve eni göklerle yer kadar olan cennete (kavuşmak için) yarışın; o, muttakiler için hazırlanmıştır.</b> (Al-i İmran Suresi, 133)]]></description>
<pubDate>2010-07-29</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=17641</link>
</item>

<item>
<category>Adnan Oktar Anlatıyor</category>
<title><![CDATA[Her An Gerçekleşmesi Mümkün Olan Ölüm, Hastalıklar, Türlü Acizlik Ve Zorluklara Rağmen İnsanlar Sahte Pırıltılı Dünyaya Aldanıyorlar.]]></title>
<description><![CDATA[<a href="http://harunyahya.net/V2/Lang/tr/Pg/WorkDetail/Number/17637" class="SidesTableText"><b>Sayın Adnan Oktar’ın 27 Temmuz 2010 Tarihli Gaziantep Olay TV ve Çay TV Röportajından</b></a>
<br>
<br><b>ADNAN OKTAR:</b> “<b>Allah, sizi yerden bir bitki (gibi) bitirdi.</b>” Sebze, meyve oluşuyor, bitkiler oluşuyor, otlar oluşuyor. Hayvanlar onları yiyor, hayvanlar et yapıyor, insanlar da onları yiyor. İnsanda sperm hücresi oluyor, annede yumurta oluyor. Nihayetinde topraktaki malzemeler sürekli insana geçiyor ve sürekli insan oluşuyor. Bu Fashion Tv’ye bakıyorum ben ara ara, geçenlerde de anlattım ya. Mesela birbirinden güzel genç kızlar var çok çok güzeller, bakımlı. Bir noktadan geliyorlar, karanlık bir noktadan veyahut dönemeçten aniden çıkıyorlar. Topraktan çıkıyor, geliyor geliyor yaşıyor, ömrünü bitiriyor; geri geri yaşlanarak gidiyor, toprağın içinde kaybolup gidiyor. İşte hayat bu sistem üzerine kurulu. Ama bakıyorum, çocuklar falan da vardı bugün, yüzlerinde bir boşluk, bomboş. Yani niye yaşadığından haberi yok. Mesela kokoş hanımlar falan var, onları da görüyorum. Kokino takımı. Hayatı kaymış. O, nedir o, suratını donduruyor ya bir şeyle, zehirli?
<br>
<br><b>SUNUCU:</b>Botoks.
<br>
<br><b>ADNAN OKTAR:</b> Adam böyle donmuş, gülemiyor da, acayip bir şekil almış böyle. Yani balmumundan yapılmış gibi. Mesela oradaki kokoş hanımlara falan da bakıyorum. Çoğu tedavi görüyor onların. Kimi kanser tedavisi görüyor, kiminde şeker hastalığı var, kiminde eklem bozuklukları var, kimi romatizma tedavisi görüyor, hep ölümden dönmüş tipler. Bir de tombul bir tip var orda, bilmiyorum neyin nesidir, sürekli gösteriyorlar böyle arada sırada falan. Kardeşim tek kelime Allah’tan bahsedin, bir kere. Elegant, very sexy, bilmem ne, falan. Bir Yaratandan bahsedin, o elbiseleri size kim yaratıyor, beyninizin içinde kim gösteriyor? Uçuyorlar, sanki olağanüstü bir şey var zannediyorlar. Taş binanın içine giriyorlar. Aşağı-yukarı, o çocuklar bir aşağı yürüyorlar bir yukarı yürüyor. Bir aşağı yürüyor bir yukarı yürüyor. Yani alçı kullanacağına et kullanıyorlar, insan kullanıyorlar. Fakat yani Yaratanı hiç düşünmüyor görünümleri var. Senin beyninin içinde o görüntüyü sana kim gösteriyor? Bir düşünsene. Beyninin içinde göstermese, istediği kadar yürüsün adam, sen ne göreceksin? Değil mi? Bir hamd etsene, sana o görüntüyü gösterene. O ona poz yapıyor, o ona poz yapıyor. Bir dahaki seneki bir programa bakıyoruz kokoşların yarısı yok. Nerede diyorsun? Toprak altında. Bir dahaki seneye bakıyorsun. İşte o kart bilmem nelerin bir kısmı yok. Hepsini tenzih ederim; iyi niyetli, aklı başında olanları tenzih ediyorum da kıl tipleri diyorum, onlar da yok. Yani hiç düşünmüyorlar. Geçen sene bu adamlar vardı, bayağı havalardaydılar, poz yapıyorlardı ama şu an toprağın altında hiç kıpırdaman duruyor bu adamlar. Orada o program devam ederken, o adam iki metre toprağın altında, nemli toprağın altında, zifiri karanlıkta, hiç kıpırdayamadan, ağzına-burnuna toprak dolmuş olarak, gözüne toprak dolmuş olarak bekliyor. Orada onlar müzik dinlemeye devam ediyor. Arkasından sıra öbürüne geliyor, orada artistlik yapana geliyor. Şimdi öbürünün yanına onu da alıp götürüyorlar, iki metre toprağın altına onu da sokuyorlar. Onun da ağzına burnuna toprak doluyor. Bu sefer öbürleri eğlenmeye devam ediyor sanki hiçbir şey yokmuş gibi. O ona poz yapıyor, o ona artistlik yapıyor. “Sıra sende şimdi” diyorlar, teker teker bak, idam mahkumu gibi, onu da alıp bunun yanına koyuyorlar. Umurlarında bile değil. Akıl almaz bir gaflet, akıl almaz sathilik, derinlikten yoksunluk var. Çok ürkütücü bu kadar akıllarının zayıf olması. Aklı güçlü olanları tenzih ediyorum. Ya insan bunu nasıl bilmez, bu harikuladeliği nasıl bilmez? Mesela o güzelim genç kızlar, çok çok güzeller, yüzlerinde hiçbir anlam yok. Et, kemik yığını gibi. Var nadiren böyle şahsiyetli. Bir nevi bir varlık gibi, herhangi bir varlık haline gelmişler. Bu çok ürkütücü. Halbuki insan kişiliğiyle, karakteri ile aklı ile derinliği ile imanıyla bununla zengin olur. Bununla kalite olur. Yoksa nedir ki? Nefes alıp veren, yiyen, içen, etten, kemikten oluşmuş bir varlık olmuş olur. Nitekim bir kısmı da onların, onları gelişmiş bir maymun türü olarak görüyor. Maymuna elbise giydirdiğini düşünüyor adam, maymun bir aşağı yürüyor bir yukarı yürüyor diye düşünüyor adam. Çocuklar orada oturuyor, kafalarına falan kağıtlar mı sarmışlar, yaldızlı bir şeyler var kafalarında sanki. Alıyor alıyor tozu suratlarına sürüyor çocukların. Ciltleri falan ne oluyor onlar öyle? O program bitiyor, hadi bakalım çıkartın onları, başka bir şey. O sprey mi nedir onlar, yapışkan bir madde. Suratına falan sıkıyor çocuğun. Kardeşim onun ciğerine dolar, bilmem ne, saçına maçına her yerine sıkıyorsun onun. Ne olur çocuk? Oradan çıkıyor, başka yere gidiyor, yine aynı şey. Bir muamele daha yapıyorlar ve “mankenlik kaç yıl gider?” diyor, “en fazla 23 yaşına kadar gider” diyor. Niye biliyor musun? Felaket çöküyor da onun için. Yazık, günah değil mi bu çocuklara? Bunları dolu dolu yetiştirsenize. Böyle kişilikli, akıllı, derin düşünen. Allah’ı, dini sevsin, değil mi? Yaratanın farkına varsın. Mesela elbiseyi sunarken Allah’ın güzelliğinden bahsetsin, Allah’ın yarattığını söylesin. Öbür türlü çok ürkütücü, kabus gibi bir şey. Teker teker hapishanede bekleyen idam mahkumları gibi. “Gel falanca” diyorlar, “şimdi seni alacağız” diyor, onu götürüp asıyorlar, koyuyorlar. Onlar ama oynamaya devam ediyor habire. İçki şişesi var ellerinde. Sanki meşrubat reklamı yapıyor. Kardeşim onun ciğerlerini yakacaksın sen, beynini yakacaksın adamın. Sen mutlu mu edeceksin sonunda adamı? Fashion Tv için demiyorum da bazı kanallarda görüyorum. Yani bir mutlu son değil ki adam koskoca bardağı dolduruyor, saf alkolü. Sek mi, tek mi bilmem ne falan, sanki marifetmiş gibi. Yakar kavurur onun içini, midesini ne yapar bir düşünün. Oradan geçiyor karaciğere. Karaciğere o saf alkol girdiğinde ne yapar? Hayır kardeşim alsınlar bir ciğer alsınlar dükkandan, 100 gram, sokun karaciğeri alkolün içine, çıkarın. Bembeyaz olur, anında öldürür.
<br>
<br><b>OKTAR BABUNA:</b> Tıpta göstermişlerdi Hocam, dediğiniz gibi, ders olarak gösterilmişti.
<br>
<br><b>ADNAN OKTAR:</b> Değil mi? Mesela ağza dokundurulduğu zaman bembeyaz olur, öldürür dokuyu. Yani ilk tabakayı komple öldürür. Bunu ciğerin içerisine doldurmanın ne alemi var? Adamların midesinin içerisine, kanına, beynine gönderiyorsun. Mahveder yani. Yani böyle bir sahte mutluluk havası veriyorlar. Sahte bir dünya sunuyorlar. Boyayla, bilmem neyle, zoraki ayakta duran tipler. O gün o program için gelmeden önce romatizma ilaçlarını alıyor, kalp ilacını alıyor, doktoruna görünüyor, bel korsesini takıyor. Onu gören çelikten zanneder onu. Kanser hapını kapıda alıyor ayrıca, devam ediyor, değil mi? Tabii. Saçı başı dökülmüş, saçına peruk takıyor belli olmasın diye. Fakat tam anlamı ile artistlik hareketler falan. Sanki hiçbir şey olmamış gibi. Bir ayakları hastanede, bir ayakları eğlence yerinde. Gerçekçi bakın, Allah’a bir tam teslim olun, Allah’ı sevin. İçiniz Allah sevgisiyle, sevinciyle dolsun, kafanız bir açılsın. Sanki Allah’ı sevince mutlu olmayacak. Kardeşim zaten mutlu değilsin, sürünüyorsun sen. Bir kere gerçek mutluluğu tadacaksın o zaman. Sürünmeden çıkacaksın sen. Mesela gazinoya gidiyor, eğlence yerine gidiyor. Orada mafya, orada bilmem ne, sapık, bilmem nerede seri katil, ne olduğu belli değil, orada nasıl mutlu olsun yani? İnsan güvendiği insanlar içinde mutlu olur. Tanıştığında bile insan, biraz tanımadan yine rahat edemiyor. Acaba neyin nesidir, kimin fesidir falan. Tam kanaati gelince biraz rahat ediyor insan. Hatta evli adamlar bile birbirini tanımıyorlar uzun süre. Çok acayip bir şey. Güven, bak Cennete girince, “Selam size” diyor “güven ve esenlikle içeri girin” diyor. Güven en büyük ferahlıktır. En büyük ferahlıklardan bir tanesidir. Mutluluk kaynağıdır. Kardeşim tamam eğlence olur. Gidersin, herkes birbirini tanıyordur, güveniyordur. Tertemiz yiyecekler gelir. Güzel bir müzik vardır. Kimse kimsenin namusuna, haysiyetine el uzatmaz, kimse kimsenin canını yakmaz, hakaret etmez, can güvenliğin tam yerindedir, kimse kimsenin onuru ile oynamaz. Ödü kopuyor bir şey olacak diye. Mesela su içerken herhangi bir şekilde mahcup olmamak için olağanüstü özen gösteriyor. Su bile başına bela oluyor yani. Adam onu kullanmasın, karşı taraf suyu şöyle içti demesinler diye onunla uğraşıyor. Yemek yerken olağanüstü dikkat ediyor. Poza giriyor ki karşı taraf bir şey demesin diye. Mesela yemeğin hepsini yiyecekse, yemiyor laf olacak diye, dedikodu çıkacak diye. Yani bir rezalettir gidiyor. Biraz önce bir sapık yemek yiyor, onun tabağını suya batırıp çıkarıyorlar usulen, adama salata koyuyor, yeniden getirip onun önüne koyuyorlar. Ne mecburiyeti var o pis adamın yemeğini, pis dokunduğu, onun da yemek durumunda olması niçin böyle bir gereksinim olsun, değil mi? Yani asla hiçbir şekilde muhatap olmayacağı bir adam. Mecburen onunla tam kontağa geçirtmiş oluyor. Onun pis ellerinin dokunduğu yerlere dokunduruyor. Onun oturduğu pis yere onu oturtmuş oluyor. Onun pis tabağından yediriyor. Yıkama öyle mi olur? Titiz bir temizlik olması lazım. Tam bir Müslüman titizliğiyle olması lazım. Kafalarımız rahat olacak, değil mi? E havuz, havuza giriyor adam, tuvaletten çıkıyor, balıklama gidiyor havuzun içine atlıyor. Adamın ne kadar kiri varsa havuzun içinde yıkanıyor. Ya derisinde bir rahatsızlık oluyor; enfeksiyon, mantar hastalığı falan oluyor, balıklama dalıyor suyun içerisine. Veyahut hepatiti var, hiç oralı bile değil. Hepatit sanki grip, nezle gibi. Kardeşim çok tehlikeli bir şey. Ilık suda bu rahatça yaşar. Adama geçireceksin. Allah’tan kork yani. Mahvedeceksin adamı. Karaciğere, kansere kadar gider bu çok tehlikeli bir şey. Umurlarında bile değil. Mantar mesela rahatça yayılıyor. Havuza gidiyor, bir geliyorlar sinüzit. Mesela çok inatçı bir hastalıktır. Soruyoruz; “bende sinüzit var,” ona soruyoruz, “sinüzit var.” Kardeşim, bak bela oradan geliyor işte. Orta kulak iltihabı, mikroplu suya giriyor, orta kulak iltihabı, enfeksiyon, mantar. Genç kızlarda falan, delikanlılarda falan. Yani tam bir rezalet. Ama sahte mutluluk oluyor. Halbuki tertemiz olması lazım Müslüman’ın. Havuza girecekse de o tip şeylerden şiddetle kaçınması lazım. ]]></description>
<pubDate>2010-07-27</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=18039</link>
</item>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[Düşünen Bir Topluluk İçin]]></title>
<description><![CDATA[Yaşadığımız dünyada insan gözünü hangi yöne çevirse güzelliklerle karşılaşır. Gördüğü şeyleri büyük beğeniyle izler. Kusursuz tasarımdaki insan vücudu, milyonlarca çeşit bitki, tonlarca ağırlıktaki bulutların yer aldığı uçsuz bucaksız gökyüzü ve daha pek çok şey ruha zevk verecek estetik bir görünümle yaratılmıştır. Gördüğü şeyler dışında diğer duyularıyla algıladığı pek çok detay da insana zevk verir; güzel bir koku, tat, ya da güzel ritimli bir müzik gibi.
<br>
<br>Dalından sarkan bir meyve, güzel kokusu ve tadıyla herkesin hoşuna gider. Yine aynı şekilde bir çiçeğin farklı tonlardan oluşan renkleri, üzerindeki desen son derece zevk vericidir. Veya güzel bir insan yüzü herkes tarafından beğeni toplar. Ya da güzel bir ev, son model bir araba dünyada talep gören metalardır. İnsan, yaşamını sürdürürken bunlar gibi daha birçok şeyi beğenip, onları elde etmek ister. Fakat bütün bu sayılanlara bir süre geçtikten sonra dönüp baktığında büyük bir şaşkınlığa düşer. Çünkü bu güzellikler anlamlarını yitirmiş, hatta artık görmek bile istemediği bir hale dönüşmüştür.
<br>
<br>Örneğin, meyve dalından kopartıldıktan kısa bir süre sonra yavaş yavaş kararmaya başlar, sonra o güzel kokusunu kaybeder. Ardından da çürür ve kötü bir koku yaymaya başlar. İnsan canlı renkleri ve hoş kokusuyla kendisini cezbeden çiçekleri alıp evine getirir ve bir vazoya koyar; ancak aradan bir gün geçmeden çiçeklerin renkleri solar, canlılığı, diriliği kaybolur. 2-3 gün sonra ise çiçekler tamamen kararmış ve çürümüştür. Dünyanın en güzel yüzüne sahip olduğunu düşündüğü insanı 60 yıl sonra görse onu tanımakta bile zorlanabilir. O güzel insan yaşlanmış, yüzü kırışıklıklar içinde kalmış, saçları bembeyaz olmuştur. Kısaca eski güzelliğinden eser kalmamıştır. Ev yıpranmış, arabanın modeli eskimiş, belirli kısımları ise çoktan paslanmaya yüz tutmuştur. Sonuç olarak dünyada insanın çevresinde gördüğü herşey kısa zamanda bir bozulma eğilimi gösterir.
<br>
<br>Bu, çoğu insana “doğal bir süreç” gibi gelir. Oysa burada çok derin bir anlam gizlidir. Etrafımızdaki herşey sürekli olarak bozulmaya, eskimeye, çürümeye doğru giderek, bize aslında çok önemli bir mesaj vermektedirler. Bu, dünyanın geçici ve aldatıcı bir hayal olduğu gerçeğidir.
<br>
<br>Hepsinden önemlisi dünyadaki tüm hayvanlar, bitkiler, insanlar yani yeryüzündeki bütün canlılar ölümlüdür. İnsanın bu büyük gerçeğin önemini kavrayamamasının bir nedeni de ölen insanların ve hayvanların yerine yenilerinin doğması, doğada her yıl yeni ürünlerin yetişmesidir. Bu gerçeği kavrayamayan insan, geçici olan şeylere gerektiğinden fazla değer verir, onlar için pek çok şeyi göze alır. İstediği şeylere “sahip olmak” tutkusu ile yaşar. Oysa herşeyin tek sahibi Allah’tır. O dilediği sürece canlılar var olur, dilediği anda da yok olur, ölürler.
<br>
<br>Allah insanların dünyanın bu aldatıcı yönüne kanmamaları, bu gerçeği düşünmeleri için Kuran’da çeşitli örnekler vermiştir:
<br>
<br><b>Dünya hayatının örneği, ancak gökten indirdiğimiz, onunla insanların ve hayvanların yediği yeryüzünün bitkisi karışmış olan bir su gibidir. Öyle ki yer, güzelliğini takınıp süslendiği ve ahalisi gerçekten ona güç yetirdiklerini sanmışlarken (işte tam bu sırada) gece veya gündüz ona emrimiz gelmiştir de, dün sanki hiçbir zenginliği yokmuş gibi, onu kökünden biçilip atılmış bir durumda kılmışız. Düşünen bir topluluk için Biz ayetleri böyle birer birer açıklarız. (Yunus Suresi, 24)</b>]]></description>
<pubDate>2010-07-25</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=17598</link>
</item>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[İman Etmeyenlerin Hayatını Kabusa Çeviren Duygu: Korku]]></title>
<description><![CDATA[<b>“Allah dedi ki: “İki ilah edinmeyin: O, ancak tek bir İlahtır. Öyleyse Benden, yalnızca Benden korkun.””</b> ( Nahl Suresi, 51 )
<br>	
<br>İman etmeyen insanlar (Allah’ı tenzih ederiz) Allah’tan başka ilahlar edindikleri ve kendi isteklerine göre bir yaşam sürerek herşeyin “kör tesadüfler” sonucu oluştuğunu düşündükleri için sürekli birşeylerden korku duyarak tedirginlik içinde yaşarlar. Dünyada olabilecek en mükemmel şartlar altında yaşasalar dahi, bu korku ve endişelerinden kurtulamaz, gerçek huzuru ve mutluluğu bulamazlar. Bu gaflet içindeki kişilerin, hayatlarını (Allah’ı tenzih ederiz) Allah’tan bağımsız görmelerinin bir sonucu olarak yaşadıkları korkulardan bazılarını şöyle sıralayabiliriz:
<br>
<br><b>İnsanlardan Korkarlar</b> 
<br>
<br>İman etmeyen insanların diğer insanlara karşı duydukları korku hayatlarının her aşamasında görülür. Kazandığı parayı kendisine işyeri sahibinin vereceğini düşünen bir insan, kendini ona bağımlı hisseder. Hata yaptığı takdirde işten atılacağını düşündüğü için her zaman tedirginlik içinde yaşar. Çevresinde bulunan insanlara da düşman gözüyle bakar. Her an kendisine bir kötülük yapılacağı, arkasından iş çevrileceği, yalan söyleneceği, kendisine zarar verebilecekleri, küçük düşürüleceği şüpheleri ile şeytan inkar edenlerin içini daraltır ve korku içinde yaşamalarını sağlar. Ama iman eden bir insan, Yüce Allah’ı kendine vekil kıldığı için insanlardan asla korkmaz. Herşeyin kaderinde hayırla yaratıldığını, Allah’ın dilemesi dışında hiç kimsenin ne zararı ne yararının dokunamayacağını bildiği için her zaman huzurlu ve mutmaindir ve yalnızca Allah’tan korkar. O yüzden de şeytanın vesveselerinin müminler üzerinde etkisi olmaz. Dolayısıyla mümin, korku, endişe, sıkılma, tedirgin olma gibi hisleri yaşamaz.
<br>
<br><b>İtibarlarını Kaybetmekten Korkarlar</b>
<br>
<br>Makam ve mevkiye çok önem veren inkar edenlerin itibarlarını kaybetme korkusu da vardır. O yüzden kendileri ile ilgili olumsuz bir haberin duyulmasından ve etrafta konuşulmasından çok tedirgin olurlar. Sözde ne kadar ünlü, itibarlı ve zengin olurlarsa olsunlar hayatlarında hiçbir şeyden zevk alamadan yaşarlar. Mutlu olacaklarını sandıkları dünya hayatı, “iman etmedikleri için” kabusa döner. Oysa iman edenler için tek üstünlük takvaya göre olur. Yani kimin Allah korkusu daha fazla ise en çok sevilen odur. Dolayısıyla makamda mevkide gözleri yoktur, sadece Allah’ın rızasını kazanmak için yaşarlar. Allah Kuran’da imanlarından dolayı müminleri mutlu yaşatacağını bildirmiştir.
<br>
<br><b>Mallarını Kaybetmekten Korkarlar</b>
<br>
<br>Ahiretin varlığına inanmayan ve hayatlarının sadece dünyayla sınırlı olduğunu düşünen inkar edenler, Allah’ın rızasını kazanmayı hedeflemedikleri için para ve mal kazanma hırsı içindedirler. Mala çok düşkün oldukları için de her an bunu kaybetme korkusuyla yaşarlar. Dolayısıyla mallarını istedikleri gibi harcayamazlar. Yığdıkça yığarlar. Sonunda biriktirdikleri bu yığınla parayı dünyada bırakır ve ölürler. Hayatları boş bir amaç uğruna hiç mutlu olamadan geçmiş olur. Böylece şeytan da, <b>“Dedi ki: ‘Rabbim, beni kışkırttığın şeye karşılık, andolsun, ben de yeryüzünde onlara, (sana başkaldırmayı ve dünya tutkularını) süsleyip-çekici göstereceğim ve onların tümünü mutlaka kışkırtıp-saptıracağım. Ancak onlardan muhlis olan kulların müstesna.”</b> (Hicr Suresi, 39-40) ayetlerindeki sözünü gerçekleştirmiş  olur. Fakat müminler ayette bildirilen “muhlis olan kullardan” oldukları için inşaAllah şeytanın oyununa gelmezler. Dolayısıyla hem dünyada mutlu yaşarlar hem de ahirette Allah’ın dilemesiyle sonsuza kadar nimet içinde ve <b>“sevinç ve mutluluk dolu bir meşguliyet”</b> (Yasin Suresi, 55) içinde olacaklardır.
<br>
<br><b>İnsanların Rızasını Kaybetmekten Korkarlar</b>
<br>
<br>İman etmeyen insanlar, Allah sevgisini bilmedikleri için birbirlerine karşı samimi sevgiden kaynaklanan merhameti de gösteremezler. Sevginin ancak Allah’ın dilemesiyle kalbe verilen bir duygu olduğunun farkında olmadıkları için, yapmacık tavırlarıyla insanların “sahte sevgisini” kazanmaya çalışırlar. Fakat bu hoşa giden bir çaba değil onları sıkıntıya sokan, kalplerine korku salan ve yorucu bir çabadır. Çünkü “sahte sevgisini” kazanmaya çalıştıkları insanlar, Allah korkusu olmayan, dolayısıyla her an bir terslik ve düşmanlık yapıp, yüz çevirebilecek ahlakta kişilerdir. Bunu içten içe bildikleri halde yine de insanların rızasını aramaları ve insanların rızasını kaybetme korkuları, şeytanın hileli düzeninin bir sonucudur. İnsanların rızasını kaybetme korkusu, onların hayatları boyunca samimiyeti hiç yaşayamamalarına neden olur. Böylece iman etmeyen insanlar, şeytana uymalarının cezasını dünyada da çekmektedirler. 
<br>
<br><b>Geleceğe Yönelik Korkulardan Arınmanın Tek Yolu Allah’a Tevekkül Etmektir</b>
<br>
<br>İman etmeyen insanların hayatlarındaki korkular ve şüpheler sadece bu sayılanlarla sınırlı değildir. Bu kişiler dünya hayatında adeta kabus gibi bir hayat yaşarlar. Allah’ın kaderde herşeyi hayırla yarattığını düşünmedikleri için sürekli vesveseli bir ruh halleri vardır. Zahiren güzel bir şeyle karşılaştıklarında bile, herşeye olumsuz bir bakış açısıyla baktıklarından, arkasında kötü bir şey olduğunu düşünür ve o anda karşılaştıkları güzelliklerden de zevk alamazlar. Olumsuz düşünmelerini engelleyecek Allah korkusuna sahip olmadıkları için bu ümitsiz ruh halinden de kurtulamazlar. Bu ruh hali onların akıllarının kapanmasına sebep oldukça, şeytanın etkisiyle artan korkularından ötürü daha da sıkıntılı bir ruh halinin içine girerler ve dünyada adeta cehennem hayatı yaşarlar.
<br>Bu durumdan kurtulmanın tek yolu ise, Allah’a tevekkül etmektir. Allah’a teslim olan müminlerin Allah’tan başka korktukları hiçbir şey olmaz. Kendilerini sonsuz güç ve akıl sahibi Yüce Rabbimiz’in kontrolüne bırakır, o yüzden de büyük bir güven içinde yaşarlar. Müminler her şeyin Allah Katında belirlenmiş bir kader dahilinde olduğunu; bu belirlenmiş an ve olayları zamanı geldikçe yaşadıklarını bilirler. Dolayısıyla yaşamlarında hiçbir şeyi değiştirmeye güçlerinin yetmediğini, Allah’ın sonsuz aklıyla herşeyi en güzel şekilde yarattığını bilir ve “tevekküllü” bir ruh halinde olurlar. Allah’ın mutlaka onları koruyacağını, müminlerle kendilerini destekleyeceğini, tek başlarına olsalar dahi Allah’ın mutlak yardım eden olduğunu sürekli düşünür ve Allah’tan razı olarak yaşarlar. Allah bir ayetinde sadece müminlerin felaha kavuşacağını şu şekilde bildirmektedir:
<br>
<br><b>“Binasının temelini, Allah korkusu ve hoşnutluğu üzerine kuran kimse mi hayırlıdır, yoksa binasının temelini göçecek bir yarın kenarına kurup onunla birlikte kendisi de Cehennem ateşi içine yuvarlanan kimse mi? Allah, zulmeden bir topluluğa hidayet vermez.”</b> (Tevbe Suresi, 109)
<br>
<br>İnsanın yaşamı boyunca karşılaştığı her olay, kazandığı veya kaybettiği herşey ancak Allah’ın yaratması ile gerçekleşir. Bu gerçeği bilmek ve bunun rahatlığını yaşamak, Allah’a iman etmenin getirdiği sayısız güzellikten sadece biridir. Allah’ın kainattaki tüm varlıklar üzerindeki hakimiyetini ve kendisi için daima en doğru, en güzel ve en hayırlı olanı yaratacağını bilen bir mümin, tevekküllü ve teslimiyetli bir tavır içinde olur. Bundan dolayı her zaman rahat ve huzurludur. İman edenlerin bu teslimiyetleri bir ayette şöyle bildirilmiştir: 
<br>
<br><b>“De ki: “Allah’ın bizim için yazdıkları dışında, bize kesinlikle hiçbir şey isabet etmez. O bizim Mevlamız’dır. Ve müminler yalnızca Allah’a tevekkül etmelidirler.””</b> (Tevbe Suresi, 51)]]></description>
<pubDate>2010-07-17</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=17479</link>
</item>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[Olayların Batini Yönünü Kavrayamayan İnsanların Yaşadıkları Gerilim]]></title>
<description><![CDATA[Olayların batıni yönü ne demektir?
<br>İman etmeyenler neden olaylar karşısında büyük bir gerilim yaşarlar?
<br>İman edenlerin huzur ve teslimiyetlerinin sırrı nedir?
<br>
<br>İman etmeyen insanlar, kendilerini (Allah’ı tenzih ederiz) Allah’tan bağımsız görürler. Olayları yönlendirenin kendileri olduğunu düşündüklerinden sürekli bunun gerilimi içinde yaşarlar. Herşeyin Allah’ın dilemesiyle kaderlerinde yaratılan değişmez bir gerçek olduğunu, herşeyde Allah’ı vekil kılarak huzurlu ve tevekküllü yaşayabileceklerini bilmemeleri, çok sıkıntılı, stresli ve zorlu bir yaşam sürmelerine neden olur. 
<br>
<br><b>İman Etmeyenlerin Yaşadıkları Gerilimlere Örnekler</b>
<br>
<br>Örneğin hayatının kendi kontrolünde olduğu yanılgısında olan bir insanı düşünelim: bu kişinin hayallerini gerçekleştirmek için bir dizi planı olur. Rahat yaşamak ister. Fakat bunun için paraya ihtiyacı vardır. Para kazanmak için iyi bir okul bitirip meslek edinmesi gerektiğini düşünür. Yıllarca çalışıp istediği parayı elde ettiğindeyse aile kurma telaşı içine girer. Kafasındaki herşey tamamlansa bile bu sefer ailesini, çevresini, malını, işini ve bunun gibi hayatına hakim birçok detayı elinde tutabilmek için gerilim yaşar. Sürekli kendi kontrolüyle hayatını yönlendirdiğini düşündüğü için kadere iman etmenin getirdiği mutmainliği yaşayamaz. Örneğin kazandığı parayla araba alır. Bu sefer arabanın kaza yapma tehlikesini böyle bir durumda oluşabilecek yaralanma tehlikesini, kaza sonrası gerekli hastane masraflarını veya ölüm durumunda cenaze işlemlerinin ayarlanmasını detay detay düşünüp gerilim içinde yaşar.
<br>
<br>Elbetteki insanın dünya hayatına ilişkin; nasıl yaşayacağı, nasıl para kazanacağı, ne tür faaliyetlerde bulunacağı gibi konularda düşünmesi, bunlara yönelik maddi manevi tedbirler alması son derece normaldir. Önemli olan insanın gerçek yaratılış amacını unutmaması ve yapacağı tüm bu işlerde mutlaka Allah’ın en razı olacağı umulan seçeneği seçip, hayatına bu şekilde yön vermesidir. Bunları hayata geçirirken de, yukarıda anlatıldığı gibi Allah’ın kainattaki ve tüm insanlar üzerindeki sonsuz gücünü ve kontrolünü unutmayarak son noktasına kadar tevekkülü yaşamasıdır.
<br>
<br>Nitekim akılcı ve samimi bakıldığında insanın kendini kontrol edebilecek bir akıl ve güçte olmadığı açıktır. Allah’ın gücüne ve aklına teslim olmayı reddedip sıkıntılı, gerilimli ve stresli bir hayatı tercih eden inkar edenler, Allah’ın ayette bildirdiği gibi “kendi nefislerine zulmederler”:
<br>
<br><b>“Onların bu dünya hayatındaki harcamaları kendi nefislerine zulmetmiş olan bir kavmin ekinine isabet eden kavurucu soğukluktaki bir rüzgara benzer ki onu (ekini) helak etmiştir. Allah, onlara zulmetmedi, fakat onlar kendi nefislerine zulmetmektedirler.”</b> (Al-i İmran Suresi, 117)
<br>
<br><b>İman Edenlerin Batıni Bakış Açıları ve Mutmain Ruh Halleri</b>
<br>
<br>İman edenler Allah’ın herşeyi hayırla ve bir ilim üzere yarattığını bilerek, olayların kaderde yaratılmış ve bitmiş olduğunun şuurunda olmanın getirdiği huzur ve teslimiyette olurlar. İşte müminleri diğer insanlardan ayıran bu bakış açısı olayları “batıni” yani “dış görünüşüyle değil, gizli hayır ve hikmetleriyle” değerlendirmelerini sağlar. Örneğin batıni bakış açısında olan bir mümin, iki kişinin karşılıklı konuşmasını izlerken onlara müstakil kişilik vermez; onları Allah’ın tecellisi olan insanlar olarak değerlendirir. İşte bu noktada önemli bir detay vardır ki derin düşünen mümin, bu insanlar konuşurken meydana gelen her konuşmayı yaratanın Allah olduğunu bilir. İki kişi konuşuyor gibi gözükse bile ağızlarından çıkan her kelime kaderlerinde Allah’ın dilemesiyle yazılmış ve konuşulmuştur. Allah herşeyi yaratanın Kendisi olduğunu bir ayetinde şöyle bildirmektedir:
<br>
<br><b>“Onları siz öldürmediniz, ama onları Allah öldürdü; attığın zaman sen atmadın, ama Allah attı. Müminleri Kendinden güzel bir imtihanla imtihan etmek için (yaptı.) Şüphesiz Allah, işitendir, bilendir.”</b> (Enfal Suresi, 17)
<br>
<br>Müslüman tek mutlak varlığın Allah olduğunu dolayısıyla Allah’ın her yerde olduğunu sürekli düşünür. Bakışlardan bakanın, seslerden duyulanın Allah’ın tecellileri olduğunu bilir. Bu “gerçeği” sürekli tefekkür ederek Allah’a derinliğini, yakınlığını, samimiyetini çok artırır. Allah’ın can vermesiyle yoktan “var” olduğunu bilen müminin hayatında Allah’ı unuttuğu bir an dahi olmaz. Yaşadığı anı değerlendirirken “Acaba Allah imtihan olarak ne yaratıyor? Nasıl tavır gösterirsem Allah’ın rızasına en uygun davranış olur?” diye düşünür. İşte bu bilinç Müslümanın Allah rızası için sürekli salih amellerde bulunmasına vesile olur. Allah bir ayetinde, salih amellerde bulunanları cennetiyle mükafatlandıracağını şu şekilde bildirmektedir:
<br>
<br><b>“(Ey Muhammed) iman edip salih amellerde bulunanları müjdele. Gerçek-ten onlar için altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. Kendilerine rızık olarak bu ürünlerden her yedirildiğinde: “Bu daha önce de rızıklandığımızdır” derler. Bu, onlara, (dünyadakine) benzer olarak sunulmuştur. Orada, onlar için tertemiz eşler vardır ve onlar orada süresiz kalacaklardır.”</b> (Bakara Suresi, 25)
<br>
<br>İnsanların büyük bir bölümü olumlu olarak değerlendirdikleri olaylarla mutlu olurken, olumsuz ya da ters gidiyor gibi görünen olaylarla birlikte de hüzne kapılırlar. Oysaki iman eden insanlar Allah’ın izniyle böyle bir sıkıntıya düşmekten titizlikle kaçınırlar. Çünkü Allah, Kuran’da her olayı salih kullarının hayrına yarattığını, onlar için hiçbir zaman hüzün ve sıkıntı olamayacağını haber vermiştir.]]></description>
<pubDate>2010-07-17</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=17480</link>
</item>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[İman Etmeyenlerin Üzerindeki En Büyük Belalardan Biri: Sevgisizlik]]></title>
<description><![CDATA[Rabbimiz’in iman etmeyenleri sevgi duyarlılığından yoksun bırakması onlar için neden büyük bir beladır?
<br>Gerçek sevgiyi elde etmek ve yaşamak için ne yapmak gerekir?
<br>Sayın Adnan Oktar, dünyanın büyük bir bölümünde yaşanan sevgisizlik sorununu nasıl tarif etmiştir?
<br>
<br>Evrendeki tüm güzellikleri yaratan, güzelliğin ve mükemmelliğin esas sahibi olan Allah’tır. İnsana zevk veren her detay, Allah’ın üstün güzelliğinin, yarattığı varlıklardaki tecellisidir. Ruhun bu güzelliklerden heyecan duymasını ve sürekli güzel olanı aramasını sağlayan ise, Rabbimiz’in insanı yaratırken onun ruhuna ilham ettiği sevgi duyarlılığıdır. Diğer insanlardaki takdir edilecek mümin özelliklerini fark etmek ve bunlara daha güzeliyle karşılık vermek gibi, insanı diğer canlılardan ayıran pek çok üstün ahlaki özellik, sevmeye ve sevilmeye olan bu duyarlılıkla şekillenir.
<br>
<br>İnsanın ruhundaki bu sevme ve sevilme eğilimi, bazı kişilerde diğerlerine göre çok daha güçlüdür. İnsanların bir kısmı, varlıklardaki sevilmeye layık özellikleri detaylı olarak teşhis edebilirler ve bu özellikler onların ruhuna derin bir zevk verir. Sevgi, şefkat ve coşku meydana getiren yönleri göremeyen ya da bunlara kayıtsız kalan kişiler ise daha donuk ve katı bir ruh hali içindedirler. Diğer bir deyişle, insandaki sevgi duyarlılığı, insanın ruh hali ve yaşadığı ahlak ile doğru orantılıdır. Dolayısıyla sevgiyi algılama ve yaşama şekli, insanın samimi olarak iman etmesine ve imanın getirdiği birer nimet olan gerçek anlamda iyi, şefkatli ve merhametli, akılcı ve güvenilir oluşuna bağlıdır.
<br>
<br>Gerçek sevgiyi yaşayabilmek, dünya üzerinde insana verilmiş en büyük ve en güzel nimetlerden biridir. Ve bu nimet, Allah’ın samimi ve derin olarak iman eden kullarına bir lütfudur. 
<br>
<br><b>Müminler Yalnızca Allah’ın Rızası için Severler</b>
<br>
<br>Kuran ahlakının yaşanmadığı toplumlarda gerçek sevgiyi bulanlardan çok, bulduğunu zannedip yanıldığını anlayanların yakınmalarına ve pişmanlıklarına rastlanır. Bu yanılma ve pişmanlıkların sebebi, insanların birçoğunun farkında olmadıkları bir gerçektir. Sevilecek varlıkları yaratan Allah’tır ve insana bu varlıkları sevme yeteneğini veren de yine ancak Rabbimiz’dir. Dolayısıyla sevgi gibi büyük ve eşsiz bir nimete layık olmak için sevginin esas sahibi olan Allah’a samimi olarak iman etmek, O’nu herşeyden çok sevmek, O’na gönülden bağlanmak ve O’nu razı edecek şekilde davranmak gerekir.
<br>Hayatları boyunca Allah’ın rızasını arayanları, iman etmeyenlerden ayıran özellik, onların Allah’ı herşeyden çok sevmeleri ve Rabbimiz’e duydukları derin sevgi ve içli korkularından dolayı güzel ahlakı yaşıyor, iyi davranışlarda bulunuyor olmalarıdır. Müminler severken de, sevdikleri tüm varlıkları Allah’ın yarattığını, onlara sevilecek özellikleri verenin Allah olduğunu, Allah dilediği için sevgiyi hissettiklerini bilerek ve yine sevgilerini asıl olarak Rabbimiz’e yönelttiklerini unutmadan severler. İman etmeyenler ise nefislerinin kötü telkinlerine aldanırlar ve sevginin esas sahibi olan (Allah’ı tenzih ederiz) Allah’ı değil, O’nun yarattığı varlıkları kendilerince O’ndan bağımsızlaştırarak sevme yanılgısına düşerler.
<br>
<br>Samimi olarak iman edenlerin sevgileri her zaman Kuran’daki sevgi kavramına uygundur. Müminler bu konuda son derece titiz davranırlar. Bu titizlik, onları kendi nefisleri için sevgi arayışında olanlardan ayırt eden temel farklardandır. 
<br>
<br><b>İman Etmeyenler Samimi Sevgiyi Neden Yaşayamazlar?</b>
<br>
<br>Daha önce de belirtildiği gibi, gerçek sevginin kaynağı, Allah’a saygı dolu bir korku ve içli bir sevgi duymaktır. Çünkü ancak Allah’tan korkan ve bundan dolayı O’nun istemediği ahlaktan titizlikle kaçınan bir insan sevilmeye layık olabilir. Allah’tan gereği gibi korkan bir insan, nefsinin oyunlarına ve kötülüklerine karşı her zaman dikkatli olur. Çünkü Kuran’da Hz. Yusuf (a.s.)‘ın sözlerinin haber verildiği ayetteki gibi insanın nefsi durmak bilmeksizin kendisini kötülüğe çağırmaktadır: 
<br>
<br><b>“(Yine de) Ben nefsimi temize çıkaramam. Çünkü gerçekten nefis, Rabbim’in kendisini esirgediği dışında- var gücüyle kötülüğü emredendir…”</b> (Yusuf Suresi, 53) 
<br>
<br>Buna karşılık, Allah korkusu olmayan ya da Allah’tan gereği gibi korkmayan, Allah’ın ölümden sonra dünyadaki davranışlarının hesabını soracağını görmezden gelen ve nefsi her ne isterse ona boyun eğen kişi ise, kötülükte sınır tanımaz. Nefsin sınırsız kötülük telkin ettiği, onu arındıran müminlerin felah bulduğu, onun telkin ettiği kötülükleri savunanların ise helak olacağı Kuran’da şöyle bildirilir: 
<br>
<br><b>“Sonra ona fücurunu (sınır tanımaz günah ve kötülüğünü) ve ondan sakınmayı ilham edene (andolsun). Onu arındırıp-temizleyen gerçekten felah bulmuştur. Ve onu (isyanla günahla bozulmalarla) örtüp-saran da elbette yıkıma uğramıştır.”</b> (Şems Suresi, 8-9-10)
<br>
<br>Durmaksızın kötülüğü emreden nefsine sınır koymayan bir insana güvenmek mümkün değildir. Böyle bir insanın, vereceği söze sadık kalması beklenemez, zira bu kişinin sözünden dönmemesi için hiçbir neden yoktur. 
<br>
<br>Sevginin gerçekliği, zor günlerde, fakirlikte ve hastalık zamanlarında ortaya çıkar. Nefsani davranan bir kişinin ise sevdiğini söylediği insana vefa göstereceğinden asla emin olunamaz. Çünkü kendi nefsini seven bir insan, fedakarlıkta bulunma konusunda tahammülsüzdür. Böyle bir insan, karşısındaki insanın doğal acizliklerini görmezden gelemez, en basit hatalarını dahi çoğu zaman tolere edemez. Hatta hata bile sayılamayacak olaylar yüzünden hiç yoktan kavga çıkarabilir. Önemli olan kendi keyfidir ve keyifsiz olduğunda sevdiğini iddia ettiği insanların dahi mutlu olmalarını istemez. 
<br>
<br>Tüm bunlara karşılık, diğer insanların güzel özelliklerini takdir edebilmeyi ve bunlara daha güzeliyle karşılık verebilmeyi ancak Allah’tan korkan bir insan başarabilir. Samimi bir Müslümanın hayatındaki her davranışın amacı, Allah’ı razı etmektir ve güzel davranışların karşılığını karşısındaki insandan değil yalnızca Allah’tan bekler. Allah’ın Kuran’da bildirdiği ahlakın özü, fedakarlığa, zorlukta vefa göstermeye, her zaman dürüst olmaya dayanır. Samimi bir Müslüman, karşısındaki insanın dünyadaki imtihanı gereği pek çok acizlikle yaratıldığını bilir ve sevdiklerini bu yönlerine şefkat duyarak sever. İnsanın güzel ahlaklı olma konusunda nefsine ve şeytana karşı mücadele verdiğini bilir ve vazgeçilen anlık hataları gönül rahatlığıyla affedebilir. Sevdiklerinin keyfi ve huzuru, kendisininkilerden önde gelir ve zaten ancak böyle mutlu ve huzurlu olabilir. Hırs yapmadan paylaşabilmeyi, herşeye rağmen affedebilmeyi ve yalnızca nefis istediği süre boyunca değil her koşulda sevmeyi başarmanın yolu, bunları yalnızca Allah için yapmaktır. Bahsettiğimiz bu özellikler olmadan gerçek sevgiyi yaşamak imkansızdır ve bundan dolayı da gerçek sevgiyi ancak tüm bunları Allah için yapanlar yani gönülden iman edenler yaşayabilir. 
<br>
<br><b>Birçok Kişi Gerçek ve Kalıcı Sevgiyi Neden Elde Edememektedir? </b>
<br>
<br>Kitaplarda, gazetelerde, televizyon programlarında, şiirlerde, şarkılarda ve dost sohbetlerinde sevgiden bu kadar çok bahsedilirken, birçok kişi gerçek ve kalıcı sevginin bir türlü elde edilememesinin nedenini hiç düşünmez. Bu kişiler zaman zaman düşünseler dahi, Kuran ahlakını tam olarak bilmedikleri ya da yaşamadıkları için, gerçek sevgiyi nasıl elde edeceklerini veya yaşayacaklarını bulamazlar. Hayatını Allah için yaşayanlarla nefisleri için yaşayanların sevgi ölçüleri karşılaştırıldığında, ikinci grubun neden sevgiden yoksun kaldığı da daha net görülecektir.
<br>
<br>Bu insanlar herşeyden önce sevecekleri kişi seçiminde ahlak güzelliği yerine fiziksel güzelliğe öncelik verirler. Oysa bir insanı fiziksel özelliklerine göre sevmek demek, onu ancak birkaç sene sevmek ve yaşlanmaya başladığında artık sevmekten vazgeçmek demektir. Müslümanlar ise kimi seveceklerine karar verirken, bu kişinin Allah’a olan sevgisinin delillerini görmek isterler. 
<br>
<br>Allah’ı seven bir insanın doğal olarak ahlakı da güzel olacaktır. Ayrıca şu da bir gerçektir ki; ahlakı güzel olmayan bir insan fiziksel olarak ne kadar mükemmel olursa olsun, o insana karşı kalpte gerçek bir sevgi ve muhabbet oluşması mümkün değildir. Allah, sevgiye duyarlılığının takva sahibi olmakla yani Allah rızasını gözetmekte titiz davranmakla bağlantılı olduğunu Hz. Yahya (a.s.)’ın ahlakını övdüğü şu ayetle bildirir: 
<br>
<br><b>“Katımızdan ona bir sevgi duyarlılığı ve temizlik (de verdik). O, çok takva sahibi biriydi.”</b> (Meryem Suresi, 13) 
<br>
<br>Biraz önce bahsettiğimiz bu farktan dolayı, ahlak güzelliği sürdükçe iman edenlerin birbirlerine duydukları sevgi de artarak devam eder. Öte yandan en derin sevgi olarak niteledikleri duyguların bile çok kısa sürdüğü, iman etmeyenlerin sık sık dile getirdiği bir durumdur. Dünyevi şartlara ve nefse bağlı bir sevgi kısa sürede bitmeye mahkumdur, çünkü nefis eninde sonunda en etkileyici güzelliklerden bile bıkacak şekilde yaratılmıştır. Allah korkusuna ve sevgisine bağlı bir sevgi anlayışı yerine, nefsani sevgiyi tercih edenlerin birbirlerini gerçek anlamda sevmediklerini anlamaları için aslında uzun bir süre geçmesi de gerekmez. Bu insanlar birbirlerinin acizliklerini gördükleri anda, karşılarındaki kişinin aslında zihinlerinde büyütüp hayran oldukları insan olmadığının farkına varırlar. Bu tür bir sevgi, daha en başından çürük temellere oturtulmuş ve biteceği baştan belli bir anlaşma gibidir. Güzellik bir kaza ya da yaşlanma sonucu kaybedildiğinde, ya da maddi bir krizle zenginliğin sağladığı rahatlık ve güven sona erdiğinde, kişilerin birbirlerine olan “sevgi” isimli anlaşmaları da bitmiştir. Bu ahlaktaki insanların aslında birbirlerinin bencil ve hırslı ahlakını sevebilmeleri imkansızdır. Dolayısıyla asıl sevdikleri ancak birbirlerine sağladıkları çıkarlar olabilir. Bu yüzden hayat boyu bağlanıp sevecekleri insanı ararken önce güzel ahlak, sadakat, güvenilirlik değil; maddiyat, eğitim durumu ve fiziksel üstünlük ararlar. Bir süre sonra da artık birbirlerinin bencil davranışlarına ve kötü ahlaklarına dayanamayan insanlar, birbirlerinin neredeyse en büyük düşmanı haline gelirler.
<br>
<br><b>Gerçek Sevgi Yalnızca Allah Rızası İçin Yaşanarak Elde Edilebilir</b>
<br>
<br>İnsan, gerçek sevgiyi Allah’ı sevmeyen ve Kuran’da anlatılan güzel ahlaka uymayan insanlardan bekledikçe, her arayışta aynı sonla karşılık görecektir. Sevilmeyi sevginin gerçek sahibi olan Allah’tan istemek yerine, aracıları ilahlaştırıp (Allah’ı tenzih ederiz) onlardan bekleyen kişiler, tüm hayatları boyunca gerçek sevgi yerine onun taklidiyle karşılaşıp hüsrana uğrarlar. Çünkü nefsi için seven bir insan, gerçek sevginin değil kıskanç ve bencil tutkularının peşinden gitmektedir. Nefsin bu özelliği, Kuran’da şöyle haber verilmiştir:
<br>
<br><b>“…Nefisler ise ‘kıskançlığa ve bencil tutkulara’ hazır (elverişli) kılınmıştır...”</b> (Nisa Suresi, 128)
<br>
<br>Gerçek ve kalıcı sevgiyi elde edebilmek, öncelikle sevgiyi kalplere ilham eden Yüce Rabbimiz’in hoşnutluğunu elde etmeye çalışmakla mümkün olabilir. Allah’ı herşeyden çok seven ve O’nun istediği güzel karakteri her yerde ödün vermeden sürdüren insanlar, birbirlerini de içli bir sevgi ve saygıyla severler. Dünya hayatında Allah sevgisini nefsani sevgiye üstün tutan samimi müminler de ahirette, Allah’ın izniyle, sonsuza kadar sevdikleriyle birlikte yaşayacakları cennet bahçelerinde olmayı umarlar:
<br>
<br><b>“(O gün) Zalimleri kazandıkları dolayısıyla korkuyla titrerlerken görürsün; o (yaptıkları) da üstlerine çöküvermiştir. İman edip salih amellerde bulunanlar ise cennet bahçelerindedirler. Rableri Katında her diledikleri onlarındır. İşte büyük fazl (nimet ve üstünlük) budur.”</b> (Şura Suresi, 22)
<br>
<br><b>Sayın Adnan Oktar Sevgisizliğin Dünyadaki En Önemli Sorunlardan Biri Olduğunu Anlatıyor</b>
<br>
<br>...En önemli konulardan bir tanesi Türkiye’de sevginin daha yoğunlaşması gerektiği. Çünkü, televizyon haberlerini izliyorum, olaylara bakıyorum, sevgisizliğin ve Darwinizm’in insanları nasıl zalim hale getirdiğini görüyorum. Din ahlakı bize merhameti, affediciliği ve akılcılığı, kindarlıktan kurtulmayı gösterir. Çünkü bakın insanlar birbirine güvenemedikleri için dünyadaki insanların yüzde 99’u neredeyse azap içinde yaşıyor. Güven olmadığı için. Hemen hemen herkes, büyük bir bölüm, yani nadir vakaların dışında, kendi ruhunda, kendi bedeninde hücre hapsi yaşıyor. Ne bir arkadaşı var, ne bir dostu var, ne güveneceği bir insan var. Mesela soruyorum, geçenlerde de konuştum. “Kaç tane arkadaşın var?” “güvendiğin insan var” diyorum, “2 tane” diyor. “Gerçekten güveniyor musun?” diyorum, “tam anlamıyla güvenmiyorum” diyor. Bu ne demektir? Hücre hapsi. Yarı deli gibi yaşıyorlar, zaten kısacık bir ömür verilmiş. Mesela 20 yaşında 25 yaşında zaten ancak kendini anlamaya başlıyor. 35, 45, iki 10 senelik ömrü var zaten. 45 yaşında bir kadın ne hale gelir? Değil mi? Malum. İnşaAllah. İki 10 sene. Göz açıp kapanıncaya kadar gider. O hayatı yaşarken, müthiş bir mücadele içerisinde oluyor. Hem insanlardan çekiniyor, hem kavgaya hazır, hem laf dokundurmaya hazır, hem tersleşmeye hazır, hem korkuyu bütün şiddetiyle yaşıyor, hem tedirgin, hem şüpheci. Ayette<b> “Şüphesiz Allah, insanlara hiçbir şeyle zulmetmez. Ancak insanlar, kendi nefislerine zulmediyorlar.”</b> (Yunus Suresi, 44) diyor Allah. Kendi kendilerine acayip zulmediyorlar. Bütün toplum, dünyanın birçok yerinde kendine zulmediyor. Bizim milletimiz genellikle kalenderdir, güzel huyludur ama  bizim milletimiz içinde de insanların birçoğu acı çekiyor. Birçoğu gergin, içleri rahat değil. Bir numaralı sorun bu iken, bir numaralı sorun başka şeylermiş gibi gösterilmeye çalışılıyor. 
<br>
<br>Dünyadaki bir numaralı esas sorun, sevgi eksikliğidir, sevgisizliktir. Bunun yüzünden insanların yüzde 90 küsuru diyeyim, yani 99 belki biraz yüksek olur ama en az yüzde 95’i Cehennem hayatı yaşıyorlar. Hep ızdırap içerisindeler. Mesela yoğun sigara içmelerinin kökeninde o oluyor. Yoğun alkol almanın kökeninde o oluyor. Uyuşturucu kullanmanın nedeni o oluyor. O psikosomatik hastalıkların, bütün hastalıkların kökeninde yine bunlar oluyor. Bakın dışarıya, çıkın bakın. Yani birbirine sevgiyle bakan, güvenle bakan insan sayısı kaç tanedir. Bu çok büyük bir anormallik, yani çok büyük bir eksiklik. Bu nasıl fark edilmez? Bunu dile getirmemek de çok acayip. Alenen görüyor, yaşanan bir gizli dram bu, bakın gizli bir dram. Bunun hemen kökünden sökülmesi lazım, bir insanın yüzlerce arkadaşı, dostu olması lazım, güvendiği insan olması lazım, binlerce olması lazım, sırdaşları olması lazım, açık açık konuşması lazım. (Sayın Adnan Oktar’ın 7 Nisan 2010 tarihinde Samsun Aks ve TV Kayseri’de canlı olarak yayınlanan röportajından)]]></description>
<pubDate>2010-07-17</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=17482</link>
</item>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[Peygamberlerin Sahip Olduğu Yüksek İmanda Korkma, Telaşa Kapılma, Üzülme, Küsme, Öfkelenme Gibi Zaafiyetler Yoktur]]></title>
<description><![CDATA[<b>Mümin olanlar, ancak o kimselerdir ki, onlar, Allah'a ve Resûlü’ne iman ettiler, sonra hiçbir kuşkuya kapılmadan Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla mücadele ettiler. İşte onlar, sadık (doğru) olanların ta kendileridir. (Hucurat Suresi, 15)</b>
<br>
<br>Ayette bildirildiği gibi, <b>“hiçbir kuşkuya kapılmadan iman etmek”</b>, gerçek imanın temel esaslarından biridir. Nitekim Müslüman Allah’ın varlığına kesin olarak inanıyorsa, imanında hiçbir şekilde tereddüte düşmez, Allah’ın her an kendisini gördüğü ve işittiği gerçeğinin bilincinde davranır, hayatı boyunca Allah’ın emir ve tavsiyelerine uyar, O’nun emrettiği güzel ahlakı kayıtsız şartsız uygular. Öte yandan ahiretin varlığından öyle emindir ki, her an ölümle karşılaşacakmış ve hesaba çekilecekmiş gibi yaşar. İşte bu iman, Allah’ın Kuran’da bütün Müslümanlara emrettiği iman şeklidir.
<br>
<br>Ayette gördüğümüz gibi, Allah, Kendisi'ne ve Peygambere iman eden ve ardından hiçbir kuşkuya kapılmadan Kendi yolunda — dinsizliğe, ateist düşüncelere karşı fikri anlamda — mücadele verenlerin yüksek iman gücünü övmektedir. Ne var ki iman ettiğini söyleyen her insan, burada bahsedilen iman derinliğine sahip olmayabilir. Allah Kuran’ın pek çok ayetinde zayıf imanlı kişilerden de bahsetmekte, bu kişileri gereği gibi iman etmedikleri için şöyle uyarmaktadır:
<br>
<br><b>İnsanlardan kimi, Allah'a bir ucundan ibadet eder, eğer kendisine bir hayır dokunursa, bununla tatmin bulur ve eğer kendisine bir fitne isabet edecek olursa yüzü üstü dönüverir. O, dünyayı kaybetmiştir, ahireti de. İşte bu, apaçık bir kayıptır. (Hac Suresi, 11)</b>
<br>
<br>Hiç şüphe yok ki gerçek anlamda iman eden bir insan Allah’a bütün benliğiyle teslim olur ve Allah'ın razı olduğu ahlaktan hayatının hiçbir anında zerre kadar dahi olsa ödün vermez. Uykusuz da olsa, ihtiyaç içinde de bulunsa, fiziki bir yorgunluk hali de olsa Allah'ın razı olmasını ummduğu en nesih, en derin, en güzel ahlakı gösterir. Her şart altında en güzel sözlü, en mülayim, en dirayetli, en cesur, en sabırlı tavır içinde olur. Tarih boyunca yaşamış olan tüm peygamberlerin sahip olduğu bu iman derinliğine Allah’ı çok seven, Allah'a olan sevgisinden derin haz duyan, O’ndan gereği gibi korkan ve yalnızca O’na yönelip dönen her Müslüman ulaşabilir. Önemli olan Allah’a yakınlıkta daimi bir kararlılık ve çaba göstermesi, Allah’tan başka hiçbir gücün olmadığını hiç unutmaması, hayatının her anında yalnızca O’nu dost ve vekil edinmesidir. Gerçek imanın bütün bu gerekliliklerini canı gönülden aşkla yerine getiren bir mümin dünya hayatını adeta cennetten gelmiş bir insan gibi yaşar. Küsme, öfkelenme, telaşa kapılma, panik olma, korkma, üzülme gibi Kuran ahlakından uzak tavırları asla üzerinde barındırmaz. Böylelikle peygamberlerin, velilerin iman derinliğine benzer, Allah’ın razı olduğu kulları arasına girmeyi kuvvetli bir şekilde umabilecek bir iman olgunluğuna erişmiş olur.
<br>
<br>Hiçbir kuşkuya kapılmadan, derin bir aşk ve keskin bir kararlılıkla elde edilen yüksek iman derinliğini anlamak için Allah’ın Kuran’da bizlere örnek verdiği peygamberlerin hayatlarını inceleyebiliriz. Örneğin Hz. İsa (as) gerçek imana sahip olan bir insanın davranış biçimini yaşamının tüm safhalarında sergilemiştir. Başına gelen zorluklar karşısında her zaman Allah’a bağlı kalmış, her şeyde hayır görmüş, asla telaşa kapılmamış, akılcı ve olgun tavrını hep korumuştur. Havarilerinden bazılarının zayıf olan imanı karşısında onları o şekilde yaratanın Allah olduğunu bilerek olgunlukla davranmış, onları şefkatle doğru yola çağırmış, imanlarının güçlenmesi için Allah’a yönelip dönmüştür:
<br>
<br><b>Havariler: "Ey Meryem oğlu İsa, Rabbin bize gökten bir sofra indirebilir mi?" demişlerdi. O da: "Eğer inanmışlarsanız Allah'tan korkup-sakının" demişti. (Bu sefer Havariler:) "Ondan yemek istiyoruz, kalplerimiz tatmin olsun, senin de gerçekten bize doğru söylediğini bilelim ve buna şahidlerden olalım" demişlerdi. Meryem oğlu İsa: "Allah'ım, Rabbimiz, bize gökten bir sofra indir, öncemiz ve sonramız için bir bayram ve Sen'den de bir belge olsun. Bizi rızıklandır, Sen rızık vericilerin en hayırlısısın" demişti. (Maide Suresi, 112-114)</b>
<br>
<br>Allah kendisini sorguladığında ise çok güzel bir karşılıkla Allah’a yönelmiş, O’nu övüp tesbih etmiş, saygı ve teslimiyet dolu sözleriyle O’na olan derin sevgisini ve bağlılığını göstermiştir. Aşağıdaki ayetler incelendiğinde Hz. İsa (as)’ın üslubundaki candanlık, samimiyet, Allah’a duyduğu derin saygı ve güçlü Allah sevgisi derhal fark edilir. İşte bu samimiyet ve derinlik Allah’a olan derin sevginin, güçlü Allah korkusunun, yüksek iman derecesinin açık bir göstergesidir:
<br>
<br><b>Allah: "Ey Meryem oğlu İsa, insanlara, beni ve anneni Allah'ı bırakarak iki ilah edinin, diye sen mi söyledin?" dediğinde: "Seni tenzih ederim, hakkım olmayan bir sözü söylemek bana yakışmaz. Eğer bunu söyledimse mutlaka sen onu bilmişsindir. Sen bende olanı bilirsin, ama ben Sen'de olanı bilmem. Gerçekten, görünmeyenleri (gaybleri) bilen Sen'sin Sen. Ben onlara bana emrettiklerinin dışında hiçbir şeyi söylemedim. (O da şuydu:) 'Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin.' Onların içinde kaldığım sürece, ben onların üzerinde bir şahidim. Benim (dünya) hayatıma son verdiğinde, üzerlerindeki gözetleyici Sen'din. Sen herşeyin üzerine şahid olansın. Eğer onları azablandırırsan, şüphesiz onlar Senin kullarındır, eğer onları bağışlarsan, şüphesiz aziz olan, hakim olan Sen'sin Sen." (Maide Suresi, 116-118)</b>
<br>
<br>Peygamberleri kendisine örnek alan bir mümin de karşılaştığı olaylarda her zaman Allah’a yönelip döner, Allah’ın beğenmeyeceği bir tepki vermekten şiddetle kaçınır, korkma, kızma, öfkelenme, sinirlenme, küsme, panik olma gibi basit davranışları kendisine asla yakıştırmaz ve her zaman yüksek imanlı bir mümine yakışır şekilde asil ve olgun davranarak Allah’a ve Kuran’a bağlı kalır.]]></description>
<pubDate>2010-07-17</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=17485</link>
</item>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[National Geographic Dergisi Ardi Yenilgisinden Neden Bu Kadar Rahatsız?]]></title>
<description><![CDATA[Natinoal Geographic Türkiye dergisi, Temmuz 2010 sayısını, Darwinistlerin büyük hüsranlarından biri olan Ardi’ye ayırdı. Ardi’nin büyük bir sahtekarlık olduğu şu an tüm dünya tarafından bilinmesine rağmen National Geographic tarafından evrim adına gösterilen bu çaba, elbette söz konusu sahtekarlıkla ilgili çeşitli noktaların tekrar gündeme gelmesine sebep oldu:
<br><ul><li> Muhtemelen National Geographic dergisi de, evrimin şiddetli çöküşünden dolayı Darwinistlerin yaşadıkları büyük buhranı yaşamaktadır. Dergide evrimci çaresizliğin bir göstergesi olarak klasik bir Darwinist yöntem izlenmiş ve geçersizliği ispat edilmiş olan sahte fosiller tekrar gündeme getirilmeye çalışılmıştır.
<br>
<br><li> Artık tüm dünya, Darwinistlerin tek bir proteini dahi açıklayamadıklarının yani teorinin baştan çökmüş olduğunun farkındadır. National Geographic dergisi de, bu gerçeğin deşifre edilmiş olmasının şokunu yaşamaktadır.
<br>
<br><li> İkinci en büyük şok, 300 milyondan fazla fosilin evrim teorisini tamamen yenilgiye uğratmış olmasıdır. National Geographic dergisi, ağır yenilgilerine rağmen kendilerince delil olduğunu düşündükleri tek bir fosili evrim adına spekülasyonlarla ayakta tutarak muhtemelen bu yenilgiyi gizlemeye çalışmaktadır.
<br>
<br><li> Dergi yazarları, derginin itibarını kaybetmeme kaygısı içinde gibi görünmektedirler. Yıllardır yaptıkları Darwinist propagandadan geri adım atmamaya çalışır görünümdedirler. İşte bu sebeple Darwinizm’i çürüten gerçeklerden “etkilenmedik” izlenimi vermeye çalışmaktadırlar. Oysa bir sahtekarlığı aldatmacalarla ve masallarla ayakta tutmaya çalışmak değil, geç de olsa hakkı savunmak asıl erdemdir.
<br>
<br><li> Darwinistler şu ana kadar ısrarla sürdürdükleri hatadan döndüklerinde ve canlıları Allah'ın yarattığı gerçeğini görüp, evrim gibi bir sürecin gerçekleşmediğini, böyle bir şeyin mümkün olmadığını kabul ettiklerinde büyük bir rahatlama , ilmi açıdan önemli bir atılım yaşayacaklardır.
<br>
<br><li> National Geographic dergisinin yaptığı, çok iyi bilinen bir Darwinist taktiktir. Evrimin çöküşünün ızdırabı Darwinistler arasında yaygınlaştıkça, sahte fosiller, mutlaka yeni baştan gündeme getirilir veya yeni bir sahte fosil üretilir. National Geographic dergisi de aynı hataya düşmüş gibi görünmektedir.</ul>
<br>National Geographic dergisi yazarları, dergi kapağına bir maymun kafatası koyup buna “4 Milyon Yaşındaki Kadın” başlığı atacaklarına, bu yöntemlerin artık geçerliliğinin kalmadığına dikkat vermelidirler. Daha dikkatli baktıklarında, artık insanları evrim safsatasına inandıramadıklarını çok iyi göreceklerdir. 
<br>
<br><b>Ardi Sahtekarlığı ile İlgili Hatırlanması Gerekenler  </b>
<br>
<br>Darwinist propagandalarla gündeme getirilmeye çalışılan Ardi sahtekarlığı ile ilgili daha önce tüm kanıtları ile açıkladığımız bazı önemli noktaları yeniden hatırlatmakta yarar vardır:
<br><ul><li> Ardi fosili el ve ayak kemikleri, kaval kemiği, kafatası parçaları ve bir yıl önce aynı katmanlarda bulunmuş olan dişlerden oluşmaktadır. Dişler, Darwinistler tarafından Ardi’ye ait olarak kabul edilmiş, zaten baştan bu kabulle hareket edilmiştir.
<br>
<br><li> Söz konusu kemiklerin tümü, canlının bir maymun türü olduğunu açıkça gösterir özelliktedirler. Canlının ayak kemikleri ile ilgili yapılan spekülasyonların tamamen sahte olduğu ise daha önce birçok makalemizde oldukça kapsamlı ve bilimsel olarak açıklanmıştır.
<br>
<br><li> Darwinistlerin Ardi sahtekarlığında kullandıkları asıl spekülasyon malzemesi ise leğen kemiğine ait parçalar olmuştur. Darwinistler, leğen kemiğine ait parçaları bir araya getirip bu maymunun “dik durduğu” ve dolayısıyla bir ara form olduğu aldatmacasını yaymışlardır.
<br>
<br><li> Oysa, Ardi fosiline ait olduğu iddia edilen leğen kemiğine ait parçalar ilk bulunduklarında adeta kil şeklindedir, dokunulduğu anda dağılan küçük parçalardan oluşmaktadır. Toplanıp bir araya getirilmeleri ve getirilseler bile gerçek leğen kemiği görünümünün anlaşılabilmesi imkansızdır.
<br>
<br><li> Darwinistler söz konusu parçaları tam 15 yıllık bir çalışmanın ardından tamamen kendi istedikleri şekilde bir araya getirmişlerdir. Bir başka deyişle leğen kemiği, Darwinist spekülasyonlara en uygun olacak gibi şekillendirilmiştir.
<br>
<br><li> Leğen kemiğine istedikleri şekli vermiş, bu yapının insana benzer olduğunu iddia etmiş ve Darwinist sanatçıların hayal gücü ile insandan dahi dik duran garip bir maymun ortaya çıkarmışlardır.
<br>
<br><li> Darwinistler bununla da yetinmemiş, Ardi ve ailesinin bir geyiği parçalarken sosyal hayatta resimlerini dahi çizmişlerdir. Şaşırtıcı şekilde dik duran bu maymun ailesi çizimi ile Ardi sahtekarlığını yaymaya çalışmışlardır.
<br>
<br><li> Oysa Ardi, soyu tükenmiş bir Bonobo Maymunundan başka bir şey değildir. Tıpkı tüm diğer maymunlar gibi onun da dik yürüdüğüne dair tüm iddialar yalandır.
<br>
<br><li> Kısacası Ardi, çok büyük bir darwinist aldatmacadır.</ul>
<br>National Geographic gibi Darwinist dergilerin sıkıntısı işte bu gerçeklerin deşifre edilmiş olmasından kaynaklanmaktadır. Darwinist yenilginin acısı evrimciler için büyük olmuştur.
<br>
<br>Darwinistler bu tip yayınlar yaptıklarında şunu mutlaka akılda tutmalıdırlar: Böyle spekülasyonlara her zaman gerekli cevap tekrar tekrar verilecektir. Verilen her cevap, Allah’ın izniyle daha fazla kişinin evrim safsatasını fark etmesine vesile olacaktır. Bu sebeple Darwinistler, sahte fosilleri gündem yapmanın kendi karlarına olacağını düşünmemelidirler. Darwinist yenilgi daha da geniş çaplı olarak yayılacak, daha fazla kişi tarafından anlaşılacak ve dünyada Darwinizm safsatası artık hiçbir şekilde yer almayacaktır. Allah’ın izniyle her şey Rabbimiz’in üstün planına göre gerçekleşir. Rabbimiz, vaadi gereği batıl olan tüm inançları ortadan kaldıracak ve hak olanı sağlamlaştırıp pekiştirecektir. Allah bir ayetinde şöyle buyurur:
<br>
<br><b>...Allah, batılı yok edip-ortadan kaldırır ve Kendi kelimeleriyle hakkı hak olarak pekiştirir (gerçekleştirir). Çünkü O, sinelerin özünde olanı bilendir. </b>(Şura Suresi, 24)
<br>
<br>
<br><b>Ardi ile ilgili daha önce yayınlanmış olan yazılarımızı aşağıdaki linklerden bulabilirsiniz:</b>
<br>
<br><a href=" http://www.harunyahya.net/V2/Lang/tr/Pg/WorkDetail/Number/14219" class="SidesTableText" > Darwinistler, Atış Serbest!</a>
<br>
<br><a href=" http://www.harunyahya.net/V2/Lang/tr/Pg/WorkDetail/Number/14738" class="SidesTableText" > Çaresiz Darwinistlerin Ara Fosil Sahtekarlıklarına Son Örnek: 15 Yıllık Ardi Fosili</a>
<br>
<br><a href=" http://www.harunyahya.net/V2/Lang/tr/Pg/WorkDetail/Number/14982" class="SidesTableText" > Darwinistler: “Tekrar Özür Diliyoruz, Ardi Konusunda Da Yanılmışız”</a>]]></description>
<pubDate>2010-07-17</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=17504</link>
</item>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[İmam Rabbani’den Günümüze Hikmetli Mesajlar: ALLAH’A OLAN YAKINLIĞIN VE BAĞLILIĞIN ÖNEMİ]]></title>
<description><![CDATA[İmam Rabbani insanın Allah’a olan yakınlığını ve her olayda Allah’a dönüp yönelmek gerektiğini bir mektubunda şöyle aktarmıştır: 
<br>
<br>“Bu mektûb, hâce Kâsım’a yazılmışdır. Bütün varlığımızla Allah-ü Teâlâ’ya dönmek lazım olduğu ve bu nimete kavuşmak için,  Ebû Bekr-i Sıddîk (r.a.)’ın yoluna sarılmak  îcâb ettiği bildirilmektedir. Sevenlerimize ve iyi gözle bakanlarımıza nasîhatimiz şudur: Bütün varlığımızla Allah-ü Teâlâ’nın mukaddes Zâtına dönmeliyiz! Ondan başka her şeyden yüz çevirmeliyiz!”  (İmam Rabbani, Mektubat 96. Mektup)
<br>
<br>Rabbimiz, <b>“‘Gönülden katıksız bağlılar’ olarak, O’na yönelin ve O’ndan korkup-sakının, dosdoğru namazı kılın ve müşriklerden olmayın.”</b> (Rum Suresi, 31) ayetiyle inananlara gerçek imanın nasıl olması gerektiğini bildirmiştir. Yine <b>“… Bana ‘gönülden-katıksız olarak yönelenin’ yoluna tabi ol. Sonra dönüşünüz yalnızca Banadır, böylece Ben de size yaptıklarınızı haber vereceğim.”</b> (Lokman Suresi, 15) ayetiyle de Allah doğru yolun, bu ahlakı yaşayan insanların yolu olduğunu haber vermiştir. 
<br>
<br>Allah’a gönülden bağlanmak, her ne şart altında olursa olsun, Rabbimiz’e olan iman, bağlılık ve sadakatten vazgeçemeyecek kadar çok sevmek ve O’na karşı haşyet dolu bir korku duymaktır. Allah’a, O’nun razı olmayacağı bir tavır göstermekten içi titreyerek korkacak ve şiddetle kaçınacak kadar büyük bir saygı ile inanmaktır. Allah’a bu şekilde gönülden bağlanan insan, ihlası da kazanmış olur. Allah’a karşı böyle güçlü bir inanç ve bağlılığı olan kişi, hem ibadetlerinde hem de Allah’ın rızasını gözeterek yaptığı diğer tüm işlerinde ihlas ve samimiyetle hareket eder. Bu samimiyetleri dolayısıyla Kuran’da müminlerin <b> ''Rablerine kalpleri tatmin bulmuş olarak bağlanan kimseler” </b>(Hud Suresi, 23) oldukları bildirilmiş ve bu ahlaklarından dolayı müminler cennetle müjdelenmişlerdir.
<br>
<br>Müminler, hangi şartlar altında olurlarsa olsunlar, yaşadıkları bu derin iman dolayısıyla Kuran ahlakını yaşama konusunda hiçbir şekilde taviz vermezler. Çünkü içlerinde Rabbimiz’e karşı duydukları saygı dolu korku ve derin bağlılık, Allah’ın beğenmeyeceği bir tavır gösterilmesini kesin olarak engeller. Aynı şekilde Allah’ın razı olacağını bildirdiği ahlakı eksiksiz olarak yaşama konusunda da büyük bir şevk ve azim ile hareket etmelerini sağlar. Allah’ın rızasını kazanabilmek için sürekli olarak hayırlarda yarışırlar. Rabbimiz’in rızasına, rahmetine ve cennetine kavuşmak için –güçlerinin ve imkanlarının elverdiği ölçüde- sürekli bir çaba içindedirler.]]></description>
<pubDate>2010-07-16</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=17472</link>
</item>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[Bugününüze Yeniden Bir Niyet Ederek; "Her Anınızı Salih Amelle Geçirme Kararı Alarak "BAŞLAYIN]]></title>
<description><![CDATA[Bir Müslümanın her anını salih amelle geçirmeye her gün yeniden niyet etmesi neden önemlidir?
<br>
<br><b>Her gün bu niyeti tazelemek, insana nasıl bir ahlak kazandırır? </b>
<br>
<br>Mümin iman ettiği anda, zaten hayatının her anını Allah’ın rızasını kazanma çabasıyla geçirmeye karar vermiştir. Ve o andan itibaren de, maddi manevi her yönde imani bir şevk ve gayret içindedir. Ama müminin önemli bir özelliği de, imanını hiçbir zaman için yeterli görmemesidir. Çünkü insanın, hayatının son anına dek, her geçen an, imanını daha da derinleştirme imkanı vardır. Bu yüzden her gün, her saat, her an, bir kez daha niyet etmeli, imanını tazelemeli, her saniyesini Allah’ın en razı olacağı umulan davranışlarda bulunarak geçirme kararı almalıdır.
<br>
<br>İşte bugün, bu saat, bu yazıyı okuduğumuzda, bizler de aynı şekilde bir kez daha niyetimizi tazeleyebiliriz. Şu andan itibaren, çok daha şuurlu, çok daha dikkatli ve çok daha samimi bir şekilde, vaktimizi, imkanlarımızı, maddi ve manevi gücümüzü olabilecek en hayırlı şekilde geçirmeye niyet edebiliriz. Karşımıza çıkan her ibadet fırsatını, çok daha büyük bir şevkle, çok daha iyi bir şekilde değerlendirebiliriz. Her imkanda öne atılabilir, Allah’ın rızasını kazanmak için her fırsatı kollayıp, hayırlarda yarışabiliriz. “Nasıl olsa çok güzel ve hayırlı faaliyetler yaptım, bugünlük bu kadar yeterli olmuştur” ya da “çevremdeki diğer insanlara göre, ben kat kat daha fazla çaba harcıyorum, birçok kişiye göre çok daha iyiyim” demeden; “ben zaten her günümü olabilecek en faydalı, en hikmetli şekilde geçiriyorum” diye düşünmeden, yeni bir atılım daha yapabiliriz.
<br>
<br><b>Her Gün Allah’ın Rızasına Uymaya Bir Kez Daha Niyet Etmek İnsana Nasıl Bir Ahlak Kazandırır?</b>
<br>
<br>Burada bahsedilen alışılagelenden çok farklı, apayrı bir ruh halidir. Yoksa iman etmiş bir Müslüman elbette ki yaşadığı her anını, Kuran ahlakına en uygun davranışlarda bulunarak geçirir. Ama bu konuda daha derin ve şuurlu bir karar alan kimsenin hali çok farklıdır. Çevresindeki insanlar, bu kişinin daha farklı bir karar aldığını, birkaç on dakika onun yanında bulunduklarında bile hemen anlarlar. Çünkü;
<br>
<br>Böyle niyet etmiş bir kişinin vicdan duyarlılığı çok yüksektir. 
<br>Çevresinde olup biten tüm olaylara karşı herkesten çok daha fazla ilgilidir. 
<br>Zor, zahmetli ve yorucu işlere karşı herkesten çok daha ataktır. 
<br>O anda o ortamda bulunan herkesten çok daha güzel sözlüdür. 
<br>Herkesten çok daha fazla gönül alıcı, herkesten çok daha fazla nezaketli, herkesten daha fazla sevgi ve şefkat doludur. 
<br>Herkesten daha fazla yapıcı ve olumludur. 
<br>İnsanların ihtiyaçlarını, daha onlar söylemeden fark edip giderir. 
<br>Her olayda yatıştırıcı, huzur ve güven veren bir üslup kullanır. 
<br>Üzerinde, herkesin görür görmez anlayabildiği, daha farklı bir pozitif elektrik vardır.
<br>
<br>İşte tüm bunlar, “bir kez daha niyet etmiş olmanın” kişiye kazandırdığı olumlu etkilerdir. Bu ahlakı alan müminin hedefi, “Allah‘ın en sevdiği kullarından” olabilmektir. Bu nedenle bu ahlakını kişiliğine yerleştirdikten sonra, yine bir kez daha, “daha samimi olmaya, daha duyarlı olmaya, daha vicdanlı olmaya, Allah’ın rızasının en çoğuna uymada daha kararlı olmaya niyet eder”. Ve ahlakını bir kez daha derinleştirir. Ve bu, bu şekilde hayatının sonuna kadar devam eder. Gösterdiği çabayı, yaptığı hayırları hiçbir zaman yeterli bulmaz. Dolayısıyla imanı, ahlakı, kişiliği, tavırları sürekli olarak gelişir ve mükemmelleşir.
<br>
<br>Allah Kuran’da bu ahlakı gösteren müminlerin karakterini şöyle haber vermiştir:
<br>
<br><b>“İşte onlar, hayırlarda yarışmaktadırlar ve onlar bundan dolayı öne geçmektedirler.”</b> (Müminun Suresi, 61)
<br>
<br><b>“Şüphesiz iman edip salih amellerde bulunanlar ise; Biz gerçekten en güzel davranışta bulunanın ecrini kayba uğratmayız.”</b> (Kehf Suresi, 30)
<br>
<br><b>Sayın Adnan Oktar Anlatıyor: Dünyanın En Büyük Nimeti Olan Derin İman Nasıl Elde Edilir?</b>
<br>
<br>“En büyük nimet derin bir imandır. Yani derin imana, gerçek imana kavuşmuş adam, (Allah’ın tecellisi olan bir insan olarak) dünyadaki en büyük güçtür. Amerika, Rusya, Fransa, hepsinin üzerinde çok büyük bir güçtür ve kimse yenemez onu. Gerçekten iman etmiş bir insanı hiç kimse yenemez. Ayet var, şeytandan Allah’a sığınırım.<b> “Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer (gerçekten) iman etmiş seniz en üstün olan sizlersiniz.”</b> (Al-i İmran Suresi, 139) diyor Allah. İnşaAllah. Allah ismi daima galiptir. Hizbu’l Galibun inşaAllah. Allah Hizbu’l Galip inşaAllah. Derin iman. Derin iman için Allah’ın delisi olacaksın, deli aşık olacaksın, dünyadan geçeceksin. Bütün eski alışkanlıkları bir kere bırakmak lazım. Çocuktan, geçmişten gelen bütün olumsuz bilgilerin beyinden temizlenmesi gerekiyor. Çocuklukta korkaklık öğretilir, kalleşlik öğretilir insanlara, vefasızlık öğretilir, şüphecilik öğretilir, duygusallık öğretilir, dünya hırsı, çıkarcılık öğretilir değil mi? Bunların hepsinin bir kenara atılması gerekiyor. Böyle saf, arı bir ruh ile Allah’a tam teslim olunması gerekiyor ve Allah’ın imtihan sırrını iyi anlamak gerekiyor. Bakın bütün kilit nokta oradadır. Allah’ın imtihan sırrındadır. İmtihan sırrı nedir biliyor musun? Çilenin ve acının arkasındaki hikmeti görebilmek. Bunu görenler ile göremeyenlerin mücadelesi var dünyada işte. Allah bu sırrın arkasına saklamıştır büyüklüğü, derinliği.” (Sayın Adnan Oktar’ın 2 Nisan 2010 tarihinde Kocaeli TV’de yayınlanan canlı röportajından)
<br>
<br><b>Derin Bir İmana Kavuşmak için Çaba Göstermek Çok Önemli Bir İbadettir</b>
<br>
<br>Derin bir imana kavuşmak için gösterilen kıymetli çaba, Müslümanın bütün hayatını kapsar. Müslüman gözünü açtığı andan itibaren Allah’a yaklaşma isteğini ve çabasını göstermeye başlar. 
<br>
<br>Uyanır uyanmaz Allah’a kendisine can verdiği için ve yeniden uyanmayı nasip ettiği için şükreder. 
<br>
<br>Gün içinde hem kendisi hem diğer Müslüman kardeşleri için Allah’a çok kapsamlı dua eder.
<br>
<br>Allah’ın emrettiği güzel ahlakın yeryüzünde yaygınlaşması için cesur bir kararlılıkla hiç yılmadan ve yorulmadan çalışır. 
<br>
<br>Güzel ahlakını gün boyu korur. 
<br>
<br>Nefsine ağır gelen bir konuda nefsine kapılmaz ve Allah’ın rızasını uygun davranışa yönelir, her an Allah’a sadık kalır. 
<br>
<br>Durmaksızın Allah’ı anar, O’nun nimetlerini düşünür ve anlatır. 
<br>
<br>Hiç kuşku yok Müslümanın bu çabası, Allah’a yakın olmayı, O’nun hoşnutluğunu kazanmayı her şeyden çok istediğini gösterir. Allah da inşaAllah bu kulunun duasına icabet eder, onu takva sahiplerinden kılar, ona Katından büyük bir hikmet, anlayış verir, heybetini, gücünü arttırır ve onu salih kullarından kılar. 
<br>
<br>Müminin gerçek amacı, Allah’ın kulu olduğunun bilincinde olmak, Kuran’da bildirilen emir ve tavsiyeleri harfiyen yerine getirmektir. İnsan, ulaştığı imani yakınlığı sürekli tazelemek ve geliştirmek yönünde gayret göstermekle yükümlüdür. Allah yolunda, birçok güçlükleri aşmış, zorlu imtihanlardan geçmiş bir kimse bile, her gün niyetini tazelemeli, tefekkürünü, imandan kaynaklanan şevkini, heyecanını canlı tutmalı, gerçek amacını hiç unutmamalıdır.]]></description>
<pubDate>2010-07-16</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=17474</link>
</item>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[Sıçrayan Örümceklerin Görüş Kabiliyeti]]></title>
<description><![CDATA[Sıçrayan örümceklerin yaşamları diğer örümceklerden farklıdır. Çoğu örümcek gibi ağ kurup avını beklemek yerine, bu örümcek türü avına kendisi gider. Bu yüzden sıçrayan örümcek türünün   görme sistemi, neredeyse kör olan diğer örümceklere göre daha üstün özelliklere sahiptir.
<br>
<br>Sıçrayan örümceğin, kendine özgü bir avlanma yöntemi vardır. Örneğin bir ağacın üzerinde bulunan sıçrayan örümcek, kendisini ürettiği bir iplik ile bulunduğu dala bağlar. Sonra uçmakta olan bir böceğin üzerine atlar ve onu havada yakalar. Kendisini ağaca bağladığı esnek ip sayesinde yere düşmez ve bu ipe tutunarak avı ile birlikte tekrar yukarı çıkar. Örümcek bu hareketi yapabilmek için avın uçuş yönünü, hızını tespit etmeli, atladığı andaki kendi hızını ve hedefe varıncaya kadar geçen zamanı da tespit ettikten sonra bütün bu bilgileri bir bilgisayar gibi değerlendirip atlayışını gerçekleştirmelidir. Bunun için de son derece gelişmiş gözlere, bu hesapları yapabileceği bir bilgi işlem merkezine ihtiyacı vardır.
<br>
<br>Diğer örümcekler zayıf iki göze sahipken, sıçrayan örümcekler 8 göze (dört çift) sahiptirler ve görüş açıları 300 derecedir. Bunların iki tanesi kafanın tam ortasından bir test tüpü gibi dışarı uzanmıştır. Bu iki büyük göz, yuvaların içinde sağa, sola ve yukarı doğru hareket edebilir.
<br>
<br>Sıçrayan örümceklerin görüş kabiliyeti insanın görüş kabiliyetine çok benzer, hatta bu örümcekler televizyon görüntüsünü bile algılayabilirler. Birçok hayvan televizyonda sadece hareket eden karmaşık noktalar görebilir. Buna karşın araştırmacılar sıçrayan örümceklerin, televizyondaki örümcek ve sinek görüntülerine tepki verdiklerini teşhis etmişlerdir. (Tony Feddon, Animal Vision,  Life Nature Library Naturel Watch Series 1988, s. 89)
<br>
<br>Sıçrayan örümceğin görme sistemi görüldüğü gibi son derece kompleks bir yapıdadır. 300 derecelik bir alandan gelen bilgilerin değerlendirilmesi, insan beyni için bile son derece zor bir iştir. Fakat küçücük bir örümcek, farklı yönlere bakabilen, bunları algılayabilen, değerlendirme yapabilen bir göz yapısına sahiptir. Elbette bu özellikleri örümceğin kendisi istememiş, kendiliğinden zamanla gelişmemiş, sahip olduğu herşey bir bütün olarak Allah tarafından yaratıldığı ilk anda var edilmiştir. Bir ayette Rabbimiz’in yaratma ilmi şöyle bildirilmiştir:
<br>
<br><b>“İşte Rabbiniz olan Allah budur. O’ndan başka İlah yoktur. Herşeyin yaratıcısıdır, öyleyse O’na kulluk edin. O, herşeyin üstünde bir vekildir.” </b>(Enam Suresi,102)]]></description>
<pubDate>2010-07-16</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=17477</link>
</item>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[Tiktaalik Roseae Darwinistler Tarafından Nasıl Sahte Bir Ara Fosil Haline Dönüştürüldü?]]></title>
<description><![CDATA[Uzun yıllardır üzerinde Darwinistler tarafından spekülasyon yapılan <i>Tiktaalik roseae</i> hakkındaki Darwinist aldatmaca pek çok yönden tekrar deşifre edildi. Defalarca gündemde tuttuğumuz Darwinist sahtekarlık, yeni yönleriyle bir kez daha ortaya çıkarıldı. Tekrar anlaşıldı ki, insanlar Darwinistler tarafından aldatılıyor; <i>Tiktaalik roseae</i>, bir timsah türünden başka bir şey değil:
<br>
<br><ul><li> <i>Tiktaalik roseae</i> ile ilgili bilinmesi gereken çok önemli gerçekler vardır. Şimdiye dek garip görünümlü kolları ve tüm bedeni ile oldukça kapsamlı şekilde resmedilen, rekonstrüksiyonları hazırlanan ve bu hayal ürünü rekonstrüksiyonları müzelerde sergilenen, yıllarca kitaplarda ara fosil olarak tanıtılan <i>Tiktaalik roseae</i> fosili aslında yalnızca bir kafatasından ibarettir.
<br>
<br><li>Kafatasına eklenen diğer kemiklerin hiçbiri bu canlıya ait değildir ve fosilce zengin olan aynı katmanlarda bulunmuş başka canlılara ait kemiklerden oluşmaktadır.
<br>
<br><li> Bu canlı ile bağdaştırılmaya çalışılan yüzgeç parçaları da aynı katmanlarda yaşayan diğer balık fosillerine aittir. Bunlar kasıtlı olarak, bulunan kafatası ile bağlantılı gibi gösterilmeye çalışılmıştır. Bu yolla <i>Tiktaalik roseae</i> sahte bir ara fosil haline getirilmiştir.
<br>
<br><li> Dolayısıyla canlının kafatası ve ona yerleştirilen diğer parçalar üzerinden yapılan spekülasyonların tamamı sahtedir.
<br>
<br><li> Kafatasına ait tüm özellikler timsaha ait özelliklerdir: Gözler birbirine yakın ve üsttedir, kafatası yassıdır, kafatası gövdeden ayrı hareket edebilmektedir, keskin dişler ve genel görünüm tam anlamıyla timsaha özgüdür. Canlının görünümü, günümüzde Çin’de yaşayan <i>Alligator sinansis</i> türü timsah ile birebir aynıdır.
<br>
<br><li>Nitekim buradaki sahtekarlığı <i>Tiktaalik roseae</i>’nın rekonstrüksiyonunu hazırlayan sanatçının izahlarından da anlamak mümkündür. Söz konusu sanatçı, fosilin rekonstrüksiyonunu hazırlarken, canlıyı tamamen hayal gücüyle yeni baştan oluşturduğunu açıkça ifade etmektedir.
<br>
<br><li> Dahası aynı sanatçı söz konusu canlının dokularını da kendisinin belirlediğini belirtmiş, tek bir fosil kalıntısından bir canlı görünümü meydana getirebilmek için çok fazla spekülasyona ihtiyaç olduğunu da rahatlıkla ifade etmiştir. (Konuyla ilgili videoyu aşağıda izleyebilirsiniz)
<br>
<br><li> Tamamen timsah özellikleri gösteren bir kafatasını, Darwinist bir sanatçının evrim ideolojisi doğrultusunda garip görünümlü sahte bir ara form haline getirmesi, görüldüğü gibi Darwinistler için hiç de zor olmamaktadır. Yıllardır sürüp giden <i>Tiktaalik roseae</i> aldatmacası, işte bu basit kandırma yöntemi yoluyla milyonlara ulaştırılmıştır.
<br>
<br><li> Konu hakkında fazla bilgisi olmayan bazı insanlar, Darwinistlerin bilimsel yollarla hareket ettiği yanılgısına düşerek, gerçekten de bir ara fosilin bulunduğu ve canlının gerçek görünümü ile sergilendiği izlenimine kapılmışlardır. Oysa elde yalnızca bir timsah kafatası, bu kafatasının yakınlarında bulunmuş çeşitli balıklara ve diğer canlılara ait kemik ve yüzgeç parçaları ve bir sanatçının evrim hikayelerine göre yönlendirilen hayal gücü vardır. Özetle insanlar bir kez daha Darwinistler tarafından aldatılmışlardır.
<br>
<br><li> <i>Tiktaalik roseae</i>, Darwinistlerin en çaresiz kaldıkları ve yenilmeye başladıkları bir dönemde acil ihtiyaçtan ön plana çıkarılmış bir sahte ara fosildir. Tıpkı, son dönemlerde Darwinistler açısından büyük bir utanç vesilesi olan <a href=" http://www.harunyahya.net/V2/Lang/tr/Pg/WorkDetail/Number/14445" class="SidesTableText" > İda </a>, <a href=" http://www.harunyahya.net/V2/Lang/tr/Pg/WorkDetail/Number/14982" class="SidesTableText" > Ardi</a> ve <a href=" http://www.harunyahya.net/V2/Lang/tr/Pg/WorkDetail/Number/16783" class="SidesTableText" > Australopithecus Sediba</a> sahtekarlıklarında olduğu gibi.
<br>
<br><li> Gerçekte, <i>Tiktaalik roseae</i>, günümüzde de örnekleri bulunan mükemmel bir timsah türüdür. 375 milyon yıl önce yaşamıştır ve günümüzdeki timsah türleri ile tamamen aynıdır.
<br>
<br><li> Bu canlı gerçekte, Darwinizm’i yerle bir eden bir yaşayan fosildir.
<br>
<br><li> Darwinist spekülasyonlar sürdükçe, ara fosil sahtekarlıkları üzerine açıklamalarımız da devam edecektir elbette. Fakat asıl olan Darwinistlerin henüz tek bir proteinin tesadüfen ortaya çıkışını dahi açıklayamamış olmalarıdır. Evrim, daha hayatın başlangıcı safhasında yerle bir olmuştur.
<br>
<br><li> Daha ortada tek bir tane proteinin nasıl ortaya çıktığını açıklayamamışken, hayatın başlangıcı aşamasında Darwinistler tamamen yenilmişken, solungacı kollara dönüşen canlı aldatmacalarını öne sürmeleri Darwinistleri gerçek anlamda zavallı konumuna düşürmektedir.
<br>
<br><li> Darwinist sahtekarlığın foyası bir kere daha ortaya çıkmıştır. Aldatmacanın yöntemi tüm yönleriyle deşifre edilmiştir. Darwinistler için artık çıkış yolu kalmamıştır. Ne zaman bir aldatmaca ile ortaya çıksalar mutlaka o aldatmaca yerle bir edilecektir. Ve mutlaka tek bir protein karşısında açıklamasız kaldıkları halkımıza tekrar tekrar hatırlatılacaktır.
<br>
<br><li> Bu Allah'ın değişmeyen bir adetullahıdır. Rabbimiz bir ayette batılın her zaman yenileceğini şöyle bildirmektedir: </ul>
<br><b>Hayır, Biz hakkı batılın üstüne fırlatırız, o da onun beynini darmadağın eder. Bir de bakarsın ki, o, yok olup gitmiştir. (Allah'a karşı) Nitelendiregeldiklerinizden dolayı eyvahlar size.</b> (Enbiya Suresi, 18)]]></description>
<pubDate>2010-07-14</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=17505</link>
</item>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[Kutup Canlılarından Hayatta Kalma Taktikleri]]></title>
<description><![CDATA[<b>İmparator Penguenleri</b>
<br>
<br>İmparator penguenleri, 500 m derinliğe 20 dakikada nefeslerinde ve kan basınçlarında herhangi bir problem olmadan dalabilirler. Ayrıca bu koşullara farklı şekillerde adapte olabilme özelliğine sahiptirler. Dalış süresince kalp atışlarını dakikada 200'den 60 vuruşa düşürebilmekte böylece ekstra miyoglobin depolayabilmektedirler. 
<br>
<br><b>Penguenler Uzun Süre Nasıl Nefessiz Kalır?</b>
<br>
<br>Miyoglobin, bu canlıların kaslarında yüksek oranda bulunan bir proteindir. Bu miyoglobin proteinleri, çok yüksek miktarda oksijen molekülünü kendi üzerlerine bağlar ve muhafaza ederler. Yani canlı için gereken oksijen, ciğerdeki havada değil, doğrudan kasların içinde saklanır. Penguenler bu sayede uzun süre nefes almadan yüzer ve diledikleri kadar da derine dalabilirler.
<br>
<br><b>Neden Vurgun Yemezler?</b>
<br>
<br>Penguenler kanlarındaki oksijen en düşük seviyede bile olsa yüzmeye devam edebilirler. İnsanlar ise bu durumda vurgun yerler. Bu seviye, penguenler için 20 mm Hg iken, insanlarda ise 25 mm Hg'dir. Ancak bilim adamları penguenlerin nasıl olup da kan basıncından etkilenmeden suyun içindeyken büyük bir hızla buzun üzerine atlayabildiklerine henüz bir açıklama getirememişlerdir.
<br>
<br><b>65 Gün Nasıl Aç Dururlar?</b>
<br>
<br>Erkek penguenlerin 65 gün boyunca penguen yumurtalarını korumak için hiçbir şey yemeden ayakta durabilmelerinin bir sırrı vardır: Sindirim sistemlerini dişi penguen gelip yavruya bakana kadar bloke edebilecek bir yapıya sahiptirler.
<br>
<br><b>Muhteşem Dalış Elbiseleri</b>
<br>
<br>Yazın kürklerini dökene kadar buz üzerinde 1 ay hiçbir şey yemezler. Tüm eski tüyler dökülür ve altlarından yenileri çıkar. Bu şekilde hava geçirmeyen, sıcak tutan, soğuk suyun deriye ulaşmasını engelleyen diğer bir deyişle su geçirmez dalış elbisesi oluşmuş olur. Yeni kürkleri ile ilgili en dikkat çeken nokta ise, bu kürkün penguenlerin en çok ihtiyaçları olduğu zamanda yani yolculuk zamanı geldiğinde ortaya çıkmasıdır.
<br>
<br><b>Kutuplardan Kısa Kısa</b>
<br>
<br>Kuzey kutbunda kış ortalarında gün ışığı yalnızca 3 saattir. Penguenler, geriye kalan 21 saatte dondurucu soğuktan korunmak için karanlıkta birbirlerine sokulurlar.
<br>
<br>Erkek penguenler birbirlerine iyice sokularak vücut sıcaklıklarını 20<sup>o</sup>C'ye kadar yükseltebilirler.
<br>
<br>Yalnız olan erkek penguenler diğer penguenlerin ısılarından yararlanamadıkları için en fazla -10<sup>o</sup>C'yi bulan soğukta yaşayabilirler.
<br>
<br><b>Penguenler Büyük Bir Gövdeye ve Küçük Bacaklara Sahipken Nasıl Olur Da Kutup Şartlarında Kilometrelerce Yürüyebilirler?</b>
<br>
<br>Penguenler sarkaç gibi sağa sola sallanarak yürürler. Enerji tasarrufu yapabilmek için <u>yana doğru adımlar atarak bu sayede kaslarının daha az yorulmasını sağlarlar.</u> Böylece her adımın sonunda bir sonraki adım için enerji depolarlar. Normal yürümüş olsalardı bacakları kısa olduğu için kendi büyüklüklerindeki bir hayvandan iki kat daha fazla enerji harcamaları gerekirdi. Ancak penguenler <u>sadece yürümeye başlarken ve durmak istediklerinde</u> enerji harcarlar.
<br>Penguenlerin bu özellikleri <u>Allah'ın canlılar üzerindeki şefkat ve merhametinin en büyük delillerinden biridir. </u> Kinetik ve potansiyel enerjinin birbirine dönüşümünü kullanarak enerji tasarrufu sağlayacak bir yürüyüş yapmak <u>hiçbir penguenin kendi başına izleyebileceği bir yöntem değildir.</u> Allah ilham etmedikçe, hiçbir penguen potansiyel-kinetik enerji dönüşümünü bilemez ve bunu sağlayabileceği bir yürüyüş oluşturamaz. Allah'ın canlılar üzerindeki hakimiyeti bir Kuran ayetinde şöyle bildirilmiştir:
<br>
<br><b>O'nun alnından yakalayıp-denetlemediği hiçbir canlı yoktur.</b> (Hud Suresi, 56)
<br>
<br><b>Foklar Karanlık Derin Sularda Avlarını Nasıl Bulurlar?</b>
<br>
<br>Bir fok, avını gözlerini kullanmadan, suda bıraktığı izleri takip ederek bulur. Bu izler çıplak gözle görülemeyen, avın hareketiyle suda oluşan hidrodinamik dalgalardır. Fok, avına yalnızca bu izleri takip ederek ulaşır. Bu yetenek sayesinde fokların karanlık ya da bulanık sularda avlanmaları hiç de zor olmaz. 
<br>
<br><b>Balinaların Bilinmeyen Beslenme Yöntemleri</b>
<br>
<br>Çoğu zaman aksi düşünülse de kuzey kutbunun soğuk suları besin yönünden çok zengindir. Balinalar sıcak sulardan buraya özellikle göç ederler. Kutupta bulundukları sırada, özellikle krill denilen karidese benzer küçük balıkları yiyerek besin depolarlar. 
<br>
<br>Balinalar bir krill ya da balık sürüsü bulduklarında ortaklaşa hareket ederler. Balıklar bir tehlike anında yüzeyden derine kaçmaya başladıklarında, balinalar topluca daha derine dalarlar. Hemen sonra, balık sürüsünün altından, bir çember kafes oluşturacak şekilde hava kabarcıkları bırakmaya başlarlar. Böylece balık sürüsünün etrafında dağılıp kaçmalarını önleyen hava kabarcıklarından dairesel bir duvar oluşur. Çemberin tam ortasından yüzeye çıkmaya başlayan balinaların artık ağızlarını açmaları yeterlidir. Balinalar bu planları ve ortaklaşa hareket etmeleri sayesinde balıkları kolayca avlarlar. Balinaların bu hayranlık uyandıran davranışlarının bir tek açıklaması vardır; o da, bu canlıların onları yaratan Yüce Allah'ın ilhamıyla hareket ettikleridir.]]></description>
<pubDate>2010-07-10</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=6076</link>
</item>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[Darwinistlerin "Kromozom Sayısı 48'den 46'ya Düştü" Aldatmacası]]></title>
<description><![CDATA[Darwinistlerin uzun zamandır dile getirdikleri “maymunların 48 olan kromozom sayısı, iki kromozomun birleşmesi sonucunda zamanla 46’ya düştü ve sonunda insan oluştu” şeklindeki izahları bazı kişiler için oldukça aldatıcı olabilir. Çünkü anlatım bilimsel açıdan her ne kadar olağanüstü mantıksız olsa da son derece basittir ve konu hakkında bilgisi olmayan kişiler için yeterli derecede ikna edici olabilmektedir. Çünkü bu gibi kişiler, tek bir genin olağanüstü kompleksliğinden ve tesadüfi hiçbir değişime, dönüşüme izin vermeyecek kadar hassas olduğundan habersizdirler. Asıl önemlisi bu kişiler, Darwinistlerin tek bir proteinin oluşumunu bile açıklayamadıkları gerçeğini bilmemektedirler. 
<br>
<br>Değil genler, hücrenin içindeki yalnızca bir tek protein bile kendi kendine, tesadüfen oluşamaz. Bir proteinin oluşması için başka proteinlere ve hücrenin kendisine ihtiyaç vardır. Genler ise proteinlerden çok daha komplekstirler. Genlerin varlığı için hem proteinlere hem de hücrenin tüm organellerine ihtiyaç vardır. Dolayısıyla daha bir tek proteini açıklayamayan Darwinistlerin genler üzerinde spekülasyon yapmaları, hikayeler anlatmaları ancak çocukları kandıracak davranışlardır. Fakat günümüzde çocuklar bile bu sahtekarlıklara inanmamaktadırlar.  
<br>
<br><b>Darwinistlerin ne kadar büyük bir acz içinde olduklarının bir delili daha</b>
<br>
<br>Darwinistler, maymunlardaki 48 kromozomun, iki kromozomun birleşmesiyle zamanla 46’ya indiği iddiasını, insanlarda gerçekleşen bir hastalıktan yola çıkarak geliştirmişlerdir. İnsanlarda kromozom 2 (iki kromozomun birleşmesiyle oluşan füzyon), ancak 1000’de bir oranında gerçekleşen genetik bir bozukluktur. Şempanzede 48, insanda ise 46 kromozom vardır. Bu dev farklılığa evrime göre bir açıklama getirmek için Darwinistler, insanlardaki kromozom 2’nin, hayali ortak atanın bir delili olduğu iddiasıyla ortaya çıkarlar. Oysa burada bir evrimleşme yoktur. İnsan kromozomunda meydana gelen füzyon (iki kromozomun birleşmesi) bir evrimleşme değil, bireyin sakat yaşamasına hatta ölmesine neden olan bir hastalıktır. Bunun en bilinen örneği Down sendromudur. Şimdiye kadar yapılan bilimsel deneylere göre bu füzyon hiçbir avantaj sağlamamakta, tam tersine sağlıklı olmayan mutant ya da kısır bireyler oluşmasına neden olmaktadır. Bir hastalığın evrime delil olarak sunulmaya çalışması ise Darwinistlerin ne büyük acz içinde olduklarının göstergesidir.
<br>
<br><b>DARWIN DNA'YI BİLSEYDİ</b>
<br>
<br>Ayrıca insanın şempanzeden evrimleştiği aldatmacasını savunmak için kromozom sayısı veya genom benzerliğini öne sürmek son derece mantıksız ve dayanaksızdır. İnsan, genom dizilimi bakımından nematod solucanlarına %75 oranında benzer. Kromozom sayısı bakımından ise, Peromyscus türü farenin, patatesin ve tütün bitkisinin de 48 kromozomu <a href="http://www.harunyahya.org/evrim/darwin_dna_bilseydi/darwin_dna_bilseydi_11.html" class="SidesTableText">bulunmaktadır</a>. İnsanların kromozom sayısı ise örneğin Lepus europaeus türü tavşanda olduğu gibi 46’dır. Dolayısıyla kromozom sayısının aynı olması bir benzerlik anlamına gelmemektedir. Kromozom sayısı aynı da olsa, tek bir genin farklı olması, o organizmayı tamamen farklı bir canlı haline getirebilir. Dolayısıyla insan, bu ölçüler esas alındığında, bir patatesle veya tütün bitkisi ile ne kadar aynıysa, bir şempanzeyle de ancak o kadar aynı olabilir. 
<br> 
<br>Allah, batıl Darwinizm dinini, yıkılmış ve yenilgiye uğramış şekilde yaratmıştır. Tek bir delili olmayan bu teorinin destekçileri böyle akıl almaz aldatmacalarla bilgisiz insanları kendi taraftarları haline getirmenin peşindedirler. Bu aldatmacaya kapılmamak için halkımızın, Darwinistlerin hayatın başlangıcını dahi açıklayamadıklarını, tek bir protein karşısında çaresiz ve açıklamasız kaldıklarını ve iddialarını kanıtlayan tek bir tane bile fosil delil bulunmadığını çok iyi bilmeleri gerekmektedir. Darwinistlerin anlattıkları, yalnızca aldatmacaya dayalı spekülasyonlardan ibarettir.]]></description>
<pubDate>2010-07-06</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=17376</link>
</item>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[Her Gece Uykudan Ancak Allah'ın Dilemesiyle Uyanabiliriz]]></title>
<description><![CDATA[Yüce Rabbimiz Allah, insanların kaderlerinde belirlediği ölüm vakti geldiğinde, birçok olayı buna sebep kılarak, kişilerin hayatına son verir. Bazıları için tedavisi olmayan bir hastalık, bazıları için öldürücü bir yara, bazıları için çok basit bir kaza, bazıları için anlık bir dikkatsizlik, ölüm için yaratılan birer sebeptir. Bazı insanlar ise görünürde hiçbir sebep olmaksızın uykularında ölürler. Uykularında ölen bir çok kişi gece yatarken son derece sağlıklı görünürken, öleceğini hiç düşünmeden ertesi güne dair birçok plan yapar. Sabah giyeceği kıyafeti, yetişmesi gereken toplantısını, bitirmesi gereken işleri, tatil için yapılacak son hazırlıkları, satın alınması gereken alışverişleri ve bunlar gibi birçok şeyi tasarlar. Yatarken aslında bunun son yatışı olduğunu, gece ölüm melekleriyle karşılaşacağını, canının alınacağını aklına getirmez. Uykusunda aniden ve hiç beklemediği bir anda Allah birden onu ölüm melekleriyle karşılaştırır.
<br>
<br>Uyku, Allah’ın bize ölümü hatırlatmak ve düşündürtmek için yarattığı çok önemli bir olaydır. Çünkü insan ruh ile anlam kazanan, ruh ile gerçekte var olan, ruhu alındığında sadece et, kemik gibi malzemelerden oluşan bir varlık haline gelir. Ruh sahibiyken gerçek anlamda insanken, ruhu alınınca sadece bir bedenden, bir vücuttan ibarettir. Uyku sırasında ruhu alınan insandan geriye, yatakta yatan, solunum yapan, kalbi atan, hücreleri faaliyetlerini yerine getiren bir beden kalır. Oysa ruh o esnada belki de farklı görüntüler ile muhatap olmakta, yine Allah’ın bir mucize olarak yarattığı rüyada sevinmekte, ağlamakta, konuşmakta, heyecandan nefes nefese kalmakta, durmaksızın konuşmaktadır. Yani uykudayken insanın ruhu bedeninden tamamen bağımsız ve ayrıdır. Allah uykunun bir tür ölüm olduğunu Kuran’da bizlere şöyle haber verir:
<br>
<br><b>Allah, ölecekleri zaman canlarını alır; ölmeyeni de uykusunda (bir tür ölüme sokar). Böylece, kendisi hakkında ölüm kararı verilmiş olanı(n ruhunu) tutar, öbürüsünü ise adı konulmuş bir ecele kadar salıverir. Şüphesiz bunda, düşünebilen bir kavim için gerçekten ayetler vardır.</b> (Zümer Suresi, 42)
<br>
<br>Kaderinde Allah’ın belirlediği ölüm vakti gelmiş olan kimse yattığı uykudan bir daha uyanamaz. Allah ölüm kararı verdiği kişinin ruhunu tutar ve uykusunda canını alır. Allah’ın yarattığı kaderde ölüm vakti henüz gelmemiş olan kişinin ruhunu ise yine belirlediği vakit gelene kadar bırakır.
<br>
<br>Burada şu önemli gerçeğin de unutulmaması gerekiyor: Her sabah uykumuzdan sağlıklı veya genç olduğumuz ya da herhangi bir bedensel problemimiz olmadığı için uyanmıyoruz. Allah’ın her birimiz için ayrı ayrı yarattığı kaderlerimizde daha yaşayacak zamanımız olduğu için, ölüm anımız henüz gelmediği için uyanıyoruz. İnsan son derece aciz ve kendi bedenine dahi güç yetiremeyecek zayıflıkta yaratılmıştır. İnsan ne yaparsa yapsın Allah’ın ayetinde de bildirdiği üzere “kendisi hakkında ölüm kararı verilmiş olanı(n ruhunu) tutar.” Eğer kendisi hakkında ölüm kararı verildiyse, insan uykudan uyanmaya asla güç yetiremez. İnsanın sabah uyanıp, planladığı, yapmayı düşündüğü şeyleri gerçekleştirebilmesi, Allah’ın bildirdiği üzere “öbürüsünü ise adı konulmuş bir ecele kadar salıverir”  ayeti gereğince, ölüm zamanı gelinceye dek Allah'ın ruhunu bırakması ile mümkün olur.
<br>
<br>Allah’tan gereği gibi korkan, Allah’ın yarattığı kadere tam teslim olan ve Allah’tan gelecek her şeyin güzellik olduğunu bilen bir insan, her olayda olduğu gibi, Allah’ın uykuyu yaratmasında da büyük hikmetler olduğunu görür. Allah Kuran’da, tüm bunlarda düşünebilen insanlar için gerçekten ayetler olduğunu bildirmektedir. Samimi ve yaşamının her anında Allah’ı razı etmeyi düşünen bir insan, uykuda Allah’ın dilerse ruhu geri bırakmayacağını ve her an ölümle karşılaşabileceğini, her an karşısında ölüm meleklerini görebileceğini, Allah dilerse yattığı yerden bir daha kalkamayacağını, eğer kalkıyorsa da Allah böyle dilediği için tekrar ruhuna kavuşarak kalktığını bilir.
<br>
<br>Allah’ın Kuran’da bildirdiği gibi, insanın kendisinden kaçtığı ölüm mutlaka bir gün, kaderinde belli olan an ve yerde kendisiyle karşılaşıp-buluşacaktır:
<br>
<br><b>De ki: "Elbette sizin kendisinden kaçtığınız ölüm, şüphesiz sizinle karşılaşıp-buluşacaktır. Sonra gaybı da,müşahede edilebileni de bilen (Allah)a döndürüleceksiniz; O da size yaptıklarınızı haber verecektir."</b> (Cuma Suresi, 8)]]></description>
<pubDate>2010-07-05</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=17354</link>
</item>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[Kuşlar mimarlık bilgilerine sahip olarak doğarlar]]></title>
<description><![CDATA[Mimarlık insanların yaşamını kolaylaştırmak, barınma, dinlenme, çalışma, eğlenme gibi aktivitelerini sürdürebilmeleri için gerekli mekânları tasarlama sanatı ve bilimi olarak tanımlanabilir. Bir mimarın insanın gereksinimlerine yanıt verecek binayı inşa ederken fiziki çevre koşullarını değerlendirmesi, fiziki çevreye uygun ölçülerdeki yapıyı inşa etmesi, tasarladığı binanın kullanışlı ve estetik olmasına da dikkat etmesi gerekir. Ayrıca bir kişinin mimar olabilmesi için uzun yıllar boyunca eğitim almayı göze alması ve zeki olması da gerekir. Görüldüğü gibi insanların ancak oldukça sabır ve kararlılık gösteren bir uğraşıdan sonra mimar olabilmesi mümkündür. Oysa yuva yapma konusunda en usta canlılar olarak bilinen kuşların yuva inşa etme konusunda böylesi uzun bir çaba harcamalarına gerek yoktur. Çünkü her kuş türü kendine özgü yuva yapma tekniklerine sahip olarak doğar  ve hiç şaşırmadan bu kusursuz yapıları hayatları boyunca inşa eder. Kuşlar yuva yapmak için toprağı kazarlar, çamuru birleştirirle66r veya dalları üst üste koyarlar ve büyük bir titizlikle çalışarak sağlam duvarlar örerler.
<br>
<br>Kuşların yuva yapmalarının amacı yumurtalarını korumak ve yavrularını büyütmektir. Ayrıca bazı kuşlar üreme dönemlerinde dişilerine gösteri yapmak için çeşitli yuvalar yaparlar ve bu yuvaları cazip hale getirmek için süslerler. Ancak yavrular uçmayı öğrendikten sonra yuva artık işlevini bitirir ve tüm bir yıl, ailenin aynı yere dönmesi ya da yeni sahiplerinin gelmesi için doğa koşullarına karşı dayanmaya çalışır. Rüzgar yağmur gibi çetin doğa koşullarına karşı dayanıklılık gösteren bu yuvalardan biri de yöresel adı “Gökçegüdük” olan kuş türüne aittir. Bu kuşların kayalara inşa ettiği bu yuvalar sağlamlıkları ile hayret uyandırırken, yuvalarını yavrularını avcılardan korumak için kayanın rengine uygun olarak yapmaları da kamuflaj tekniğini kusursuz bir şekilde kullandıklarını gösterir. Serçe kadar büyüklükte olan, aklı ve şuuru olmayan bu canlıların kendi iradeleri ve akılları ile böylesine dayanıklı ve askeri savunma teknikleri içeren yuvalar yapması elbette imkânsızdır.
<br>
<br>Kuşların ve tüm diğer canlıların davranışlarında görülen aklın, bilginin ve yeteneğin kaynağının tek açıklaması bunların tümünü bu canlılara Yüce Allah’ın ilham etmiş olmasıdır. Yüce Allah, bu canlıları yaratmış, onlara korunma, avlanma, beslenme, üreme yöntemlerini ayrı ayrı ilham etmiştir. Üstelik mimar bir anne veya babanın, mimar bir çocuğunun olma olasılığı çocuğun o mesleği yapmayı istemesi, bunun için uzun yıllar eğitim alması gibi nedenlere bağlı olarak düşükken, kuş yavrularının erişkin hale geldiklerinde yuvalarını inşa edememe gibi bir sorunları hiç olmaz.  Çünkü kuş yavruları doğdukları anda yuva yapma bilgisine sahiplerdir ve kendilerine güvenli bir ortam sağlayan yuvalarını büyüyüp erişkin hale geldiklerinde hiçbir eğitim almadan ustalıkla yaparlar. Evrimcilerin iddia ettiği gibi ne "tabiat ana", ne de tesadüfler bu canlıları son derece kompleks yuvaları inşa etmeleri için programlayamaz.
<br>
<br>Yüce Allah, Kuran'da <b>"Dağlarda, ağaçlarda ve onların kurdukları çardaklarda kendine evler edin."</b> (Nahl Suresi, 68) diyerek balarısına yuvasını yapmayı ilham ettiğini bildirmiştir. İnsanların mimar olabilmek için uzun yıllar çaba sarfetmesine rağmen, balarısında olduğu gibi canlıların tamamının yuvalarının yerini, inşaat tekniklerini, kullanacakları malzemeleri doğdukları andan itibaren bilmeleri, bu bilgileri gelecek nesillere aktarmaları sonsuz merhamet ve şefkat sahibi olan Yüce Rabbimiz‘in  ilhamıdır.
<br>
<br><b>Kuş yuvalarıyla ilgili dikkat çekici bilgiler</b>
<br>
<br>Birçok kuş yuva yapımında çamura da yer veriyor. Yuvaya biçim verebilmek, sağlamlaştırmak için çamurdan yararlanıyor. Bazı türler de çamur yerine yuvanın dış cephesini sağlamlaştırmak için hayvan pisliklerini ve salyalarını kullanıyorlar. Bazı yuvaların sıvası öyle koyu oluyor ki, dışarıdan sadece girişleri ayırdedilebiliyor.
<br>
<br>Yuva yapmak, kuşların yavrularına öğrettikleri birşey değil. Yaradılıştan gelen bir davranış. Kuş Allah'ın onlara öğretmesiyle neyi, ne zaman, nasıl yapacağını biliyor. Genellikle erkek yeri ve yuvada kullanacakları malzemeyi buluyor. Dişi ise yuvanın kurulacağı yerden ayrılmıyor ve seçtikleri bölgeleri koruyor. Yuva kurmaya dıştan başlıyorlar, ilk olarak küçük daireler oluşturuluyor, daireler küçüldükçe yapı daha sıklaşıyor. En son olarak da yuvanın girişi özenle yapılıyor. Bu bölge genellikle başka kuşların göğüslerinden kopan hafif tüylerden oluşuyor.
<br>
<br>Kazıyorlar, birleştiriyorlar, üst üste koyuyorlar, duvar gibi örüyorlar. Çok dikkatli çalışıyorlar. Bütün bu uğraşları sadece bir sene için veriyorlar. Çoğu kuş türü gelecek sezon yepyeni başka bir yuvaya taşınıyor.
<br>
<br>Klasik yuva birbirine geçmiş otlardan, yapraklardan küçük dallardan oluşuyor. Serçeler ve kumrular, yuvalarını ağaç dallarının arasına bu malzemeyi kullanarak yapıyorlar. Böyle yuvalar oldukça büyük zaman ve emek istiyor, belli bir süre yardıma muhtaç olacak yavrular için ideal bir korunak oluyorlar. Bazı kuşlar da leylekler gibi yuvalarını damların üzerinde ya da bazı ağaçların gövdelerinde kuruyorlar.
<br>
<br>Yuva yapımı her zaman dıştan, dairesel hareketlerle başlıyor. Dış bölgede hep büyük malzeme kullanılıyor. İçeriye doğru daireler daraldıkça daha ince malzeme kullanılmaya başlanıyor. En son olarak da yatak ve giriş olarak kullanılacak tüyler yuvanın içine getiriliyor. Dişi, göğsünün ve kuyruğunun yardımıyla yuvanın içini şekillendiriyor.
<br>
<br>Kuşlar arasında yuva yapımı konusunda bir yarışma yapılsa birincilik ödülü hiç kuşkusuz uzun kuyruklu terzi kuşuna verilebilir. Bu kuş iki büyük yapraktan birini taban, diğerini tavan olarak kullanıyor, gagasını iğne, küçük dalları da iplik yerine koyan kuş yağmurdan bu yuva sayesinde kurtuluyor.
<br>
<br>Karada yaşayan kuşlar ve deniz kenarında yaşayan kuşlar arasında bazı farklılıklar bulunuyor. Deniz kırlangıcı örneğin yuvasını kurmak için yosunlardan, kurumuş deniz bitkilerinden yararlanıyor. Ayrıca yuvayı sağlamlaştırmak için de küçük taşları kullanıyor, deniz kabuklularından yardım alıyor.
<br>
<br>Yavrular için yapılan kuş yuvalarının en önemli amaçlarından biri, yavruları soğuktan korumaktır. Yavrular tüysüz doğarlar ve aynı zamanda pek hareket edemedikleri için kaslarını hiç çalıştıramazlar. Bu nedenle yavruların donmamaları için soğuktan izole edilmiş yuvalara ihtiyaçları vardır. Özellikle "örgü yuvalar", yapıları itibariyle bu sıcaklığı yavrulara sağlayabilirler. Bu yuvaların yapımı ise oldukça detaylı ve zordur. Dişi kuş yuvayı çok uzun bir sürede büyük bir itinayla örerek oluşturur. Aynı zamanda, yuvanın içini tüy, lif ve kıllarla doldurur, böylece yuvanın izolasyonunu artırmış olur.
<br>
<br>Her türden yuva için malzeme temini son derece önemlidir. Kuşlar gün boyunca yapacakları inşaat için gerekli malzemeyi toplarlar. Kuşların gagaları ve ayakları çeşitli malzemeleri taşımak ve kullanmak için özel yaratılmıştır. Yuvanın kuruluşu dişiye aittir, ama yuvanın kurulacağı bölgeyi erkek seçer. Kuşlar bu mimari şaheserleri çamur, yaprak, sarmaşık, tüy ve kağıt gibi maddelerden yararlanarak yaparlar. Kuş yuvalarının özellikleri, kullandıkları malzemelere ve uyguladıkları tekniklere bağlıdır. Yuvalar, kullanılacak olan malzemenin elastikiyeti, dayanıklılığı ve sertliği göz önünde bulundurularak yapılır. Malzeme, sıkıştırmaya ya da gerilmeye elverişli olmalıdır. Ayrıca değişik türden malzemelerin birlikte kullanılması, yapının sahip olduğu koruyucu özellikleri artırır. Sözgelimi çamurla bitki liflerini karıştırmak yuvadaki çatlakların yayılmasını önler.
<br>
<br>Deniz kenarındaki kayalar her türün kendine ait bir dairesi olan apartman gibi. Kuşlar düşmanlarına, hayat tarzlarına ve yiyeceklerinin durumuna göre kendi yerlerini seçiyorlar. Çoğunlukla kendilerine ayrılan yerden öteye geçmiyor, başkalarının yuvasının bulunduğu bölümü de işgal etmiyorlar.
<br>
<br>Kuşlar arasında en ilginç yuvalar Afrika savanlarında görülüyor. Ağaç dallarından sarkan bu yuvalar yavrular için bir barınak, bu yuvalara yılanlar bile giremiyor.
<br>
<br>Evin sahibi dişi leylek, yuvasını dama kuruyor ve yavrularını bekliyor. Yavru büyüyüp artık bir yuvaya ihtiyaç hissetmese de bu yuva anne leylek tarafından gelecek sene kullanılıyor.
<br>
<br>Devekuşları bir yuva kurmuyorlar, ama erkeğin ağırlığı kumun üzerinde dişinin yumurtalarını bırakabilmesi için gereken derinliği sağlıyor.
<br>
<br>Afrika’ya özgü, leyleğe ve balıkçıla benzeyen bir kuş olan Scopus Umbretta, kubbe şeklindeki en büyük yuvayı yapan kuş.
<br>Sinek kuşu, Melisunga Helenae’nin yuvası ise iki cm. uzunluğunda, yani en küçük yuva onun.
<br>
<br>Orman hindisi, Catheturus Lathami, toprağın altına yuva yapıyor. İçi kurumuş otlardan oluşuyor, yağmur yağdıkça yavrular için doğal sıcaklık meydana geliyor.
<br>
<br>Tarla kuşu, toprak üzerine kurduğu yuvayı çevredeki çiçeklerle saklıyor.
<br>
<br>Yeşil ağaçkakan yuvasını ağacın içine oyuyor.
<br>
<br>Sülün’ün bitkilerle desteklenmiş yuvası tam toprak hizasında yer alıyor.
<br>
<br>Sümsükkuşu, yosunlardan oluşan yuvasını kayanın en üst bölümüne kuruyor.
<br>
<br>Balıkçı Martin’in yuvası kumların altında kalıyor.
<br>
<br>Deniz soytarısı, Fratercula Arctica, tavşanların deniz kenarında bıraktıkları yuvaları kullanıyor.
<br>
<br>Martının yere paralel kurulmuş yuvası balık kalıntılarından ve yosunlardan oluşuyor.
<br>
<br>Kutup martısı Fulmarus Glacialis için kayanın üzerindeki bir taş parçası yeterli.
<br>
<br>Telli turna Phoenicopterus Ruber, kayalar üzerine koni biçiminde çamurdan bir yuva yapıyor.
<br>
<br>Küçük deniz saksağanı Alle Alle, kayaların içindeki bir girintiyi kendine yuva ediniyor.]]></description>
<pubDate>2010-07-05</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=17355</link>
</item>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[İsviçre'de Darwinist Panik]]></title>
<description><![CDATA[25-26-27 Mayıs 2010 tarihlerinde İsviçre’nin Lozan, Zürih ve Cenevre şehirlerinde, Sayın Adnan Oktar’ı temsilen Dr. Oktar Babuna ve Dr. Cihat Gündoğdu’nun katılımıyla “Evrim Aldatmacası ve Yaratılış Gerçeği” konferansları gerçekleştirildi. İsviçre basınında haftalar öncesinden büyük yankı uyandıran konferanslar, Darwinist çevrelerde çok büyük bir panik meydana getirdi. Bu yaşanan panik, Darwinizm’in bir daha geri dönüşü olmayacak şekilde, güçlü bir yıkım darbesi aldığının en önemli delillerindendir.
<br>
<br>Geçtiğimiz Mayıs ayının son haftası İsviçre’nin çeşitli şehirlerinde gerçekleştirilen “<b>Evrim Aldatmacası ve Yaratılış Gerçeği</b>” konferanslarına İsviçre’nin tüm büyük gazeteleri geniş yer verdi. İsviçre Devlet televizyonu dahil birçok televizyon kanalı konferanslara katıldı. Haberlerde, Harun Yahya müstear ismini kullanan Sayın Adnan Oktar’ın evrim teorisinin ne kadar büyük bir aldatmaca olduğunu ortaya koyan eserlerine geniş yer verildi.
<br>
<br><b>Aslında bu İsviçre için ilk değildi </b>
<br>
<br>İsviçre ilk büyük şoku 2007 yılında Harun Yahya’nın “Yaratılış Atlası” isimli eserinin ülkenin önde gelen siyasetçilerine ve akademisyenlerine gönderilmesi sırasında yaşamıştı. O dönemde İsviçre basınında çıkan haberler yine Darwinistlerin içinde bulundukları çaresizliği açıkça ortaya koyan ifadelerle doluydu. Yaratılış Atlası‘nın tüm dünyada oluşturduğu şoku gözler önüne seren bu haberler, aynı bugün olduğu gibi, Darwinizm’in bir daha geri dönüşü olmayacak şekilde, güçlü bir yıkım darbesi aldığını ortaya koyuyordu.
<br>
<br>Yaratılış gerçeğini ortaya koyan 300 milyon fosil karşısında büyük bir sessizliğe gömülen, tek bir proteinin dahi tesadüfler sonucu ortaya çıkmasının imkansız olduğunu itiraf etmek zorunda kalan ve tek bir ara geçiş formu dahi ortaya koyamamış olan Darwinistlerin yaşadığı bu panik tek bir gerçeği ortaya koymaktadır: Darwinizm artık yenilmiştir <b>VE DARWİNİSİTLERİN BU YENİLGİYİ KABUL ETMEKTEN BAŞKA BİR YOLLARI YOKTUR.</b>
<br><b>
<br>ÇÜNKÜ</b>
<br>
<br>Ortaya dökülen evrimci sahtekarlıklar, çarpıtmalar, artık genç zihinlere kazınmış; evrenin ve insanın yaratılışında tesadüflerin yeri olamayacağı gözler önüne serilmiştir. Tesadüflere bel bağlayan evrim teorisinin, akıl, mantık ve sağduyu ile çelişkisi beyinleri fethetmiştir. Darwinist yenilginin artık geri dönüşü yoktur. Bundan sonra alınan hiçbir tedbir, hiçbir yasak, Allah’ın izniyle evrime şüphe ile bakan beyinlere etki edemeyecektir. 
<br>
<br>Tarihin en büyük bilim sahtekarlığını desteklemiş olmanın utancını yaşayanlar sessizleşmiş, savunma güçlerini, şevklerini kaybetmişlerdir. Sahte bir teoriye ömürlerini harcamış olmanın yıkılmışlığını yaşayan ve son bir gayretle kaybettikleri itibarlarını kurtarmak isteyenler ise, demokrasi, düşünce ve inanç özgürlüğü gibi temel insani hakları umursamaz hale gelmişlerdir. Yaşadıkları paniğin şiddetinden, evrim teorisini sorgulamayı, eleştirmeyi, hatta şüpheyle bakmayı dahi yasaklamaya yeltenmişlerdir. Senelerce sözde bilimsellik kisvesine bürünen Darwinistler, gerçek yüzlerini göstermeye başlamışlar ve evrim teorisine ateizm uğruna, körü körüne bağlı olduklarını göstererek dogmatik düşüncenin örneği olmuşlardır.
<br>
<br>Hiç şüphesiz fikirden bu denli korkulması, sadece Allah’ın varlığını, birliğini ispatladığı için “Evrim Aldatmacası ve Yaratılış Gerçeği” konferanslarının ve Yaratılış Atlası‘nın tehlikeli görülmesi ise, bu konferanslardaki ve kitaptaki mesajın doğruluğunu tasdik etmektedir. Bir Kuran ayetinde Yüce Rabbimiz şöyle bildirmektedir:
<br><b>
<br>“Hayır, Biz hakkı batılın üstüne fırlatırız, o da onun beynini darmadağın eder. Bir de bakarsın ki, o, yok olup gitmiştir. (Allah‘a karşı) Nitelendiregeldiklerinizden dolayı eyvahlar size.” </b>(Enbiya Suresi, 18)
<br>
<br><b>Sayın Adnan Oktar’ın İsviçre’deki Darwinist Panik Hakkındaki Yorumu</b>
<br>
<br><B>ADNAN OKTAR:</B> Demokrat olsunlar. Fikir özgürlüğüne açık olsunlar, gerçeklere açık olsunlar. Hakikati kabul etmeyi bilsinler. Bizim yapacağımız şeylerin daha çok az bir kısmını gördüler. Daha biz yeni başlıyoruz. Daha yeni soluklanıyoruz. Biz daha üç yaşında bir çocuk gibiyiz. Daha dur bakalım. Böyle yıldırım gibi gideceğiz Allah’ın izniyle, yıldırım inşaAllah. Bundan sonra yalan yok, talan yok, oyun da yok. Dünyayı kandırmalarına müsaade etmeyiz. Doğru konuşacaklar, bilimle konuşacaklar. Bilimi gördüklerinde araziye geçiyorlar. Yani tentürdiyot damlatılmış gibi üstlerine, böyle hemen dümdüz oluyorlar. Biz komünistlere demokrasiyi öğreteceğiz. Fikir özgürlüğünü öğreteceğiz, ılımlı olmayı öğreteceğiz, barışçı olmayı öğreteceğiz, bilimle konuşmayı öğreteceğiz, bilime saygıyı öğreteceğiz inşaAllah. 
<br>
<br><B>OKTAR BABUNA:</B> Evet Hocam inşaAllah. Özellikle sizin anlattığınız gibi maddenin gerçeğini anlatınca tam oluyordu inşaAllah. Ona hiçbir şekilde en ufak bir itiraz edemiyorlar. Darwinizm ve materyalizmi yerle bir etmişti. Siz de İsviçre’deki konferansta video konfe-   ransla anlatmıştınız. İslam ahlakının hakimiyetini anlattınız hocam. Hz. Mehdi (a.s.)’ın çıktığını, Hz. İsa (a.s.)’ın geldiğini ve Peygamberimiz (s.a.v.)’in tarihlerini verdiğini de söylemiştiniz, Kıyamete işaret etmiştiniz hocam inşaAllah. 
<br>
<br><B>ADNAN OKTAR:</B> Kardeşim bak diyorum ki; “İslam ahlakı bu yüzyılda hakim olacak.” Durduk yere söyler miyim ben bunu? Bayağı akılcı bir adamım. Hurafeden nefret eden adamım. Adım gibi eminim inşaAllah. Bir bildiğim var ki söylüyorum. “Hz. İsa (a.s.) gelecek” diyorum, “geldi” diyorum. Bir bildiğim var ki söylüyorum. “Hz. Mehdi (a.s.) çıkacak, çıktı” diyorum. Bir bildiğim var ki söylüyorum. Ben ispat edemeyeceğim bir şeyi söylemem inşaAllah. Yani yalan çıkacak bir sözü söylemem. Bunların hepsini görecekler. Bak Bediüzzaman’ın has talebeleri bugün toplantı yaptılar, tabii. Bir şeyler oluyor. Yarın da Bediüzzaman sergisi başlıyor inşaAllah. Bunlar hepsi, bazısı örtülü, bazısı açık manevi gelişmeler inşaAllah. 
<br>
<br><B>OKTAR BABUNA:</B> Siz konferansta bunları anlattıktan sonra hocam, zaten hissedilir bir şekilde yüz ifadeleri değişmişti bütün salondakilerin. O Altınçağ’ı, Altınçağ’ın çok yakın olduğunu anlattığınızda elhamdülillah.
<br>
<br><B>ADNAN OKTAR:</B> MaşaAllah. Şimdi neden anlatıyoruz? Diyoruz ki; “putu yıktık, putu yerle bir ettik.” “Tamam” diyorlar, “putu devirdiniz, yerine?” “Yerine nur getirdik” diyoruz “Kuran’ı”. O zaman “elhamdülillah” diyorlar. O zaman eksik kalır, putu yıktıktan sonra hakkı söylemek lazım, tabii. (<a href="http://harunyahya.net/V2/Lang/tr/Pg/WorkDetail/Number/17110" class="SidesTableText">Sayın Adnan Oktar’ın 29 Mayıs 2010 tarihinde canlı olarak yayınlanan Kocaeli TV röportajından</a>)
<br>
<br><b>Sayın Dr. Oktar Babuna Darwinistlerin İsviçre’deki Paniğini ve Sayın Adnan Oktar’a Gösterilen Teveccühü Anlatıyor</b>
<br>
<br><B>OKTAR BABUNA:</B> İsviçre’nin en büyük gazetelerinde haftalarca, üç dört hafta tek konu sizdiniz hocam. Bütün İsviçre hop oturup hop kalktı. Milyonlarca insan inşaAllah. Biz sadece iki tanesini getirebildik ama her gün bu şekildeydi bütün aldığımız gazeteler. Bin tane panoda... İsviçre’nin en büyük gazeteleri. Sürekli olarak hocam sizden bahsettiler. Adeta yenilgiyi kabul etmişlerdi. Bütün konferanslarda ellerindeki bütün kozları öne sürdüler. Bütün bu CERN’in çalışan en üst düzey bilim adamları sizin video konferansla bağlandığınız tarihi toplantıya da katılmışlardı. Bütün akademisyenler vardı, Darwinist profesörleri vardı, tek bir itiraz gelmedi hocam. Siz bağlandığınızda çok detaylı olarak anlattınız. Bütün salon dinledi, hiç itirazsız dinledi. Biz çıktıktan sonra orada hala böyle sakallı Darwinist profesörler vardı. Aralarında harıl harıl konuşuyorlardı, çıkıp bırakamamışlardı toplantıyı maşaAllah. Sürekli olarak orada hocam. Mesela bir rahip de gelmişti Hıristiyanlardan. Sizi çok seviyorlar. 
<br>
<br>Orada hem Türklerden hem diğer Müslümanlardan programlarınızı ve kitaplarınızı takip eden çok önemli bir kitle var inşaAllah. Özellikle orada yaşayan Türklerden de söylediler, her gece de seyrediyorlarmış buradaki programlarınızı. Özellikle belirtmemizi söylediler. Şu anda maşaAllah Allah sizi vesile etmiş, bütün dünyayı kaplamış durumdasınız. O çok net bir şekilde belli oluyor hocam, ezici bir şekilde maşaAllah. Siz konferansa bağlandıktan sonra, bu bir saatlik tarihi konuşmanızla maşaAllah, Allah razı olsun, bütün salon tam teslim olmuştu. Bir kişi böyle biraz kıpırdar gibi oldu, bir şey söylemeye çalıştı. Çok dikkat çekici bir şekilde orta yaşlı birisi vardı, oturarak dinliyordu. Uzun süre dinledi sizi başını sallayarak. Ayağa kalkarak bütün salona döndü, “kesin” diye böyle bir hareket yaptı ve bir daha hiçbir itiraz olmadı.
<br>
<br><B>ADNAN OKTAR:</B> Hay maşaAllah. Demek ki Hz. Hızır (a.s.) da oradaydı inşaAllah. Veyahut onun taifesi inşaAllah. (<a href="http://harunyahya.net/V2/Lang/tr/Pg/WorkDetail/Number/17110" class="SidesTableText">Sayın Adnan Oktar’ın 29 Mayıs 2010 tarihinde canlı olarak yayınlanan Kocaeli TV röportajından</a>)
<br>
<br><b>Bilim Yerine Holiganlık Darwinistlerin Yegane Yöntemidir</b>
<br>
<br>Darwinistler bilimden korkarlar. Bilimin getirdiği gerçeklerin anlaşılmasından, bilinmesinden, dünyaya yayılmasından dehşete kapılırlar. Bunun nedeni, bilimsel her şeyin evrim teorisini yerin dibine geçirmiş ve geçersiz kılmış olmasıdır.
<br>
<br>İşte bu sebeple Darwinistler, hiçbir zaman hiç kimseye BİLİM İLE BİR CEVAP VEREMEMEKTEDİRLER.
<br>
<br>Bilimsel delile verdikleri cevap yalnızca SALDIRGANLIKTIR.
<br>
<br>Bilimsel kanıtların sunulduğu evrim karşıtı konferanslara, delillerle değil yalnızca PANKARTLAR VE EYLEMLERLE KARŞI KOYARLAR.
<br>
<br>Bilimsel delillerin –gerçek fosillerin– sergilendiği sergileri KAPATTIRMAYA KALKIŞIRLAR.
<br>
<br>Bilimsel delil sunan kitapları YAKMAYA KALKARLAR.
<br>
<br>Bilimsel delilleri okullarda okutmaya çalışanları MAHKEMEYE VERİRLER.
<br>
<br>Yaratılış savunucularının deliller getirerek karşılıklı tartışma davetlerini dehşet ve korku içinde geri çevirir, asla kendileri böyle bir talepte bulunamazlar.
<br>
<br>Darwinistler, bilimsel delile bilim ile karşılık vermek yerine ZORBALIKLA, SALDIRGANLIKLA, KABA KUVVETLE VE BAĞIRIŞ ÇAĞIRIŞLA cevap verirler. Çünkü ELLERİNDE BİLİMSEL DELİL YOKTUR ve ayakta kalabilmek için bildikleri tek yöntem de budur.
<br>
<br>Ellerine geçen her fırsatta demokrasi, hak, özgürlük, düşünce hürriyeti gibi kavramların ardına sığınan Darwinistler, iddialarının geçersizliği ispatlandığında bir anda bağnaz ve saldırgan hale gelirler. Devamlı ardına sığındıkları düşünce özgürlüğü, söz hakkı, demokrasi, fikir hürriyeti gibi kavramları bir anda yok sayarlar. Sürekli olarak kendilerinin düşünce özgürlüğünü savunan, demokratik, aydın düşünceli insanlar olduklarını iddia eder, fakat Yaratılış gerçeğini kanıtlayan deliller ortaya konulduğunda hemen tahammülsüzleşir hatta saldırganlaşırlar. Aslında iddiaları konusunda EN SABİT FİKİRLİ, EN FANATİK, EN BAĞNAZ VE EN SAPLANTILI OLANLAR DARWİNİSTLERİN KENDİLERİDİR. Çünkü Darwinizm, bilimin getirdiği bir sonuç değil, aksine BİLİMİN YALANLADIĞI SAHTE VE SAPKIN BİR İNANÇTIR. Sadece ideolojiye ve batıl bir inanç sistemine dayandığı için ancak HOLİGAN YÖNTEMLERİYLE AYAKTA TUTULMAYA ÇALIŞILMAKTADIR.
<br>
<br>Darwinizm uzun yıllardır, Darwinist diktatörlüğün  himayesi altında, bu zorbaca politika ile insanları sindirmektedir. Bugün Darwinizm dünya çapında devlet kurumlarına hakimse, bunun tek sebebi söz konusu ZORBACA VE SALDIRGAN SİNDİRME POLİTİKASIDIR.<b>
<br>
<br>Eğer bir Darwinist, bilimsel bir konferansa elinde delille değil de pankartlarla geliyor, bağırtı çağırtı ile bilimsel açıklamaları susturmaya çalışıyor, evrim karşıtlarına saldırıp onları sindireceğini zannediyor, bilimsel bir konferanstan polis gözetiminde uzaklaştırılıyorsa, bunlar Darwinizm’in gerçek yüzünün görülmesi için yeterlidir. </b>Darwinizm’in yıkım haberi, Darwinistler arasında olağanüstü bir panik başlatmıştır. Artık hiçbir zorbaca hareket, Darwinistlerin sahte dinini ayakta tutamayacaktır. Bu Allah’ın adetullahıdır. Her şeyden haberdar olan Rabbimiz, bir ayetinde iman edenlerin her zaman üstün geleceğini şöyle bildirmektedir:
<br><b>
<br>“Allah, yazmıştır: “Andolsun, Ben galip geleceğim ve elçilerim de.” Gerçekten Allah, en büyük kuvvet sahibidir, güçlü ve üstün olandır.”</b> (Mücadele Suresi, 21)]]></description>
<pubDate>2010-07-01</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=17523</link>
</item>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[17 Mayıs 2010 Tarihli Sansürsüz Programındaki Darwinist İddialara Cevaplar]]></title>
<description><![CDATA[17 Mayıs 2010 tarihinde Habertürk televizyonunda Yiğit Bulut’un sunduğu Sansürsüz programında evrim teorisinin geçersizliği tüm delilleriyle yeniden Türk kamuoyuna gösterilmiştir. Darwinizm’in tüm açmazlarının açıkça ortaya konduğu; canlıların, herşeyin Yaratıcısı Rabbimiz tarafından yaratıldığı gerçeğinin açık ve bilimsel delillerle ispat edildiği programda, Darwinistlerin gündeme getirdiği iddialara cevaplar bu makalede bir kez daha yazılı belge niteliğinde sunulmaktadır:
<br>
<br><b>İDDİA 1: 
<br>
<br>‘’Proteinlerin Oluşumu İle İlgili Olasılık Hesaplamaları Yanlış’’ İddiasının Geçersizliği</b>
<br>
<br>Darwinizm’in en büyük ve temel açmazı hayatın ilk başlangıcı olduğundan, Darwinistler için en büyük sıkıntı konusu da budur. Tek bir proteinin, değil tesadüfen, laboratuvarda dahi oluşumuna bir açıklama getiremeyen Darwinistler her zaman olduğu gibi en kaçamak yol olarak demagojiye başvurmaktadırlar.
<br>
<br>Son sansürsüz programında da protein ile ilgili açıklama yapılması istendiğinde, Darwinistler tek bir proteinin oluşumu için yapılan olasılık hesaplarının “yanlış” olduğu gibi bir bahaneye sığındılar. Bu bahane bile, Darwinistlerin tek bir proteini açıklayamamaktan dolayı ne kadar dehşete düştüklerini açıkça göstermektedir. 
<br>
<br>İnsan vücudunda işlevsel ortalama bir proteinin tesadüfen kendi kendine oluşma ihtimalinin 10 üzeri 950’de 1 olarak hesaplanmış olduğu doğrudur. Fakat Darwinistlerin varsaydıkları gibi bu hesaplamada bir hata dahi olmuş olsa, olasılık oranı 950 değil de, 600 veya 400 hatta 100 ya da 60 bile olsa, yine aynı açmaz Darwinistler için söz konusudur. Bu ihtimal her halükarda “SIFIR İHTİMALDİR”. 
<br>
<br>Fakat burada asıl vurgulanması gereken nokta şudur: Protein söz konusu olduğunda, herhangi bir matematiksel ihtimalden bahsetmek mümkün olmamaktadır. Çünkü PROTEİNİN OLUŞMASI İÇİN BAŞKA PROTEİNLERİN VARLIĞI GEREKİR. Yani, her ne kadar sıfır ihtimal de olsa, “ancak şu kadar ihtimalde oluşabilir” gibi bir mantık kullanmak, doğru olmayacaktır. Çünkü protein, oluşmak için, zaten kendisinin yani bir proteinin varlığı gibi çok önemli bir şart getirmektedir. Bu Darwinistler için büyük bir kısır döngüdür. 
<br>
<br>Bir proteini oluşturmak için gereken her türlü malzeme ve proteinin yapı taşları olan amino asitler bulundurulmuş olsa da, hiçbir şekilde bir protein oluşamayacaktır. Mutlaka bu organizasyonu yapacak olan TAM TEŞEKKÜLLÜ BİR HÜCRENİN VE PROTEİN ÜRETİMİNİ GERÇEKLEŞTİRECEK DNA VE PROTEİNLERİN VARLIĞI ŞARTTIR.
<br>
<br>Ayrıca tek bir protein için bir iki tane de değil tam 60 ayrı protein gerekmektedir. Bu proteinlerin tamamı ayrı görevler için özelleşmiş üstün nitelikteki proteinlerdir. 
<br>
<br>Sansürsüz programında proteinin varlığı için proteine ve DNA’ya ihtiyaç olduğu gerçeğinin “uzun zamandır bilim adamları tarafından biliniyor” olduğunun Darwinistler tarafından ısrarla gündeme getirilmesinin de ne amaca hizmet ettiği belli değildir. Bu gerçek, elbette 21. yüzyılda hücreyi inceleyen her bilim adamının bilmesi gereken ve ifade etmesi gereken bir gerçektir. Bu gerçeği kimin keşfettiği değil, bunun evrim için bir açmaz teşkil ettiği gerçeği önem taşımaktadır. 
<br>
<br><b>İDDİA 2:
<br>
<br>‘’Evrimin Tesadüfle Hiçbir Alakası Yok’’  İddiasının Geçersizliği</b>
<br>
<br>Son dönemlerde Darwi-nistlerin savunmaya geçtiği önemli konulardan bir tanesi “evrimin tesadüfle hiçbir alakası yok” iddiasıdır. Bu, son dönemin gündem konusu olduğundan, Sansürsüz programında da aynı taktik Darwinistler tarafından devam ettirilmeye çalışılmıştır. “Her şey rastgele oldu fakat bunun adı tesadüf değil” gibi bir mantıkla, ne olduğu anlaşılamaz bir laf kalabalığıyla savunulan bu iddia, Darwinistlerin iddiasının ne kadar mantıksız olduğunu gözler önüne sermekten başka bir işe yaramamaktadır. 
<br>
<br>Bir savunma mekanizması olarak geliştirilen bu iddia, tesadüf kelimesinin ne kadar mantıksız olduğunun tüm kamuoyuna açıklanmasından sonra gündeme getirilmeye başlanmıştır.
<br>
<br>Darwinistlerin bu iddiadan duydukları utancı yansıtmaktadır. 
<br>
<br>Çünkü eğer bu gerçeği Darwinistler kabul ederlerse, canlı varlıklardaki olağanüstü kompleksliği tesadüflerin var ettiği gibi saçma bir iddiayı savundukları tüm kamuoyunda açıkça bilinecektir. Küçük düşmekten çekinen Darwinistler çözümü, “böyle bir iddiamız yok” demekte bulmuşlardır. 
<br>
<br>Tesadüf iddiasından duydukları utanç nedeniyle Darwinistler, bilinçli bir doğal seleksiyon mekanizmasının işlediğini iddia ederler. Fakat bu bilincin kime ait olduğu belli değildir. Burada adeta doğaya bilinç atfetme durumu vardır. Eğer Darwinistlerin iddia ettikleri doğayı sahte ilah edinen naturalizm ideolojisi ise, o zaman başka bir pagan dinini savundukları gerçeği ortaya çıkar. 
<br>
<br>Bu açıklama ile sanki Darwinistler doğanın bir aklı, becerisi, doğruyu yanlıştan ayırabilme anlayışı ve geleceği görebilme yetisi olduğu izlenimi vermeye çalışarak insanları aldatırlar. Adına doğal seleksiyon diyerek buna bir güç atfetmeye çalışırlar. Oysa doğa, taş, toprak, ağaç, dağ, çakıldan oluşan bir bütündür. Bunların bilinçli olarak en iyi ve en mükemmel olanı seçebilme gibi bir ihtimali elbette ki yoktur. Dolayısıyla yine, Darwinist demagojinin çirkin yöntemleri kullanılmaktadır. 
<br>
<br>Darwinistler, iddialarının hiçbir aşamasında bilincin varlığını kabul etmezler, çünkü eğer ederlerse Yüce Allah’ın varlığını kabul etmiş olacaklar. Dolayısıyla kaçınılmaz olarak bilinçsizliği, yani tesadüfleri savunmak zorundadırlar. 
<br>
<br><b>İDDİA 3:
<br>
<br>Peptid Bağın Laboratuvarda Oluşturulabildiği İddiası Evrim Adına Sonuçsuz Bir Çabadır</b>
<br>
<br>Sansürsüz programında proteinin kendi başına oluşamaması gerçeği karşısında oldukça sıkıntılı anlar yaşayan Darwinistler, proteine ait yüzlerce şarttan biri olan peptid bağlarından yalnızca birinin laboratuvarda oluşturulabildiği iddiasını öne sürmüşlerdir. Oysa, böyle bir çalışma yapılmış olsa dahi, mevcut yaşamsal sistemler dahilinde bi-linçli ve kontrollü ortamda gerçekleştirilen yalnızca tek bir kimyasal bağın varlığının proteinin varlığını açıklamanın yanına bile yaklaşamadığı açıktır. Darwinistler, tümüyle işlevsel bir proteinin iddia ettikleri şekilde TESADÜFEN ve tam olarak nasıl ortaya çıktığı konusunda hala açıklamasızdırlar. 
<br>
<br>Sadece tek bir peptid bağının onlarca yıl boyunca yapılan çalışmaların sonrasında, laboratuvarda, eğitimli bilim adamlarının denetimi altında oldukça zorlu şartlar dahilinde oluşturuluyor olması bu mekanizmanın tesadüfen oluşamayacağının göstergesidir. 
<br>
<br>Bu gerçek, proteine ait tek bir detayın bile ne kadar büyük komplekslik içerdiğini gösterir. 
<br>
<br>Zaten tek bir peptid bağının oluşturulması, proteini meydana getiren yüzlerce şarttan tek bir tanesini bile meydana getirmemektedir. Tek başına hiçbir şey ifade etmemektedir. 
<br>
<br>Proteine işlev verecek olan belli sayıda, belli dizilimde ve belli şekildeki amino asit zincirinin tamamının peptid bağları ile bağlanması gerekmektedir. Dolayısıyla bu bağın, yüzlerce hatta binlerce amino asitlik tek bir protein için tek tek oluşturulması gerekmektedir. 
<br>
<br>Tek bir peptid bağ üzerinden spekülasyon yapan Darwinistlerin her bir bağ için aynı kompleks süreci açıklamaları gerekmektedir. 
<br>
<br>Darwinistlerden istenen, tek bir proteinin oluşumunu gösterebilmeleridir. Kimyasal reaksiyonların varlığı canlılık değildir. Etrafta birbiri ile peptid bağ ile bağlanmış yüzlerce amino asit olsa da bunlar hiçbir şekilde bir araya gelerek protein oluşturmayacaklardır. Proteinin meydana gelişi için her biri birbirinden imkansız pek çok şartın gerçekleşmesi gerekir. Asıl önemlisi ise, proteinin varlığı için yine proteinler gerekir. 
<br><b>
<br>İDDİA 4: ‘’Canlılığın Atası RNA’dır’’ İddiasının Geçersizliği</b>
<br>
<br>RNA dünyası tezi, hayatın başlangıcı konusundaki bütün deneylerin başarısız olması üzerine Darwinistler tarafından çaresizlikten ortaya atılmış olan bir sözde kurtarıcı tezdir. Fakat hücrenin kompleksliğinden ve bilimden anlayan herkes, henüz daha proteinleri oluşturamamış olan Darwinistlerin böyle bir iddia ile ortaya çıkmalarını kaçınılmaz olarak mantıksız bulmaktadır. Daha hayatın başlangıcı için iddia ettikleri ilk hayali hücrenin tek bir proteini ortada yokken, Darwinistler tüm işi müthiş kompleksliği ile RNA’nın gerçekleştirdiğini iddia ederler. RNA’nın nasıl ortaya çıktığı konusunda ise her zamanki gibi suskundurlar. 
<br>
<br>RNA dünyası tezine göre, hayali şekilde tesadüfen meydana gelen RNA molekülü bir şekilde proteinleri üretmiş, sonra bu protein bilgilerini ikinci bir molekülde saklama ihtiyacı ortaya çıktığından DNA tesadüfen oluşmuştur. Hayal gücü oldukça geniş olan Darwinistler, daha henüz laboratuvarlarda bir tane peptid bağı oluşturmaya çalışırken, bu inanılmaz ve imkansız senaryoyu pervasız bir şekilde insanlara anlatıp büyük bir kesimi aldatmayı amaçlamaktadırlar. 
<br>
<br>Daha RNA’nın tek bir nükleotidinin nasıl oluştuğunu açıklayamayan Darwinistler için olağanüstü kompleksliği ile RNA, Darwinizm için çok büyük bir açmazdır. 
<br>
<br>Bir imkansızın gerçekleştiğini ve tesadüfen oluştuğunu farz etsek bile, bütün bu mekanizmanın çalışması için yine proteinlerin varlığı şarttır. Yani RNA proteinler olmadan işlevini yerine getirip bir protein üretmeye kalkışamaz. Tıpkı proteinler gibi RNA ve DNA’nın var olabilmesi ve çalışabilmesi için, tüm proteinleri ve diğer organelleri ile hücrenin tam teşekküllü olarak var olması şarttır. 
<br>
<br>Stanley Miller’ın ve Francis Crick’in çalışma arkadaşı olan San Diego California Üniversitesi’nden ünlü evrimci Dr. Leslie Orgel, “hayatın RNA dünyası ile başlayabilmesi” ihtimali için “senaryo” deyimini kullanmaktadır. Orgel, bu RNA’nın hangi özelliklere sahip olması gerektiğini ve bunun imkansızlığını, American Scientist‘in Ekim 1994 sayısındaki “The Origin of Life on the Earth” başlıklı makalede şöyle ifade eder: 
<br>
<br><i>“Bu senaryonun oluşabilmesi için, ilkel dünyadaki RNA’nın bugün mevcut olmayan iki özelliğinin olmuş olması gerekmektedir: Proteinlerin yardımı olmaksızın kendini kopyalayabilme özelliği ve protein sentezinin her aşamasını gerçekleştirebilme özelliği.”</i> (Leslie E. Orgel, “The Origin of Life on the Earth”, Scientific American, Ekim 1994, cilt 271, s. 78) 
<br>
<br>Elbette böyle bir RNA’nın varlığı mümkün değildir. 
<br><b>
<br>İDDİA 5: ‘’Türler Az Değişebilir ya da Sabit Kalabilir, Bu Evrimin Olmadığını Göstermez’’ İddiasının Geçersizliği</b>
<br>
<br>17 Mayıs 2010 tarihli Sansürsüz programında, evrime karşı hiçbir değişime uğramamış fosil kanıtların gösterilmesi karşısında Darwinistlerden bu açıklama gelmiştir. Muhteşem fosil kanıtlarının evrimi ezici etkisi o kadar güçlüdür ki, Darwinistler, durumu bertaraf etmek adına bazı türlerin değişmediğini iddia ederek konuyu kapatabileceklerini sanmışlardır. 
<br>
<br>Oysa bulunan 300 milyondan fazla fosilin tamamı bu şekildedir. Acaba Darwinist-ler bunu nasıl açıklayabileceklerdir? 
<br>
<br>Türlerin değişmediği elbette doğrudur. Fakat bazı türlerin değişip bazılarının değişmediği iddiası, çok büyük bir aldatmacadır. Bunu iddia edebilmek için bir kişinin DEĞİŞEN HAYALİ TÜRLERİN FOSİLLERİNİ getirip göstermesi gerekir. Bu hiçbir zaman gerçekleşmemektedir, çünkü böyle bir fosil yoktur. 
<br>
<br>Nitekim söz konusu programda da canlıların değişmediğini yani Yaratılış’ı ispat eden fosiller getirilmiş, fakat karşı taraftan sahte evrimi kanıtlayacak tek bir ara form fosili her zamanki gibi getirilememiştir. Tümüyle fosil kanıtlara dayalı bir teori olması gereken evrim teorisinin destekçileri, 150 yıldır tek bir ara fosil getirememektedirler. Elbette bunun yegane sebebi, böyle bir fosilin olmayışıdır. 
<br>
<br>Darwinizm, tüm türlerin ilkelden gelişmişe doğru bir değişim gösterdiği iddiasına dayanır. Sahte evrimin temel iddiası budur. Şu durumda, yeryüzünde söz konusu değişimi göstermesi gereken milyonlarca hatta milyarlarca fosilin bulunmuş olması gerekmektedir. Eğer bunlardan TEK BİR TANE BİLE YOKSA, DEMEK Kİ BÖYLE BİR DEĞİŞİM YAŞANMAMIŞTIR. 
<br>
<br>Şu noktanın önemle üzerinde durmak gerekir: Herhangi bir canlının DEĞİŞİM GEÇİRDİĞİNİ GÖSTEREN TEK BİR TANE BİLE FOSİL YOKTUR. Dolayısıyla canlıların bazıları değişmeden kalmış olabilir iddiası büyük bir kaçış ve aldatmacadır. CANLILARIN TÜMÜ DEĞİŞMEDEN KALMIŞLARDIR. Yani tüm canlıları Allah bir anda, eksiksiz olarak yaratmıştır. Darwinizm, işte bu dev gerçek karşısında müthiş bir çöküş yaşamaktadır.
<br>
<br><b>İDDİA 6:
<br>
<br>‘’Faydalı Mutasyon Vardır’’ Şeklindeki Ünlü Darwinist İddianın Geçersizliği</b>
<br>
<br>Darwinistlerin başka bir iddiası da faydalı mutasyonların var olduğu şeklindedir. Mutasyonların bozucu, öldürücü, yok edici etkisi şu anda bütün bilim dünyasında kesin bilimsel delillerle bilinmesine rağmen ısrarla savunulan bu iddia, aslında bir küçük düşme kaygısından kaynaklanmaktadır. Çünkü Darwinizm yalnızca mutasyonlara bel bağlamış olan bir teoridir. Mutasyonların yıkıcı etkisi bir kere dile getirilirse, bunun Darwinizm’in sonu olacağını tüm Darwinistler gibi bu programa katılanlar da bilmektedir. İşte bu sebeple, bilimsel olarak geçersiz ve acizce örneklerle mutasyonların faydalı olabileceğine insanları inandırmaya çalışmışlardır. Oysa bu, tamamen bir aldatmacadır.
<br>
<br>Çok defa belirtmiş olduğumuz gibi mutasyonların net etkisi zararlıdır, yalnızca %1 oranında etkisiz olabilirler ki bunların da aslında organizmaya ileriki vadede zarar getirdiği son bilimsel araştırmalar sonucunda ortaya çıkmıştır.  Mutasyonların net zararlı etkisi psikolojik bir savunma değil, bilimin ortaya çıkardığı çok net bilimsel bir gerçektir.
<br>
<br>Darwinistler eğer buna itiraz ederlerse doğrudan bilime itiraz etmiş olurlar. Çünkü burada kişisel bir iddia değil, bilimsel bir sonuç söz konusudur.
<br>
<br>Mutasyonun bir canlıya faydalı bir özellik sunması imkansızdır. Normal şartlarda bir canlı bedenindeki her şey tam bir düzen, simetri ve uyum içindedir. Ayrıca bu sistemler hassas dengelerle bir arada kalan, oldukça ince ayarlarla varlığını sürdüren muhteşem komplekslikte sistemlerdir. Radyasyon gibi etkilerle meydana gelen rastgele müdahaleler, kopmalar, bozulmalar, yer değiştirmeler anlamına gelen mutasyonlar, bu düzen, simetri, uyum ve komplekslik içindeki olağanüstü sistemlere MUTLAKA ZARAR VERİR. Bunun aksine bir şeyi savunmak tümüyle mantığa ayrıca bilime aykırıdır.
<br>
<br>Çernobil, Hiroşima, Nagazaki’de meydana gelen dehşet verici görüntüler tam olarak mutasyonların meydana getirdiği sonuçlardır. Düzgün yapıdaki organizmalar mutasyonların etkisiyle ölmüş veya şiddetli zarar görmüş, hatta bu zararlı etki sonraki nesillerde de kendini göstermiştir.
<br>
<br>Darwinistler genellikle “yararlı mutasyon var” iddialarını kanıtlayabilmek için çeşitli bağışıklık örnekleri verirler. Oysa bunlar, bakteride veya bağışıklık hücrelerinde meydana gelen bir varyasyon veya yine bir bozulmadan ibarettir.
<br>
<br>Bazen bir mikroorganizma, DNA’sındaki tek bir nükleotidin –yani bazın- yer değiştirmesi sonucu antibiyotiğe karşı direnç kazanabilir. Bu durum her ne kadar mikroorganizmaya faydalı olsa da, BU BİR FAYDALI MUTASYON DEĞİLDİR. Çünkü söz konusu mutasyon mikroorganizmaya zarar vermiştir. Mikroorganizmaya ait ribozomun şekli bozulmuş ve bu durum da anahtar-kilit uyumunu bozduğundan antibiyotiğin mikroorganizmaya bağlanmasını engellemiştir. Yani mikroorganizmada bir yenilenme değil tam tersine bir bilgi kaybı söz konusudur.
<br>
<br>Ayrıca şu önemli noktanın da belirtilmesi gerekir: Mutasyonlar hiçbir zaman bir organizmaya, onun genomunda var olmayan yeni bir bilgi eklemez. Bu imkansızdır. Sansürsüz programında da “yeni bilgi eklendi” şeklinde sunulan örnekler, son derece aldatıcıdır. Hiçbir şekilde yeni bir gen bilgisi eklenmemiş, canlının geninde mevcut olan bilgi varyasyonlar sonucunda belirgin hale gelerek kullanılmaya başlanmıştır.
<br>
<br>DNA’yı oluşturan bazlardaki kopmalar ve yer değiştirmeler, YENİ BİR BİLGİ SAĞLAMAZLAR. Canlıda var olmayan bir bilginin eklenmesi anlamına gelmezler. Bunu Darwinistler de kuşkusuz çok iyi bilir. Fakat programda ısrarla gen bazlarındaki yer değiştirmeler yeni bilgi olarak sunulmuştur. İşte bu durum Darwinist demagojinin ne boyutlara ulaştığını açıkça göstermektedir.  
<br>
<br><i>Sansürsüz programında yayınlanan ve bu ayki dergimizde yalnızca bir kısmına cevap verebildiğimiz evrimcilerin bilim ve mantık dışı iddialarına ve bu iddiaların cevaplarına önümüzdeki ay yer vermeye devam edeceğiz. İşte önümüzdeki ay yer alacak konu başlıkları:</i>
<br>
<br><b>Sansürsüz iddia 7:</b> ‘’Ara form demek çarpık çurpuk canlılar demek değildir’’ iddiasının geçersizliği
<br><b>
<br>Sansürsüz iddia 8:</b> ‘’Ara form denilen fosiller geri alınıyor çünkü daha iyisi bulunuyor’’ iddiasının geçersizliği
<br>
<br><b>Sansürsüz iddia 9:</b> ‘’Evrime itiraz, standart bir psikolojik rahatsızlıktan kaynaklanıyor’’ iddiasının geçersizliği
<br><b>
<br>Sansürsüz iddia 10:</b> ‘’Türk düşmanlığı Darwin’in kendi kişisel görüşüdür, sorgulanamaz’’ iddiasının geçersizliği
<br>
<br><b>Sansürsüz iddia 11:</b> ‘’Deep impact’’ konusundaki iddiaların geçersizliği
<br><b>
<br>Sansürsüz iddia 12:</b> ‘’Ahlak kavramı zaten doğuştan var, fiilen var olan bir kavramı ihmal edemezsiniz’’ iddiasının geçersizliği.]]></description>
<pubDate>2010-07-01</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=17528</link>
</item>

</channel>
</rss>