<?xml version="1.0" encoding="utf-8"?>

<rss version="2.0">
<channel>
<title>Düşünen İnsanlar İçin RSS</title>
<description>Düşünen İnsanlar İçin İçeriği</description>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com</link>
<language>tr</language>
<category>dusuneninsanlaricin</category>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[Eklem Sıvısı Mucizesi]]></title>
<description><![CDATA[Allah'ın yaratışındaki mükemmellik, detaylara inildikçe daha belirgin olarak ortaya çıkar. Bu detaylardan biri de eklem sıvısıdır. Eklem sıvısı, insanın hareket edebilmesini sağlayan, olmazsa olmaz birçok unsurdan biridir. Allah her şeyi yerli yerinde ve amacına uygun olarak yaratmıştır.
<br>
<br>Hareket edebilmemiz için, kemikler, kaslar, bunların çalışabilmesi için de beyin, sindirim, dolaşım, sinir sisteminin olması gereklidir. Tüm bu sistemler de kendi içlerinde kompleks ve mükemmeldir. Ama tüm bunlar yaratılıp da, kemikler arasındaki eklemlerde bulunan eklem sıvısı yaratılmamış olsaydı, hareket etmemiz mümkün olmazdı. Küçük bir detay gibi görünen eklem sıvısının, böylesine önemli bir özelliği olması, Allah'ın yaratışının son derece ince hesaplara dayalı, planlı ve mükemmel olduğunu göstermesi açısından dikkat çekicidir.
<br>
<br>Kolunuzu ya da bacağınızı oynatırken neden acı duymadığınızı hiç düşünmüş müydünüz? Sürekli bir sürtünmenin olduğu kemiklerde normal şartlar altında aşınmalar ve yıpranmalar olması bunların sonucu olarak da acı oluşması gerekirken böyle bir şey hiç olmaz. Bunun nedeni eklemlerin arasında sürtünmeyi engelleyici eklem sıvısının bulunmasıdır. Bu sıvı kayganlık sağlayarak eklem yüzeyindeki aşınmayı ve tahribatı önler. Biz de Rabbimizin vücudumuzda yarattığı bu kusursuz tasarım sayesinde rahatlıkla hareket ederiz.
<br>
<br>Kemikler vücut içinde bulundukları yere göre farklı özelliklere sahiptir. Örneğin sürekli hareket halindeki kemiklerimizin bazıları, hareketsiz bölgelerdeki kemiklere göre daha farklı desteğe ihtiyacı vardır. Buna örnek olarak eklemlerimizi verebiliriz. Omurgamızı meydana getiren omurlar, bacaklarımızdaki, kollarımızdaki, el ya da ayaklarımızdaki eklemler her hareketimizde birbirleri üzerinde dönerler. Sürekli hareket halinde oldukları için de destek sistemlere ihtiyaçları vardır. Bunu şöyle bir örnekle açıklayabiliriz.
<br>
<br>Herhangi bir mekanik alet çalışırken hareket eden parçaların birbirlerine temas noktalarında sürtünme görülür. Sürtünmenin gerçekleştiği bölgelerde kısa bir süre sonra aşınma ve aşınma sonucunda parçalarda kopma ve kırılma söz konusu olur. Bunu engellemek için mekanik parçalar düzenli olarak yağlanır. Basit bir kapı menteşesinden, üstün teknolojiye sahip bir otomobil motoruna kadar her hareketli mekanik sistemde yağlamaya ihtiyaç vardır. Ancak yağlama aşınmayı tam olarak engellemez, yalnızca geciktirir. Örneğin otomobillerin motoru her beş bin kilometrede bir yağlandığı halde aşınmanın önüne geçilemez. Bu nedenle motor parçalarının düzenli olarak değiştirilmesi gerekir.
<br>
<br>Ancak insanların ve hayvanların eklem yerleri bir ömür boyunca hareket ettikleri halde hiçbir şekilde bakıma ya da yağlanmaya ihtiyaç duymazlar. Hatta bir insanın ömür boyu yaklaşık 100 bin kilometre yol aldığını düşünürseniz sözü edilen mekanik sistemin yaptığı işteki mucizevi yön daha iyi anlaşılır.
<br>
<br>Görüldüğü gibi insanın hareket edebilmesi için her yönden eksiksiz bir tasarım vardır.
<br>
<br>İnsanın üzerine düşen ise, Rabbimize karşı şükredici olmaktır. Allah, bir ayetinde, şükrün önemine şöyle dikkat çekmektedir:
<br> 
<br><b>"Şüphesiz, senin Rabbin, insanlara karşı büyük lütuf (fazl) sahibidir, ancak insanların çoğu şükretmiyorlar." (Neml Suresi, 73)</b>
<br> 
<br>Eklem sıvısı, kemiklerin sürtünmesini engeller. Bu mükemmel doku Allah'ın mükemmel bir tasarımıdır.]]></description>
<pubDate>2012-01-31</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=23915</link>
</item>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[Kuran Kolaya Yöneltir]]></title>
<description><![CDATA[Allah, tarih boyunca tüm insanlara doğruyu bulmaları, kesin olan bilgiye ulaşabilmeleri ve güzel ahlakı tanıyabilmeleri için kutsal kitaplar ile bu kitapları onlara ileten ve açıklayan peygamberler göndermiştir. Allah'ın insanlara yol gösterici olarak indirdiği son kitap ise Kuran'dır.
<br>
<br><b>Kuran kıyamete kadar geçerlidir</b>
<br>
<br>Kuran'ın kıyamete dek geçerli olduğunu ve korunacağını bilen müminler bunun huzur ve güvenini yaşarlar. Kuran, insanın her hükmünden, her emrinden kesin olarak emin olduğu, vicdanı hür ve rahat bir şekilde, tabi olacağı bir kitaptır. İnsanların böylesine "emin" bir yol göstericisinin olması Allah katından verilmiş çok büyük bir nimet ve rahmettir. Allah, Kuran'ın müminler için önemini bir ayetinde şöyle haber vermektedir:
<br> 
<br><b>...Biz Kitabı sana, herşeyin açıklayıcısı, Müslümanlara bir hidayet, bir rahmet ve bir müjde olarak indirdik. (Nahl Suresi, 89)</b>
<br> 
<br>Kuran'ı kendisine rehber edinen bir insan, yaratılış amacını ve sırlarını, Allah'ın hoşnutluğunu, rahmetini ve cennetini kazanmanın yolunu, cennet ve cehennemde nasıl bir hayat olacağını, en güzel ahlakı ve daha birçok bilgiyi en doğru ve eksiksiz şekliyle öğrenir. Kuran'da herşey açıklanmıştır.
<br>
<br>Bir insanın din hakkında sorabileceği ve kendisine başka insanlar tarafından yöneltilebilecek her türlü soru Kuran'da cevaplanmıştır. Allah bir ayetinde şöyle buyurmaktadır:
<br> 
<br><b>"Onların sana getirdikleri hiçbir örnek yoktur ki, Biz (ona karşı) sana hakkı ve en güzel açıklama tarzını getirmiş olmayalım." (Furkan Suresi, 33)</b>
<br> 
<br>Kuran ayetleri ile din hakkında herşeyin bilgisi verilmiştir. Bununla birlikte Allah Kuran'ın indiriliş sebeplerinden birinin de insanların ihtilafa düştükleri konuların açıklanması olduğunu bildirmiştir. Ayette şöyle buyrulmaktadır:
<br> 
<br><b>"Biz Kitab'ı ancak, hakkında ihtilafa düştükleri şeyi onlara açıklaman ve inanan bir kavme rahmet ve hidayet olması dışında (başka bir amaçla) indirmedik." (Nahl Suresi, 64)</b>
<br> 
<br>Ayette görüldüğü gibi Kuran, Allah'a iman eden, salih kullar için büyük bir rahmet ve her konuda yol göstericidir. Allah, Kuran yoluyla bize bilemeyeceğimiz, yaratışının sırrı olan konuları bildirir ve tüm insanları bu bilgilerle uyarır.
<br>
<br>Örneğin Kuran'da şeytanın varlığı, özellikleri, amacı, insanlara hangi yönlerden yaklaşabileceği, ne gibi yöntemler kullanabileceği, şeytanın sinsi karakteri ve daha pek çok bilgi verilmektedir. Bunun da ötesinde, bir insanın şeytanın etkisinden nasıl çıkabileceğinin yolu gösterilmektedir. Kuran'da şeytan hakkında anlatılanlar müminler için çok büyük bir kolaylıktır Çünkü bu sayede şeytan gibi sinsi ve kendilerine görülmez yollarla yaklaşan bir düşmana karşı insanlar daima uyanık olurlar.
<br>
<br><b>Kuran, herkesin anlayabileceği bir dile sahiptir</b>
<br>
<br>Kuran'ın kıyamete dek geçerli olduğunu ve korunacağını bilen müminler bunun huzur ve güvenini yaşarlar. Kuran, insanın her hükmünden, her emrinden kesin olarak emin olduğu, vicdanı hür ve rahat bir şekilde, tabi olacağı bir kitaptır. İnsanların böylesine "emin" bir yol göstericisinin olması Allah katından verilmiş çok büyük bir nimet ve rahmettir. Allah, Kuran'ın müminler için önemini bir ayetinde şöyle haber vermektedir:
<br>
<br>Allah yine bir kolaylık olarak, insanların daha kolay kavrayıp anlayabilmeleri için Kuran'da ayetleri çeşitli şekillerde açıklamıştır. Allah Kuran'ın bu üslubunu ayetlerinde şöyle bildirir:
<br> 
<br><b>"Andolsun, Biz onlara bir Kitap getirdik; iman edecek bir topluluğa bir hidayet ve bir rahmet olmak üzere bir bilgiye dayanarak onu çeşitli biçimlerde açıkladık." (Araf Suresi, 52)
<br>
<br>"Bak, iyice kavrayıp-anlamaları için ayetleri nasıl çeşitli biçimlerde açıklıyoruz?" (Enam Suresi, 65)</b>
<br> 
<br>Allah'ın bu hükümlerine rağmen, insanların genel olarak düştükleri önemli hatalardan biri, Kuran'ın her insan tarafından anlaşılır olmadığını düşünmeleridir. Çoğu insan Kuran'ın okunması, anlaşılması ve yaşanabilmesi için uzun yıllar süren bir eğitime ihtiyaç olduğunu zanneder. Bu yargıya varan kişilerin büyük bir kısmı ise bir kez bile Kuran'ı okumamıştır aslında. Veya okumuştur ama anlamayı denememiş, daha başından ayetleri anlamayacağı yönünde kendini şartlandırmıştır. Halbuki Kuran, Allah'ın ayetlerinde bildirdiği gibi apaçıktır. Bu yüzden de samimi olarak Kuran'ı okuyan her insan onu kolaylıkla anlayabilir.Kuran'ın dilinin son derece anlaşılır olması insanlar için çok büyük bir nimettir. Nitekim Allah insanların Kuran'ı rahatlıkla okuyup anlamaları için kolaylaştırdığını bir ayetinde şöyle bildirir:
<br> 
<br><b>"Biz bunu (Kuran'ı) senin dilinle kolaylaştırdık, takva sahiplerine müjde vermen ve direnen bir kavmi uyarıp-korkutman için." (Meryem Suresi, 97)</b>
<br> 
<br>Allah, rahmetinin ve merhametinin bir sonucu olarak, insanların anlayışı için dinini bu kadar kolaylaştırmışken, insana düşen sadece Allah'ın bildirdikleri üzerinde düşünmek ve onları uygulamaktır. Ne var ki, pek çok insan böylesine kolay bir yol varken, zor olanı tercih etmektedir. Kendilerine yanlış yol göstericiler aramakta, yaşamlarının amacını öğrenebilecekleri, ebedi kurtuluşlarına vesile olacak Kuran'dan uzak yaşamaktadırlar.
<br>
<br><b>Kuran tek hidayet rehberidir</b>
<br>
<br>Kalpleri tatmin bulmuş olarak Allah'a bağlanan halis müminler, Kuran'ın hüküm ve hikmet sahibi olan Rabbimizden gönderilmiş bir hidayet rehberi olduğunu bilirler. Allah Kuran'ın <b>"müminler için bir öğüt ve sinelerde olana bir şifa" (İsra Suresi, 82)</b> olduğunu bildirmiştir.
<br>
<br>Kuran ayetleri ile insanın aklında oluşabilecek sorular ve şüpheler tamamen ortadan kalkar ve insan kendisi için en uygun olan ahlakı ve yaşam biçimini öğrenmiş olur. Bu nedenle Kuran, kendisine uyanlara manevi bir şifa ve iyileşme sağlar.
<br>
<br>Şu çok önemli bir noktadır: Allah insanları İslam fıtratını yaşadıkları takdirde mutlu, huzurlu, aklen ve bedenen sağlıklı olabilecekleri şekilde yaratmıştır. Allah'ın ayetinde bildirdiği gibi, Kuran insanları karanlıklardan aydınlığa çıkaran yegane hak Kitap'tır:
<br> 
<br><b>"Bu bir kitaptır ki, Rabbinin izniyle insanları karanlıklardan nura, O güçlü ve övgüye layık olanın yoluna çıkarman için sana indirilmiştir" (İbrahim Suresi, 1)</b>
<br>
<br>Allah'ın kitabının nuruna uyanlar, yol göstericiliğine tabi olanlar, <b>-Allah'ın dilemesi ile-</b> dünyada ve ahirette daima kolaylıklarla karşılaşacak ve güzel bir hayat yaşayacaklardır.]]></description>
<pubDate>2012-01-31</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=23916</link>
</item>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[İmtihanın Sırrı ]]></title>
<description><![CDATA[Allah dünyanın geçici bir yurt olduğunu ve asıl yurdun ahiret olacağını tarihin başından bu yana insanlara açıklamıştır. Buna rağmen insan, çok kısa süren dünya hayatına yönelir ve nefsine fayda sağlamaya çalışır. Halbuki olayları biraz akılcı değerlendirebilen ve gerçekleri düşünen bir insan, dünya hayatının sonsuz hayat yanında ne kadar değersiz olduğunu görüp anlar.
<br>
<br><b>Önce Allah'ı Sıfatlarıyla Tanımalıyız</b>
<br>
<br>Bu imtihanın sırrını anlayabilmek için öncelikle evrene tamamen hakim olan Yaratıcı'yı çok iyi tanımak gerekir. O, gökleri, yeri ve bu ikisi arasındaki herşeyi yoktan var eden, her varlığın Kendisine muhtaç olduğu, hiçbir şeye ihtiyacı olmayan ve bütün eksikliklerden uzak olan Allah'tır. İnsanı da yoktan var etmiş, ona sayısız özellikler ve nimetler vermiştir. Hiçbir insan işitmeyi, görmeyi, yürümeyi, sinir ve kas sistemlerini düzenli olarak çalıştırabilmeyi, solunum sistemi oluşturup nefes almayı ve bunun gibi yaşam için şart olan sayısız özelliklerini kendi başına elde etmemiştir. Daha insan bunları idrakten bile yoksunken, Allah bu sistemleri insan vücuduna yerleştirmiştir. Tüm bu nimetlerin karş! ılığında insanlardan istediği ise, Kendisine kulluk etmeleridir. Fakat insanların büyük bölümü ayetin ifadesiyle "zalim ve nankör" bir karakter göstererek Allah'a şükretmeyi, O'na boyun eğmeyi ve itaat etmeyi unuturlar, O'nun koyduğu sınırları çiğnerler. Kendilerinin büyük bir güce sahip olduklarını, bu dünyadan çok uzun bir süre ayrılmayacaklarını düşünürler.
<br>
<br>Bu yüzden de tüm amaçları dünyayı yaşamaya yöneliktir. Ölümü unutur, ölümden sonraki yaşantıları için hiçbir hazırlık yapmazlar. En büyük amaçları, imkanları elverdiğince kendilerine iyi bir yaşantı sağlamak, burada geçirdikleri her anı kendilerince en iyi şekilde değerlendirmektir. İnsanların dünyaya olan bu bağlılıklarını Allah Kuran'da şöyle bildirmiştir:
<br> 
<br><b>Gerçek şu ki bunlar, çarçabuk geçmekte olan (dünya)ı seviyorlar. Önlerinde bulunan ağır bir günü bırakıyorlar. (İnsan Suresi, 27)</b>
<br> 
<br>
<br>Allah'ı unutmuş olan inkarcılar yaşamları boyunca böyle bir çaba içindedirler ama ayette ifade edildiği gibi bu dünyanın önemli bir sırrı vardır; dünya hayatı çarçabuk geçmektedir. Dünyaya bağlananların unuttukları, düşünmeye yanaşmadıkları, hatırlatıldığında kaçtıkları bir konudur bu. Ancak ne kadar kaçmaya çalışsalar da hiç değişmeyecek bir gerçektir.
<br>
<br>Bunu anlayabilmek için bir örnek üzerinde düşünebiliriz.
<br>
<br>Birkaç saniye mi, bir kaç saat mi?
<br>
<br>Bir tatil anı düşünün: Sonunda, iki saat süren yolculuğun ardından uzun süredir planladığınız tatile çıkmayı başardınız ve seçtiğiniz tatil köyüne vardınız. Tatil köyü çok kalabalıktı, sizin gibi tatile çıkan yüzlerce kişi vardı etrafta. Resepsiyonda tanıdık yüzlerle karşılaştınız ve hepsiyle selamlaştınız. Daha fazla vakit kaybetmeden deniz kıyısına inmek için acele etmeye başladınız. Hemen üstünüzü değiştirerek kumsala indiniz. Karşınızda harika bir deniz ve kumsal duruyordu. Hava ise gerçekten insanı bunaltacak kadar sıcaktı. Ve sonunda denize girip yüzmeye başladınız. Fakat yüzerken bir ses duydunuz: "Uyan! Saat 8 oldu!"
<br>
<br>Bir anda duyduğunuz bu sese hiçbir anlam veremezsiniz. Duyduğunuz sesle bulunduğunuz ortam arasında bağlantı kurmaya çalışırsınız, fakat ilk anda başaramazsınız. Sonunda yavaş yavaş gözlerinizi açıp uyanırsınız. Gözleriniz bulunduğunuz odaya alışıp da şuurunuz yerine geldiğinde rüya gördüğünüzü fark edersiniz. Gerçekten de çok şaşırırsınız. "Herşey o kadar gerçekti ki, saatlerce yolculuk yaptım, masmavi denizi gördüm, çevremde bir sürü tanıdık insanla karşılaştım, hatta şu an kış olmasına rağmen o müthiş sıcağı bile hissettim" diye tüm samimiyetinizle şaşkınlığınızı ifade edersiniz.
<br>
<br>Rüyanızda çok uzun bir vaktin geçmiş olduğunu sanmanıza rağmen tüm rüya yalnızca birkaç saniye sürmüştür. Ne kadar aksini ispat etmek isteseniz de bunun yalnızca birkaç saniyelik bir rüya olduğunu kabul etmek durumunda kalırsınız.
<br>
<br><b>Gerçek Yurt: Ahiret</b>
<br>
<br>İşte çok kısa süren dünya hayatını tüketip de ahirete giden inkarcıların şaşkınlığı da aynı bu şekilde olacaktır. Çok uzun süreceğini zannettikleri dünya hayatı onları aldatmıştır. Öyle ki kimi bin yıl, kimi bin yıldan da fazla hayatlarını sürdürebilecekleri gibi bir hisse kapılmışlardır. Oysa ölümlerinin ardından diriltildiklerinde, dünyada aslında çok az bir süre kaldıklarını anlayacaklardır. Bu durum Kuran'da şöyle anlatılır:
<br>
<br><b>Dedi ki: "Yıl sayısı olarak yeryüzünde ne kadar kaldınız?" Dedi ki: "Bir gün ya da bir günün birazı kadar kaldık, sayanlara sor." Dedi ki: "Yalnızca az (bir zaman) kaldınız, gerçekten bir bilseydiniz" (Müminun Suresi, 112-114)</b>
<br> 
<br>10 yıl yaşamış bir insan da, 100 yıl yaşamış bir insan da yukarıdaki ayetlerde ifade edildiği gibi, dünyada en fazla bir gün kadar ömür sürdüğünü eninde sonunda fark edecektir. Tıpkı rüyadan uyanan ve çok uzun bir tatil geçirdiğini zannederken yalnızca birkaç saniyenin geçtiğini farkeden insan gibi... Hatta yaşadığı ömür ona öyle kısa gelecektir ki, aşağıdaki ayette bildirildiği gibi büyük hırslarla geçirdiği ve yıllarca süren hayatının yalnızca bir saat içine sığdığına yemin dahi edecektir:
<br>
<br><b>Kıyamet saatinin kopacağı gün, suçlu-günahkarlar, tek bir saatin dışında (dünya hayatı) yaşamadıklarına and içerler. İşte onlar böyle çevriliyorlardı. (Rum Suresi, 55)</b>
<br> 
<br>Herkesin kesin olarak bildiği gibi dünyadaki yaşam süresi sınırlıdır. Ya bir gün, ya birkaç saat ya da 70 yıl... Ve herkes şunu da kesin olarak bilir ki sınırlı olan herşey eninde sonunda bitecektir. Bir insan 80 yıl da yaşasa, 100 yıl da yaşasa her geçen gün kaçınılmaz olan sona doğru ilerler. Bunun örneklerini istisnasız herkes kendi hayatında görmüştür. Düşünün ki, uzun vadeli olarak yaptığınız her planla eninde sonunda karşılaşmışsınızdır. Şu anda geriye dönüp baktığınızda söyleyeceğiniz ilk söz "ne kadar çabuk geçti!" olacaktır.]]></description>
<pubDate>2012-01-27</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=23911</link>
</item>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[Dünya Bir İmtihan Yeridir ]]></title>
<description><![CDATA[İnsan Allah tarafından bir amaç üzere yaratılmıştır. İnsanın yaratılış amacını ve kısa süren dünya hayatı boyunca nasıl bir ömür geçirmesi gerektiğini öğrenebileceği kaynak ise, Allah'ın kullarına bir rehber olarak indirdiği Kuran'dır.
<br>
<br>Allah <b>"Bizim, sizi boş bir amaç uğruna yarattığımızı ve gerçekten Bize döndürülüp getirilmeyeceğinizi mi sanmıştınız?"</b> (Müminun Suresi, 115) ayetinde insanların belli bir amaç üzere yaratıldıklarını bildirmiştir. Bu amacın ne olduğu ise başka ayetlerde tarif edilmiştir. İnsanın yaratılış amacı, <b>"...insanları yalnızca bana ibadet etsinler diye yarattım"</b> (Zariyat Suresi, 56) ayetiyle haber verildiği gibi Allah'a kulluk etmektir.
<br>
<br>Yalnızca Allah'a ibadet etmek için yaratılan insanın önünde, ortalama altmış-yetmiş yıllık kısa bir ömür vardır. Bu ömür, tıpkı bir kum saatinde olduğu gibi hiç durmadan akmakta; insan ahiretteki asıl hayata doğru sürekli bir geri sayım içinde yaşamaktadır. Herkes kendisi için belirlenmiş bir süre kadar yeryüzünde kalacaktır ve bu vaktin bilgisi sadece Allah katında saklıdır. İnsanın hayatı kimsenin değiştirmeye güç yetiremeyeceği şekilde, Allah'ın çizdiği bir kader üzere işlemektedir.
<br>
<br>Yeryüzündeki herşey kıyamet zamanı geldiğinde yok olacaktır. Apaçık olan gerçek ise <b>"... dünya hayatı, ahirette (ki sınırsız mutluluk yanında geçici) bir metadan başkası değildir"</b> (Rad Suresi, 26) ayetinde de bildirildiği gibi, sonsuz ahiret hayatının yanında dünya hayatının çok kısa olduğudur. Dünya üzerinde herşey eskimeye, yaşlanmaya ve yok olmaya doğru çok büyük bir hızla ilerlemektedir. Zaman, herkesi ve herşeyi mutlaka tahribata uğratmakta ve bu geçici dünyaya bağlananlar çok büyük bir kayıp içine düşmektedirler.
<br>
<br>Kendisine birçok nimet verilmiş, akıl, vicdan ve sağduyu sahibi bir varlık olan insanın yaratılış amacının, eksikliklerle dolu olan bu kısa dünya hayatında, geçici yararlar elde etmek olmadığı çok açıktır. İnsan burada imtihan edilmektedir ve nihai hedefi de sonsuz ahiret güzelliğini kazanmaktır.
<br>
<br>İnsan, dünyada karşılaştığı olaylar karşısında gösterdiği tavırlar, sahip olduğu ahlak ve içinde taşıdığı niyetiyle denenmektedir ve "iman ettim" demesi kesinlikle yeterli değildir. İmanını tavırlarıyla da göstermelidir. Kıyamet gününde, dünya hayatına dair gizli ya da açık herşey ortaya dökülecek, çok hassas bir hesap yapılacaktır.
<br>
<br>Bu hesapta <b>"... bir hurma çekirdeğindeki iplikçik kadar"</b> (Nisa Suresi, 49) bile haksızlık yapılmayacaktır. İyilikten yana yaptıkları ağır basanlar sonsuz güzelliklerle bezenmiş cennet yurdunda ağırlanırken, kötülüğü ve zulmü kendilerine yol edinenler sonsuz cehennem azabıyla cezalandırılacaklardır. Zira Allah, bu kısa hayatı, insanları denemeden geçirerek, iyi ve doğru olanları diğerlerinden ayırt etmek için yaratmıştır. Mülk Suresi'nde bu gerçek şöyle bildirilir:
<br> 
<br><b>"O, amel (davranış ve eylem) bakımından hanginizin daha iyi (ve güzel) olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı..." (Mülk Suresi, 2)</b>
<br> 
<br>Hayat, gerçekte Allah'ın bizleri sınamak ve eğitmek için yarattığı geçici bir süredir. İnsan bu süre boyunca düşünmek, böylece Allah'ı tanımak, O'nun hükümlerine uymak ve Allah'ın rızasını aramakla sorumludur.
<br>
<br>"İnsanı dinden uzaklaştıran en önemli hata, düşünmemektir. İnsan, "Nasıl var oldum, beni yaratan kim, nereye doğru gidiyorum" gibi temel sorular üzerinde düşünmedikçe doğruyu bulamaz. Günlük hayatın kısır çekişmeleri ve hırsları içinde boğulur."]]></description>
<pubDate>2012-01-27</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=23912</link>
</item>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[Rabbimiz'in Güçlü Hislere Sahip Olarak Yarattığı Canlılar]]></title>
<description><![CDATA[<li><b>Kimi hayvanlar depremlerden önce niçin olağandışı davranışlar sergiler?
<br>
<br><li>Canlıların tehlikeler karşısındaki tutumları nasıldır?
<br>
<br><li>Bazı hayvanların insanlardan daha güçlü olan duyuları hangileridir?
<br>
<br>Tehlike Sinyali Veren Canlılar </b>
<br>
<br>Topluluk halinde yaşamanın en büyük avantajlarından biri tehlikelere karşı daha fazla korunma sağlamasıdır. Çünkü topluluk içinde yaşayan hayvanlardan herhangi biri, tehlikeyi sezdiğinde sessizce olay yerinden kaçmak yerine var gücüyle çevresindeki diğer hayvanları da uyarır. Her bir canlı türünün, kendine özgü bir uyarı şekli vardır. 
<br>
<br><li>Tavşanlar ve bazı geyikler, tehlikeyi sezdiklerinde çevrelerindeki hayvanları uyarmak için kuyruklarını dikerler. Ceylanlar ise ilginç bir zıplama dansı yaparlar. 
<br>
<br><li>Birçok küçük kuş, düşmanlarını fark ettiğinde hemen öterek alarm verir. Sarı asma kuşu gibi türler, alarm verirlerken dar frekans aralığı olan ve yüksek perdeden bir ses çıkartırlar. İnsan kulağı bunu ince bir ıslık gibi algılar. Bu sesin en önemli özelliği ise kaynağının yönünün anlaşılmamasıdır. Bu, sürüsünü uyaran kuş için önemli bir avantajdır. Çünkü kuş aslında düşmanı gördüğünde çığlık atarak bütün dikkati üzerine çekmeyi göze almaktadır. Ama sesin yönü belli olmadığı için de tehlike nispeten azalmaktadır. 
<br>
<br><li>Koloniler halinde yaşayan böceklerde de tehlikeyi ilk sezen, bütün koloniyi uyarır. Ancak, tehlikeyi haber veren böceğin salgıladığı alarm kokusu düşmanın da dikkatini çeker. Dolayısıyla kolonisini tehlikeye karşı uyaran böcek, ölümü de göze almış olur. 
<br>
<br>Çayır köpekleri büyük koloniler şeklinde yaşarlar. Adeta bir kent haline dönüşmüş olan yuvaları, yaklaşık 30 hayvanın yaşadığı bölümlere ayrılmıştır. Bu bölgedeki hayvanların tümü birbirini tanır. Her zaman tünel dışında ve girişlerde bulunan tepeciklerin üzerinde her yönü görebilecek şekilde arka ayakları üzerinde dikilmiş nöbet tutan hayvanlar bulunur. Nöbetçilerden biri, bir düşman görürse, ıslık şeklinde bir dizi havlama sesi çıkarır. Bu uyarı, diğer nöbetçiler tarafından yinelenir ve uyarı, tüm bölge tarafından duyularak alarm haline geçilmesini sağlar. 
<br>
<br>Doğada gerçekleşen bu dayanışmaya tanık olan bilim adamları, şuursuz canlıların böylesine olağanüstü davranışlarda bulunmalarını hayranlıkla karşılamaktadırlar. Kuşkusuz ki tüm bu canlıları her an ilhamı ile yönlendiren, her birini denetleyen ve her birine davranış şeklini emreden Allah’tır. Bu açık gerçek Kuran’da şöyle bildirilmektedir:
<br>
<br><B>“Göklerde ve yerde olan ne varsa, canlılar ve melekler Allah’a secde ederler (emrine boyun eğerler) ve onlar büyüklük taslamazlar. Üstlerinden (her an bir azab göndermeye kadir olan) Rablerinden korkarlar ve emrolundukları şeyi yaparlar.”</B> (Nahl Suresi, 49-50)
<br>
<br><B>İnsanlardan Farklı Duyulara Sahip Hayvanlar</B>
<br>
<br>Allah hayvanların duyu organlarını insanlardan daha güçlü olarak yaratmıştır. Hatta bazı hayvanlarda  insanlarda olmayan başka his organları da mevcuttur: 
<br>
<br><li>Filler geniş alanlara yayılarak yaşayan hayvanlar oldukları için aralarında sağlam bir “iletişim” olması çok önemlidir. Bu iletişim yalnızca fillerin keskin koku alma duyuları sayesinde olmaz. Bunun yanında, Allah filin alnında, insanların duyamayacağı boğuk bir ses çıkartan bir organ yaratmıştır. İşte bu organ sayesinde filler kendi aralarında, diğer canlıların anlayamayacağı gizli ve şifreli bir dil kullanarak konuşurlar. Fillerin çıkardıkları bu boğuk sesler çok uzak mesafelere ulaşabilir. Bundan dolayı fillerin çıkardıkları bu özel ses uzun mesafeli görüşmeleri için idealdir
<br>
<br><li>Bazı canlıların gözleri insanlardan çok daha gelişmiş özelliklere sahiptir. Örneğin böcekler ve arılar, insan gözünün göremediği ultraviole ışınlarını görürler. Geceleri avlanan memeli hayvanlar ve gece kuşları gibi türlerin gözlerindeki Tapetum lucidum adı verilen tabaka bu canlıların karanlıkta da görmelerini sağlar. Afrika’daki akba¬ balar ise insanların dürbünle seçemediği yaklaşık 4000 m.’nin üzerinde mesafelerden, yerde yatan bir hayvanın ölü mü yoksa uykuda mı olduğunu saptayabilir.
<br>
<br><li>Bazı hayvanların koku alma özelliği insanlardan 100.000 hatta 1.000.000 defa da¬ ha güçlüdür. Örneğin köpekler mikrolfak adı verilen en belirsiz koku¬ ları bile hissederler. Bu özellikleri sebebiyle insanlar¬ da görülen ve değişik vücut kokuları ile karakterize olan bazı metabolizma bozukluklarının erken teşhisinde, narkotik, suçlu takibi gibi polisiye işlemlerde ve doğal afetlerde  köpeklerden yararlanılır. 
<br>
<br><li>Çıngıraklı yılan ve engerek yılanı gibi bazı sürüngenlerin ısı değişimlerini fark eden özel bir his organı vardır. Burun deliği arasında bulunan birer çukur¬ luk içinde olan bu organ hareket eden cisimlerin sıcak veya soğuk oldukları¬ nı ayırt etmeye yarar. Yılanlar bu organ sayesinde gece serinliğinde sıcakkanlı bir hayvandan çıkan 10 derecenin altında kalan düşük ısıları bile fark eder. Aynı zamanda hava akımı ve titreşimlerine karşı da son derece  hassastırlar.  
<br>
<br><li>Bütün canlılar ısı dışında elektrik de yayarlar. Karada yaşayan bir canlının bu akımları hissetmesi zordur. Çünkü hava bir yalıtkan görevi görür. Ancak suyun içerisinde durum farklıdır. Elektrik doğal bir iletken olan suyun içerisine akar. Dolayısıyla bu elektriği hissedebilen bir canlı son derece etkili bir duyuya da sahip olmuş olur. İşte köpek balıkları da bu avantaja sahip olan canlılardandır. Öyle ki sudaki tüm titreşimleri, suyun ısısındaki değişimleri, tuzluluk oranını ve özellikle de hareket halindeki canlıların yol açtığı elektrik alanındaki küçük değişiklikleri bile hissedebilirler. 
<br>
<br>Köpek balıklarının vücutlarında, içi jöle benzeri bir madde ile dolu çok sayıda oluk mevcuttur. Bu oluklar yoğun olarak köpek balığının kafasına yerleştirilmiş olmasına karşın, balığın tüm vücudu boyunca da dağılmıştır. “Lorenzini ampülleri” olarak adlandırılan bu özel organlar, mükemmel birer elektrik algılayıcısıdır. Köpek balıkları ve vatozlar bu algılayıcılarını kullanarak avlarını bulurlar. Bu organlar, başın ve hayvanın yüzündeki sivri kısmın üstünde bulunan gözeneklere bağlıdırlar. Ve elektrik algılayıcısı (elektroreseptör) olarak son derece hassastırlar. Öyle ki köpek balıkları, bir voltun 20 milyarda biri büyüklüğündeki akımları bile hissedebilirler. Bu muazzam bir güçtür. Çünkü bu evlerde kullanılan 1.5 voltluk kalem pillerden iki tanesinin birbirinden 1600 kilometre uzağa konulduğunda köpek balıklarının bu pillerin yaydığı akımı hissedecekleri anlamına gelir. 
<br>
<br>Canlıların sahip olduğu bu gelişmiş duyuları veya onlara özel organları var eden elbette sonsuz ilim ve güç sahibi Yüce Allah’tır. Bir ayette tüm bilginin tek sahibi olan Rabbimiz’in yaratma ilmi şöyle bildirilmektedir:
<br>
<br><B>“Allah sizi topraktan yarattı, sonra bir damla sudan. Sonra da sizi çift çift kıldı. O’nun bilgisi olmaksızın, hiçbir dişi gebe kalmaz ve doğurmaz da. Ömür sürene, ömür verilmesi ve onun ömründen kısaltılması da mutlaka bir kitapta (yazılı)dır. Gerçekten bu, Allah’a göre kolaydır.”</B> (Fatır Suresi, 11)
<br>
<br><B>Depremi Hisseden Canlılar</B>
<br>
<br>Yapılan bilimsel araştırmalar deprem öncesinde tektonik tabakaların muazzam bir basınç altında kaldığını bu basınç altında kayaçların, çevrelerine elektrik yüklü parçacıklar saldığını göstermiştir. Bu parçacıklar hava veya su ile karşılaşınca reaksiyona girerek yeni moleküllerin oluşumuna neden olur. Örneğin bu parçacıkların suya karışmasıyla hidrojen peroksit oluşur. İşte yüzeydeki su birikintilerinde suyun kimyasını değiştiren bu olay canlılar tarafından algılanır ve onların olağandışı davranışlar sergilemelerine ve depremi önceden hissetmelerine neden olur. 
<br>
<br><li>2009 yılında İtalya’nın L’Aquila kentini etkileyen depremden üç gün önce yakınlardaki bir gölde yaşayan kurbağa sürüsünün tamamı göç etmiştir. 
<br>
<br><li>1975 yılında Çin’in Haicheng kentinde kış aylarında meydana gelen depremden yaklaşık bir ay önce, yılanlar topluca yuvalarını terk etmişlerdir. İlginç olan nokta kış aylarında yılanların kış uykularını yarıda kesip kendilerini ölümlerine sebep olacak dondurucu soğuğa atmalarıdır. 
<br>
<br><li>Bazı bölgelerde büyük depremler öncesi derin su balıklarının yüzeye çıktıkları gözlenmiştir. 
<br>
<br>Bu örneklerde de görüldüğü gibi bu canlıların her biri Allah’ın koruması altındadırlar. Allah her birine davranışlarını ilham eder ve onlar da buna eksiksiz uyarlar. Her biri kendilerini Yaratan Allah’a boyun eğmişlerdir. Kuran’da bu gerçek şöyle bildirilir:
<br>
<br><B>“Göklerde ve yerde bulunanlar O’nundur; hepsi O’na ‘gönülden boyun eğmiş’ bulunuyorlar.”</B> (Rum Suresi, 26)
<br>
<br>
<br><B>Rabbimiz’in Sınırsız Merhameti Tüm Canlıları ve Kainatı Kuşatır</B>
<br>
<br>Rabbimiz’in canlılara bahşettiği özel duyu organları, hisler ve alarm teknikleri vesilesiyle yaşamlarını sürdürmeleri, birbirlerini ve özellikle yavrularını tehlikelere karşı hassasiyetle koruyup kollamaları ve birlikte hareket etmeleri, üzerinde düşünülmesi gereken yaratılış delillerinden sadece birkaç tanesidir. 
<br>
<br>Kuşkusuz canlılar sahip oldukları bu özellikleri kendi iradeleriyle gerçekleştiremezler. Doğadaki herşey sonsuz ilim ve kudret sahibi Rabbimiz’in eseridir ve her biri O’nun ilhamıyla hareket etmektedir. O, üstün kudret, şefkat, merhamet, akıl, ilim ve hikmet sahibidir. Bu gerçek bir Kuran ayetinde şöyle bildirilmiştir: 
<br>
<br><B>“Ben gerçekten, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a tevekkül ettim. O’nun, alnından yakalayıp-denetlemediği hiçbir canlı yoktur. Muhakkak benim Rabbim, dosdoğru bir yol üzerinedir (dosdoğru yolda olanı korumaktadır.)”</B> (Hud Suresi, 56)
<br>
<br><i><a href="http://www.Allahisevmek.com" class="SidesTableText">www.Allahisevmek.com</a>
<br>
<br><a href="http://yaratilisdelilleri.imanisiteler.com" class="SidesTableText">www.yaratilisdelilleri.imanisiteler.com</a>
<br>
<br><a href="http://www.yaratilisgercegi.com" class="SidesTableText">www.yaratilisgercegi.com</a></i>
<br>
<br>Doğadaki herşey sonsuz ilim ve kudret sahibi Allah’ın eseridir. Allah tüm canlıları, insanları, hayvanları, böcekleri, bitkileri, canlı cansız tüm varlıkları yaratan, üstün kudret, şefkat, merhamet, akıl, ilim ve hikmet sahibidir. Ayetlerde şöyle buyrulur:
<br>
<br><B>“Şu halde hamd göklerin Rabbi, yerin Rabbi ve alemlerin Rabbi Allah’ındır. Göklerde ve yerde büyüklük O’nundur. O, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.”</B> (Casiye Suresi, 36-37)
<br>
<br>Tüm kainatta kusursuz bir düzen vardır. Kuşkusuz bu, en küçük mikroorganizmadan Güneş Sistemi’nin dev kütleli gezegenlerine kadar canlı cansız herşeyi kontrolü altında tutan Allah’ın yaratmasıdır. Mükemmelliklerle dolu olan  canlıların her biri de büyük bir itaat ve teslimiyetle kendisini yaratan Allah’a boyun eğer ve Rabbimiz’in kendisi için takdir edip planladığı emri yerine getirir. Bir ayette şöyle buyrulmaktadır:
<br>
<br><B>“De ki: “Göklerde ve yerde olanlar kimindir?” De ki: “Allah’ındır.” O, rahmeti Kendi üzerine yazdı. Sizi kendisinde şüphe olmayan kıyamet gününde elbette toplayacaktır. Nefislerini hüsrana uğratanlar, işte onlar inanmayanlardır.”</B> (Enam Suresi, 12)]]></description>
<pubDate>2012-01-18</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=23895</link>
</item>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[Keskin Gece Görüşüne Sahip Kedi Gözleri]]></title>
<description><![CDATA[<li>Kediler, dünyayı nasıl algılar?
<br>
<br><li>Dünyayı görme, algılama biçimleri niçin insanlardan farklıdır?
<br>
<br>Kedilerin gözlerindeki yaratılış özellikleri, Yüce Allah’ın yaratmasındaki mükemmelliği ortaya koyan delillerden biridir. Rabbimiz kedilerin gözlerini, bu canlıların ihtiyacına uygun kontrol ve koordinasyon özelliklerine sahip olarak benzersiz bir uyum içinde  yaratmıştır. Bir ayette Allah’ın yaratışındaki kusursuzluğa şöyle dikkat çekilmiştir:
<br>
<br><B>“O Allah ki, yaratandır, (en güzel biçimde) kusursuzca var edendir, ‘şekil ve suret’ verendir. En güzel isimler O’nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O’nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakimdir.” </B>(Haşr Suresi, 24) 
<br>
<br><B>Kedilerin Gece Görüşleri Çok Kuvvetlidir</B>
<br>
<br>Kediler yeşil, mavi ve kırmızı renkleri kolaylıkla ayırt edebilirler. Fakat gözlerinin asıl üstün özelliği gece görüşüne uygun olarak yaratılmış olmasıdır. Kedilerin göz kapakları geceleri iyice açılır. Böylece ışığın azaldığı ortamlarda gözün renkli tabakası iris, gözbebeğini genişleterek (gözün yaklaşık olarak %90’ınından fazlasını kaplar) daha fazla ışıktan yararlanmasını sağlar. Işığın çok olduğu ortamlarda ise retinanın korunması için bu sistem tam tersi biçimde çalışır, pupilla daralır ve ince bir çizgi haline dönüşür.
<br>
<br>Kedilerin gözlerinde insanlarda bulunmayan bir tabaka vardır. Retinanın hemen arkasında bulunan bu tabaka ışığı yansıtır. Katmana düşen ışık geri yansıtıldığından retinadan iki kere ışık geçmiş olur. Böylece kediler çok az ışıkta, insan gözünün göremeyeceği çok karanlık ortamlarda bile gayet iyi görürler. Karanlıkta ışık tutulduğunda kedilerin gözlerinin parlamasının nedeni de bu katmandır. Katman, ışığı yansıtan tapetum lucidum kristallerinden oluşmuştur. Bu kristaller sayesinde, gözün arka kısmına düşen ışık yeniden retinaya yansıtılır. Retinaya geri yansıtılan ışığın bir kısmı mercekten geri döner ve gözlerin gece parlamasına neden olur. Bu yapı sayesinde, karanlıkta gözün alabildiği ışık miktarı arttırılmış, daha doğrusu mevcut ışıktan daha fazla yararlanılmış olur. Bu nedenle de, kediler karanlıkta daha iyi bir görüşe sahip olur. Bu bir biyolüminesans olayı değildir, çünkü ışık hayvanın kendisi tarafından oluşturulmaz, sadece ışığın geri yansımasının bir sonucudur. 
<br>
<br>Kedilerin karanlıkta iyi görmelerinin bir başka sebebi de retinalarında koni hücrelerinden çok çubuk hücrelerinin bulunmasıdır. Bilindiği gibi çubuk hücreler yalnızca ışığa karşı duyarlıdır. Yani nesnelerden gelen ışığa göre ancak siyah-beyaz bir görüntü oluştururlar. Fakat az ışıkta bile görev yapabilecek kadar duyarlıdırlar.
<br>
<br> Allah’ın kediler için yarattığı bu özel göz sistemleri sayesinde tüm kedigiller geceleri rahatlıkla avlanabilirler. Görüldüğü gibi Allah her canlı için yaşadığı koşullara ve beslenme ihtiyaçlarına göre en uygun göz çeşidini yaratmıştır. Kedilerin gözleri de kendi ihtiyaçlarına yönelik olarak yaratılmış farklı yapı ve özelliklere sahiptir. Bu Allah’ın yaratma sanatının eşsiz örneklerinden biridir. Rabbimiz’in örneksiz yaratma ilmi bir ayette şöyle haber verilmiştir:
<br>
<br><B>“Gökleri ve yeri (bir örnek edinmeksizin) yaratandır. O, bir işin olmasına karar verirse, ona yalnızca “Ol” der, o da hemen oluverir.</B> (Bakara Suresi, 117)
<br>
<br><B>Kedilerin Görüş Açıları Çok Geniştir</B>
<br>
<br>Kedilerin karanlıkta mükemmel görme yeteneğine ilaveten görüş açıları insanlarınkinden çok daha geniştir. İnsanların görüş mesafesi 160 dereceyle sınırlanırken, kediler 187 dereceye kadar oldukça net görürler. Bu özellikleri ile tehlikeleri kolaylıkla fark edebilirler. Gözün bu özelliği Allah’ın sanatının, yarattığı canlılar üzerinde farklı şekillerde tecelli etmesinin bir başka örneğidir. Kuran’da da bildirildiği gibi bu yaratılış özellikleri müminler için bir ibret (ders) kaynağıdır:
<br>
<br><B>“Sizin için hayvanlarda da elbette ibretler vardır...” </B>(Nahl Suresi, 66)
<br>
<br><B>Kedilerin Göz Yapıları İnsanlardan Farklıdır</B>
<br>
<br>Kedilerin gözlerinde, göz kırpma zarı denilen üçüncü bir göz kapağı vardır. Bu zar şeffaftır ve gözün bir yanından diğer yanına doğru hareket eder. Böylelikle kediler gözlerini tamamiyle kapamadan kırpabilirler. Bu üçüncü göz kapağı kedinin avlanma sırasında gözüne zarar gelmesini engeller. Ayrıca toz vs gibi materyallerin gözden uzaklaşmasını ve gözün nemli kalmasını sağlar. Çünkü kediler insanlar gibi sürekli olarak gözlerini kırpmazlar. Eğer kediler insanlar gibi gözlerinin nemlenmesi için sürekli olarak kırpsalardı bu avlanma sırasında onlara  müthiş bir güçlük oluştururdu. Gözlerini kırpmamak Allah’ın bu canlılar için yaratttığı mükemmel bir avantajdır.  
<br>
<br><B>Kedi Gözleri Hareketlere Karşı Duyarlıdır</B>
<br>
<br>Kediler yakın mesafeyi insanlar kadar net göremez ve yakınlarındaki objelere odaklanamazlar. Fakat Rabbimiz bu canlılara çok güçlü algı mekanizmasına sahip bıyıklar bahşetmiştir. Kediler koku duyuları ve bıyıklar vesilesiyle yakın mesafeyi çok net algılayabilirler. Bu güzel canlılar yakını görememelerine rağmen 2-6 metre arasında uzaklığı çok net olarak algılayabilirler. Bu mesafe de iyi bir avcı olmaları için yeterlididr. 
<br>
<br>Kedi gözlerinin bir diğer özelliği harekete duyarlı, panoramik ve uzak görüşe uygun olarak yaratılmış olmasıdır. Kedinin gözü ve beyni, her hareketi ve hareket halindeki her şeyi kare kare ayrıştırır. Beyni de aynı anda bizimkinden çok daha fazla imge algılayabilir. Örneğin bizim televizyon ekranında algılayamadığımız elektronik işaretleri kediler rahatlıkla görebilirler. Bu, Yüce Allah’ın tüm kedigillere bahşettiği özel bir yetenektir. Çünkü kedigillerin avlarını yakalamasının temel koşulu hareket halindeki nesneleri rahatlıkla seçebilme ilkesine dayanır. 
<br>
<br><B>Yüce Allah’ın Kedilerin Gözlerinde Yarattığı Detay ve Çeşitlilik Kusursuzdur</B>
<br>
<br>Kedi gözleri diğer tüm canlıların gözleri gibi üstün özelliklere sahip olarak yaratılmıştır. Gözün yapısı ve özellikleri tek tek incelendiğinde değişik ve farklı fonksiyonlara sahip bu gözlerin Allah’ın çeşitlilik sanatının en güzel örneklerinden biri olduğu görülür. Bu çeşitliliğin mutasyon veya doğal seleksiyon gibi iddialarla açıklanması ise mümkün değildir. Yüce Allah bu canlılara yaşadığı koşullara ve beslenme ihtiyaçlarına göre en uygun göz çeşidini bahşetmiştir. 
<br>
<br>Bu canlıların gözlerinde yaratılmış olan muhteşem sistemle ilgili bilgi sahibi olmak, insanın kendisini yaratan Allah’ın gücünü ve ilmini görüp O’nu gereği gibi takdir edebilmesi için bir vesiledir. Bu gerçeği gördükten sonra insana düşen tüm evrenin Yaratıcısı olan Yüce Allah’a şükretmek ve O’nu hoşnut edecek davranışlarda bulunmaktır. Rabbimiz bir ayetinde ayetlerinden yüz çevirenleri “zalim” olarak nitelendirmektedir:
<br>
<br><B>“Kendisine Rabbinin ayetleri öğütle hatırlatıldığı zaman, sırt çeviren ve ellerinin önden gönderdikleri (amelleri)ni unutandan daha zalim kimdir?…”</B> (Kehf Suresi, 57) ]]></description>
<pubDate>2012-01-18</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=23896</link>
</item>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[Canlılar Arasındaki İşbirliği ve Ortak Yaşam Örnekleri]]></title>
<description><![CDATA[<b><i>İki canlının bir arada yaşaması olayına ortak yaşam (simbiyoz) denir. Bu canlılar birbirlerine zarar vermeden büyük bir uyum ve düzen içinde yaşayabilirler. Bu ortak yaşam sürecinde her canlı kendi görevini bilir ve eksiksiz olarak yerine getirir. Yapılan işlemler tesadüfle asla açıklanamayacak kadar komplekstir. Bu canlıların sürdürdüğü ortak yaşamı en küçük detayına kadar yaratan Allah, muazzam bir düzen var etmiştir. </i>
<br>
<br>Mantar ve Alglerin Ortak Yaşam Ürünleri: Likenler </b>
<br>
<br>Bazı mantarlar alglerle ortak yaşarlar. Bu birleşimden meydana gelen yeni canlıya ise “liken” adı verilir. Likeni meydana getiren iki canlı da karşılıklı olarak birbirlerinden fayda elde etmektedirler. Mantar, algin gerçekleştirdiği fotosentez işlemi sonucunda besin elde ederken, alg de mantarın kendisine sağladığı su ve mineral sayesinde kurumaktan korunmakta ve kendisi için emin bir yerde yaşamını sürdürmektedir.
<br>
<br>İki mikroorganizmanın birleşerek meydana getirdiği bu yeni canlı, mineralleri genellikle havadan ve yağmur sularından alır. Canlı, havanın toksik etkisine karşı güçlü değildir. Bu nedenle sadece hava kirliliğinin olmadığı yerlerde yaşayabilir. Ancak bir likenin yaşaması için sıcaklık çok büyük bir fark oluşturmaz. Likenler, tropik bölgelerde yaşayabildikleri gibi soğuk kutup bölgelerinde de yaşayabilirler.
<br>
<br>Ağaç gövdeleri, dağ tepeleri ve çıplak kayalıklar likenlerin genel olarak yaşadıkları yerlerdir. Bu canlılar kayalıkları istila eden son derece önemli organizmalardır. Likenler toprağın meydana gelişinde oldukça önemli bir rol oynarlar. Burada mantarlara özgü ayrıştırıcı özellik son derece önemlidir. Liken, mantarın bu özelliğini kullanarak kayanın üzerini yavaş yavaş ayrıştırır ve kayanın rüzgar ve yağmur ile parçalara ayrılmasına neden olur. Likenlerin bazıları oldukça sert kayaları bile çözebilecek bir güce sahiptir. Bu güç sayesinde parçalara ayrılan kaya, ufalanarak toprağın meydana gelmesini sağlamaktadır. Böylesine ince bir ayrıştırmayı doğada gerçekleştirebilecek başka bir canlı daha yoktur.
<br>
<br>Bu canlıların hangi kararla ve hangi sebeple biraraya gelerek yepyeni bir canlı meydana getirdikleri, neden birarada yaşamayı tercih ettikleri bilim adamlarının cevap aradığı sorulardandır. Evrimciler yeryüzündeki canlıların tümünün evrim sürecine göre bir gelişme ve değişim geçirdiğini iddia ederler. Bu iddia doğru olsaydı mantarlar ve algler arasındaki ortak yaşamın da bir ihtiyaç sonucunda ortaya çıkmış olması gerekirdi. Ancak ortada böyle bir ihtiyaç yoktur. İki canlının da birbirlerine zorunlu bir bağlılıkları söz konusu değildir. İki mikroorganizmanın biraraya gelme kararı ile oluşan likenler, kayaların parçalanması ve toprağın oluşumu için özel olarak yaratılmış canlılardır. Onlar da, yeryüzündeki tüm diğer canlılar gibi, Allah’a gönülden boyun eğmiş olarak O’nun kendileri için belirlediği görevi yerine getirmektedirler. 
<br>
<br>Kuran’da Rabbimiz’in üstün yaratışı şöyle bildirilmektedir: 
<br>
<br><b>“Yaratmayı başlatan, sonra onu iade edecek olan O’dur; bu O’na göre pek kolaydır. Göklerde ve yerde en yüce misal O’nundur. O, güçlü ve üstün olandır, hüküm ve hikmet sahibidir. Size kendi nefislerinizden bir örnek verdi: “Size rızık olarak verdiğimiz şeylerde, sağ ellerinizin malik olduklarınızdan, sizinle eşit olup kendi kendinizden korktuğunuz gibi kendilerinden de korktuğunuz (veya çekinip saygı duyduğunuz) ortaklar var mıdır? “İşte Biz, aklını kullanabilen bir kavim için ayetleri böyle birer birer açıklarız.”</b> (Rum Suresi, 27-28)
<br>
<br><b>Mantarlarla Bitkiler Arasındaki Ortak Yaşam</b>
<br>
<br>Bazı mantar türleriyle bitkiler arasında karşılıklı yardımlaşmaya dayanan bir ilişki vardır ve bu birlikteliği sağlayan mantara Mycorrhizae adı verilmektedir. Yeryüzündeki bitkilerin %90’ından fazlası mantarlarla böyle bir ilişki içindedir. Kimi bitkiler mantarların yardımı ile daha da güçlenip canlanırken, kimisinin hayatta kalması tamamen bu mantarlara bağlıdır.        
<br>
<br>Mantarın toprakta gerçekleştirdiği ayrıştırma bitki için mineral, yani besin sağlamaktadır. Bu şekilde hazır mineralleri ve organik bileşikleri elde eden bitki kısa bir süre içinde gelişir ve eskisinden çok daha sağlıklı olur. Bitki, aynı zamanda kendisi için besin üreten bu konuğunu şeker, amino asit ve diğer bazı organik maddelerle besler. Bu ilişki, tüm bitkiler için son derece büyük bir öneme sahiptir. Örneğin bu mantarlarla ortak bir yaşam içine girmeyen orkideler ölmekte, pek çok orman ağacı zamanla kuruma aşamasına gelmektedir. Söz konusu ağaçların bulunduğu alana uygun mantarlar ve mantar sporları yerleştirildiğinde ise ağaçlar normal bir büyüme evresine girmektedir. Başka bir deyişle mantarlar, canlılığın en önemli üyelerinden bitkilerin yaşamı için mutlaka gereklidirler.
<br>
<br>Ağaçların köklerine yerleşerek onlara besin sağlayan <i>Mycorrhizae,</i> aynı zamanda ağaçların kayalıklarda tutunacak yer edinmeleri için de gereklidir. Ayrıca bu mantar, köklerine yerleştiği çamları çeşitli kök hastalıklarından da korumaktadır. Ağacı bulunduğu yerde yerleşik kılan, onu çeşitli hastalıklardan koruyan ve onunla paylaşmak için fosforu, topraktaki diğer besinleri ve suyu çekip çıkaran bu akıllı ve üstün yetenekli mantarın karşılığında aldığı yegane şey ise bir miktar şekerdir. Görüldüğü gibi bu iki canlı yaşamlarını devam ettirmek için birlikte hareket etmektedirler. Onların bu davranış biçimini ilham eden alemlerin Hakimi olan Allah’tır. Kuran’da şöyle buyrulur: 
<br>
<br><b>Göklerde ve yerde olanların tümü Allah’ı tesbih etmiştir. O, üstün ve güçlü (aziz) olandır, hüküm ve hikmet sahibidir. Göklerin ve yerin mülkü O’nundur. Diriltir ve öldürür. O, her şeye güç yetirendir.</b>(Hadid Suresi, 1-2)
<br>
<br><b>Bakterilerin Ortak Yaşam Örnekleri</b>
<br>
<br>Bakteriler, bitkilerle karşılıklı faydaya dayanan bir ilişki içine girerler. Bezelyede ve bezelyenin köklerinde nitrojen bağlayıcı niteliğe sahip bakteriler yaşamaktadırlar. Bilindiği gibi nitrojen yani azot da bir canlı için hayati öneme sahip bir moleküldür. Bir bitki nitrojene sahip olamadığı sürece er ya da geç ölecektir. Bu nedenle bitki köklerinde beslenen bakteriler son derece önemlidir. Bakterilerin bezelyeyi tercih etmelerinin sebebi ise bu bitki ile bakteriler arasındaki kimyasal iletişimdir. Simbiyotik bakteri, bitkilerdeki bazı genleri harekete geçirerek köklerde küçük kabarcıkların oluşmasını sağlar. Bakteri, oluşan bu kabarcıkları kendisi için bir barınak olarak kullanır. Bunun karşılığında ise bitki, hiç tükenmeyecek nitrojen deposuna sahip olur.
<br>
<br>Bir başka simbiyoz ilişki de kirpi balığı ile bağırsak bakterileri arasında yaşanmaktadır. Kirpi balıkları farklı bir savunma sistemine sahiptir ve oldukça zehirlidirler. Bu zehir tetrodoxin olarak adlandırılır ve kirpi balığının bağırsağında yaşayan bakteriler tarafından üretilir. Bakterilerin ürettiği bu zehirli toksinin büyük bir bölümü balığın karaciğerinde, bağırsağında ve diğer iç organlarında olmasına rağmen zehir hayvanın vücudunun her yerine yayılmaktadır. Hatta zehirin bir kısmı balığın kaslarının iç kısımlarına kadar girer. Dolayısıyla kirpi balığını ve bu balığın larvalarını yiyen canlılar son derece büyük bir tehlikeyle karşı karşıya gelirler. Böyle bir tehlikenin farkında olan düşmanlar, kirpi balığına yaklaşmayı pek denemezler. Bakterilerin bu katkıları, balığın diğer balıklara yem olmasını önlemektedir. Elbette burada önemle üzerinde durulması gereken, diğer balıklar için büyük bir tehlike teşkil eden zehrin, kirpi balığının tüm vücuduna yayılmasına rağmen ona zarar vermemesidir. Bu, kirpi balığının korunması için Allah’ın özel olarak yarattığı kusursuz bir sistemin varlığını göstermektedir. Bu ortak yaşam örneğinde başka mucizeler de vardır. Etraftaki diğer balıkların kirpi balığındaki tehlikeyi fark ederek ona yaklaşmamaya çalışmaları, bakterilerin büyük bir çaba göstererek böyle bir korunma yöntemi sergilemeleri, Allah’ın canlıları birbirleriyle uyumlu olarak yarattığının delillerindendir. Allah tüm canlıları sonsuz bir ilimle  yaratmıştır ve bu üstün gücünü bize Kuran’ın pek çok ayetinde haber vermiştir:
<br>
<br><b>“Göklerde ve yerde olanlar Allah’ındır. Şüphesiz Allah, Gani (hiç kimseye ve hiçbir şeye muhtaç olmayan)dır, Hamid (hamd da yalnızca O’na ait)tir. Eğer yeryüzündeki ağaçların tümü kalem ve deniz de -onun ardından yedi deniz daha eklenerek- (mürekkep) olsa, yine de Allah’ın kelimeleri (yazmakla) tükenmez. Şüphesiz Allah, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.” </b>(Lokman Suresi, 26–27)
<br>
<br><b>Canlıların Arasındaki Yardımlaşmanın Kaynağı Allah’tır</b>
<br>
<br>Canlıların ortak yaşam kurup birlikte gösterdikleri yardımlaşma örneklerinin evrim teorisinin yaşam mücadelesi ve tesadüf gibi iddiaları ile açıklanması mümkün değildir. Hiçbir şuura, akla, karar verme, muhakeme ve yargı yeteneğine sahip olmayan canlıların birbirlerine karşı böylesine bir düşkünlük göstermeleri, bunun yanısıra bu düşkünlüklerini son derece akılcı plan ve yöntemlerle ortaya koymaları tek bir gerçekle açıklanabilir: Bu canlılar yaratıldıkları ilk andan itibaren kendilerine verilen ilhamla hareket etmektedirler. Onlar kendilerini yaratan Allah’ın emri ve denetimi ile yaşamlarını sürdürmektedirler. Kuran’ın Hud Suresi’nde bu gerçek şöyle bildirilir:
<br>
<br><b>“...O’nun, alnından yakalayıp-denetlemediği hiçbir canlı yoktur...”</b> (Hud Suresi, 56)
<br>
<br>İşte canlılardaki mükemmel işbirliğinin sırrı budur.
<br>
<br><a href="http://guzelliklerigorebilmek.imanisiteler.com" class="SidesTableText">www.guzelliklerigorebilmek.imanisiteler.com</a>
<br>
<br><a href="http://mikrodunyamucizesi.imanisiteler.com" class="SidesTableText">www.mikrodunyamucizesi.imanisiteler.com</a>
<br>
<br>Doğadaki canlılar detaylı olarak incelendiğinde çok önemli bir gerçek ortaya çıkar. Canlılar, varlıklarını sürdürmek ve soylarını devam ettirmek için evrimcilerin iddia ettiği gibi bir “savaş” vermezler; aksine diğer canlılara karşı son derece “fedakar” tavırlar sergiler ve yaşamlarını sürdürmek için birbirleriyle işbirliği yaparlar. Allah bu gerçeği bir ayette şöyle bildirir:
<br>
<br><b>“Göklerde ve yerde ne varsa tümü Allah’ındır. Allah, her şeyi kuşatandır.” </b>(Nisa Suresi, 126)
<br>
<br>Canlılara fedakarlık, sabır, sebat, çalışkanlık, azim gibi özellikleri veren Allah’tır. Allah onlara bu duyguları ilham eder ki, güçsüz olanlar güçlü olanlar tarafından korunsun, doğadaki denge devam etsin, bu canlıların nesilleri kendileri için belirlenen zamana dek yok olmasın ve insanlar için Allah’ın sanatının, gücünün, ilminin, yaratmadaki üstünlüğünün canlı birer delili olsunlar.]]></description>
<pubDate>2012-01-15</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=23877</link>
</item>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[Fosiller Evrimi Yalanlıyor, İlmi Mercek Sayı, 91]]></title>
<description><![CDATA[<a href="http://www.yasayanfosiller.com" class="SidesTableText">www.yasayanfosiller.com</a>
<br>
<br><b>GÜVE
<br>
<br>Yaş: </b>50 milyon yıllık
<br>
<br><b>Dönem: </b>Eosen
<br>
<br><b>Bulunduğu Yer: </b>Baltık, Kaliningrad, Rusya
<br>
<br>Güve, kelebeğe çok benzeyen bir böcek türüdür. Kelebekler ve güveler Lepidoptera adı verilen bir hayvan takımı içinde sınıflandırılırlar. Resimde görülen ve günümüzdeki güvelerden hiçbir farkı olmayan 50 milyon yıllık güve, canlıların evrim geçirmediğini bir kez daha teyit etmektedir.
<br>
<br><b>TAŞ SİNEĞİ
<br>
<br>Yaş: </b>50 milyon yıllık
<br>
<br><b>Dönem: </b>Eosen
<br>
<br><b>Bulunduğu Yer:</b> Baltık, Kaliningrad, Rusya
<br>
<br>Boyları 5 – 50 mm arasında değişen, iki uzun antene sahip olan ve larvaları balıkçılıkta yem olarak kullanılan taş sinekleri milyonlarca yıldır hiçbir değişikliğe uğramamışlardır. Resimde görülen 50 milyon yıllık amber içindeki taş sineği fosiliyle günümüzde yaşayan taş sinekleri tıpatıp aynıdır.
<br>
<br><b>KÖPEK BALIĞI (Triakidae) (Çift Parça)
<br>
<br>Yaş:</b> 75 milyon yıllık
<br>
<br><b>Dönem:</b> Kretase
<br>
<br><b>Bulunduğu Yer: </b>Hakel, Lübnan
<br>
<br>Köpek balığı türleri, Lübnan dağlarında sıkça rastlanılan fosillerdendir. Köpek balıkları kıkırdaklı balık sınıfına dahildirler. Kıkırdaklı balıkların iskeletleri, kalsiyum içermez, kıkırdak dokudan meydana gelmiştir. Sadece dişlerinde ve bazen omurlarında kalsiyum birikintileri vardır. Bu nedenle, köpek balığı dişi fosiline, iskelet fosilinden daha sık rastlanır. Köpek balıklarının bulunan en eski fosilleri yaklaşık 400 milyon yıllıktır. Bu fosiller, diğer tüm canlıların olduğu gibi, köpek balıklarının da yüz milyonlarca yıldır hiçbir değişime uğramadıklarını göstermektedir. Köpek balıkları, evrimcilerin iddia ettiği gibi, diğer türlerden aşama aşama gelişmemiş, kompleks yapılarıyla bir anda ortaya çıkmış, yani yaratılmışlardır.
<br>
<br><b>Yaratılış Atlası İçin Ne Dediler?
<br>
<br><u>Maurizio Filipucci - Conselice Belediyesi - Belediye Başkanı </b></u>
<br>
<br>İtalya - 19 Eylül 2007  
<br>
<br>Konu: Yaratılış Atlası eserinin bağışı. Teşekkür. 
<br>
<br>Bağış yaptığınız güzel eser için içten teşekkürlerimizi gönderir, eserin belediye kütüphanemizi zenginleştireceğini belirtmek isteriz. 
<br>
<br>İçeriğinin kompleksliği beni ilk cilt hakkında yorum yapmamaya ve serinin gelecek ciltlerini beklemeye ikna etti. Ancak yine de, bu eserin tartışmalı bir konu olan ve farklı alanlarda derin araştırma gerektiren yaratılış ve evrim konusunda, tartışmasız bir katkı oluşturduğunu söylemek isterim. <b>Eserin grafik görünümü ve şıklığı, detay araştırması ve resimlerin kalitesi eseri değerli kılıyor ve kütüphane ziyaretçileri açısından şüphesiz bir hayranlık oluşturuyor.</b>
<br>
<br>Bu yararlı eseri için tebriklerimi iletir, saygılarımı sunarım.
<br>
<br>Maurizio Filipucci
<br>
<br>Conselice Belediye Başkanı]]></description>
<pubDate>2012-01-15</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=23880</link>
</item>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[Vücudumuzdaki Bakır Oranı Çok Hassas Bir Dengeyle Yaratılmıştır]]></title>
<description><![CDATA[<b>Vücudumuz tıpkı cebimizdeki ya da cüzdanımızdaki bozuk paralar gibi demir, bakır, çinko, magnezyum, mangan, vanadyum, molibden, selenyum ve hatta nikel içerir. Canlılığın temeli olan elementlerin (karbon, oksijen, hidrojen, kalsiyum, nitrojen, fosfor) aksine vücudumuzdaki metaller sentezlenemez ve geri dönüştürülemez. Fakat vücudumuza alındıklarında özenle işlenirler. Bu metallerden biri olan bakır, vücudumuzdaki çok sayıda faydalı işlevi yerine getiren mükemmel bir biyolojik metaldir. Fakat bu metalin vücudumuzdaki oranı Allah’ın yarattığı belirli bir ölçü iledir. Eğer onu işleyen bu mekanizmada düzensizlik olur ve bakırın hassas oranı değişirse vücudumuzda tamiri çok zor hasarlar meydana gelebilir.
<br>
<br><li>Bakırın vücudumuza olan faydaları nelerdir?
<br>
<br><li>Bu mineralin vücumuzdaki eksikliği nelere yol açar? </b>
<br>
<br>Vücudun günlük bakır ihtiyacı 1,5–3 mg arasında değişir. Bakır, vücut tarafından zor emilen bir maddedir. Besinlerdeki bakırın ancak %5’i vücut tarafından emilir. Zeytin, badem, fındık, ceviz, taze ve kuru üzüm, arpa, tam buğday ekmeği, bal, kuzu ciğeri, portakal, pancar, pekmez, brokoli, fasulye ve bezelye gibi besin kaynaklarında bol miktarda bulunan bakır vücuda alındıktan sonra indirgenmiş halde (Cu(+) ) duramaz. Bu mineral elektron kaybeder (Cu2+) ve çok amaçlı fonksiyonlar için tüm canlı organizmalar tarafından kullanılır.
<br>
<br>Diğer taraftan bakır, insanın hastalanması ve ölümüne sebep olan potansiyel bir toksiktir. Hücre içi serbest bakır, proteinlere, nükleik asitlere ve lipitlere zarar veren hidroksil radikalleri oluşturabilir ve birtakım önemli hücresel enzimin aktivitesi için gerekli olan demir-sülfür kümelerinin sentezi ile karışabilir. Bu nedenle bakır vücutta özenle işlenmelidir. 
<br>
<br>İşte Rabbimiz vücudumuzda bu faydalı fakat aynı zamanda riskli olan metali özenle işleyen mekanizmalar yaratmıştır:
<br>
<br><li>Hücre içine ve dışına bakır taşıyan taşıyıcılar ve aktarıcılar: Bu mekanizma vücuttaki bakırı yakalayıp hücre içine, dışına veya organellere taşır.
<br>
<br><li>Transkripsiyonel (kopyalayıcı) baskılayıcılar: Bakır miktarının düşük olması durumunda bakır atılımını sağlayan genleri baskılayarak bakırın normal düzeyde tutulmasını sağlarlar.
<br>
<br><li>Metal indirgeyiciler: Cu(2+) yi Cu(+)’ya indirger.
<br>
<br><li>Şaperonlar: Bakır içeren metalloproteinleri (metal iyonu içeren proteinler) birleştirmeye ya da plasenta zarından veya kan-beyin bariyerinden bakır iyonlarının geçmesine yardım eden enzimlerdir.
<br>
<br><li>Enerji pompaları: Elektron transfer zincirini sağlar.
<br>
<br>Kuşkusuz insan vücudunu koruyan ve en ince detaylarla süslü olan böyle bir sistemi, alemlerin Hakimi olan Yüce Allah var etmiştir. Bir ayette Allah'ın mükemmel yaratma ilmi şöyle bildirilmiştir:
<br>
<br><b>"O Allah ki, yaratandır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, 'şekil ve suret' verendir. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O'nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakimdir."</b> (Haşr Suresi, 24)
<br>
<br><b>Allah İnsan Vücudundaki Bakır İçin Çok Hassas Bir Oran Belirlemiştir</b>
<br>
<br>İnsan vücudunda yaklaşık 100–150 gr kadar bakır elementi bulunmaktadır. Bunun %10’u karaciğer ve beyinde, geri kalanı ise kanda bulunur. Bakır, kanda hem plazmaya hem de alyuvarlara dağılmıştır. Kanda demir ile birlikte hemoglobinleri meydana getirirler. Bakırın insan vücudundaki pek çok organın çalışması veya enzimlerin üretilmesi bakımından büyük önemi vardır:
<br>
<br><li>Birçok enzimin fonksiyonunu ve kalbin çalışmasını düzenler. 
<br>
<br><li>Kırık kemiklerin kaynamasını hızlandırır. 
<br>
<br><li>Vücut dokusunun yenilenmesinde ve kemik yapısının sağlamlığının artmasında görevli enzimler için gereklidir. 
<br>
<br><li>Alerji ve inflamasyonu kontrol eden histaminaz enziminin görevinde etkilidir. 
<br>
<br><li>Protein sentezlenmesinde ve enerji üretiminde görev alır. 
<br>
<br><li>Oksijen taşıyıcı görev yapan hemoglobin formasyonunda katalizör görevi görür ve  hemoglobine bağlı demirin korunmasında görev alır. 
<br>
<br><li>Çinko ve C vitamininin kullanımı için gereklidir.
<br>
<br><li>Alyuvarların oluşumuna katkıda bulunur. 
<br>
<br><li>Beyin, sinir sistemi ve bağ dokusu sağlığı için bakır miktarı çok önemlidir.
<br>
<br><li>Saç ve deri sağlığı için faydalıdır. Çünkü saçtaki keratin dokusu ve pigmentlerin yapımında görevli tirosinaz için bakır gereklidir. 
<br>
<br>İşte bakırın taşıdığı bu önem nedeniyle insan vücudundaki miktarı çok önemlidir.
<br>
<br><b>Eğer bakır Allah’ın yarattığı hassas miktarın üzerine çıkarsa; </b>
<br>
<br><li>Kanser riski büyük oranda artar.
<br>
<br><li>Depresyon, şizofreni, alzheimer gibi ciddi zihinsel rahatsızlıklara eğilim artabilir. 
<br>
<br><li>Hipertansiyon gibi bedensel rahatsızlıklara yol açar.
<br>
<br><li>Vücudun böbrek, karaciğer, kornea ve beyin gibi bazı dokularında bakır depolanması sonucu ortaya çıkan Wilson hastalığına sebep olur. Hastalığın ileri dönemlerinde karında şişlik, sarılık, karaciğer iltihabı, görme bozuklukları ve beyine verdiği zararlardan dolayı merkezi sinir sistemi bozuklukları ortaya çıkar.
<br>
<br><li>Parkinson hastalığı, Huntington hastalığı gibi kol, bacak, gövde ve yüz kaslarının ani ve istemsiz kasılması veya titremesi ile ortaya çıkan kas ve sinir sistemi bozukluklarına neden olur. 
<br>
<br><li>Zeka geriliği ve üç yaş öncesi ölümle sonuçlanan karaciğer ve beyinde bakır seviyesinin düşmesi ve bağırsaklar ile böbreklerde bakır miktarının artmasına yol açan Menkes hastalığı ve enfeksiyonlara yatkınlık oluşabilir.
<br>
<br><b>Eğer bakır Allah’ın yarattığı hassas miktardan az olursa;</b>
<br>
<br><li>Kansızlık görülür. 
<br>
<br><li>Vücut direnci azalır.
<br>
<br><li>Güçsüzlük, deride yara ve egzama gibi problemlere yol açar. 
<br>
<br><li>Ayrıca, saç dökülmesi, iştahsızlık ve çarpıntı meydana gelebilir. 
<br>
<br><li>Bağışıklık sistemi zayıflar. 
<br>
<br><li>Kemikler ve dokuların yapısı olumsuz etkilenir. 
<br>
<br>Allah Herşeyi Uyum İçinde Yaratandır 
<br>
<br>İnsan vücudunun her parçasında insan yaşamını gözeten bir amaç ve bu amaca yönelik kusursuz bir uyum ve denge vardır. Bedenin hangi özelliğini incelersek inceleyelim, bedenimizi ve bedenin kusursuz bir şekilde çalışması için gerekli olan sistemleri yoktan yaratmış olan Yüce Allah'ın sonsuz bilgi, akıl ve kudretini görürüz. Herşey O'nun iradesine boyun eğmiştir ve dolayısıyla herşey kusursuz bir uyum içindedir. 
<br>
<br>20. yüzyılda bilimin varmış olduğu bu sonuç, insanlara Kuran'da bildirilmiş olan bir gerçeğin teyididir. Herşeyin Yaratıcısı olan Yüce Allah, her detayın Kendi yaratışının mükemmelliğini gösterdiğini, Kuran'da insanlara şu şekilde bildirmiştir: 
<br>
<br><b>"O, biri diğeriyle 'tam bir uyum' içinde yedi gök yaratmış olandır. Rahman'ın yaratmasında hiçbir 'çelişki ve uygunsuzluk' göremezsin. İşte gözü(nü) çevirip-gezdir; herhangi bir çatlaklık (bozukluk ve çarpıklık) görüyor musun? Sonra gözünü iki kere daha çevirip-gezdir; o göz umudunu kesmiş bir halde bitkin olarak sana dönecektir." </b>(Mülk Suresi, 3-4) 
<br>
<br><a href="http://insanmucizedir.imanisiteler.com" class="SidesTableText">www.insanmucizedir.imanisiteler.com</a>
<br>
<br><a href="http://www.Allahvar.com" class="SidesTableText">www.Allahvar.com</a>
<br>
<br>Doğada bulunan bütün mineraller vücudumuzda da bulunur. Mineraller sağlıklı yaşam için gereklidir; onlar olmadan vücut, yaşaması için gerekli fonksiyonları sağlıklı bir şekilde sürdüremez. 
<br>
<br>Mineraller vücudun kendi kendine oluşturamadığı inorganik maddelerdir. Sağlığımız için çok önemli olan 15'ten fazla sayıda mineral vardır. Mineraller çoğunlukla vitaminlerle birlikte çalışarak vitaminlerin en fazla ihtiyaç duyulan bölgeye ulaşmalarını sağlarlar. Vitaminler de mineraller için aynı şekilde çalışır.
<br>
<br>Mineraller vücudun sağlıklı kalabilmesi için gerekli kimyasal maddeler ile bu maddelerin inorganik bileşikleridir. Her mineralin, diğer besin maddelerinin etkisini güçlendiren tamamlayıcı bir görevi vardır. Bu önemli minerallerden biri de bakırdır. Vücudumuzda hemen hemen tüm dokularda yer alan bakır enzimlerinin rol aldığı reaksiyonlarda hayati rol oynamaktadır. Herşeyin Yaratıcısı olan Rabbimiz, bizim için her yönden kusursuz bir sistem yaratmıştır. Bu bize Rabbimiz’den başka ilah olmadığını bir kere daha gösterir. Bir ayette şöyle buyrulmaktadır:
<br>
<br><b>"Sizin İlahınız yalnızca Allah'tır ki, O'nun dışında ilah yoktur. O, ilim bakımından herşeyi kuşatmıştır."</b> (Taha Suresi, 98)]]></description>
<pubDate>2012-01-15</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=23882</link>
</item>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[Kurbağaların Sıçrama Hareketlerindeki Yaratılış Özellikleri]]></title>
<description><![CDATA[<b><li>Kurbağalar, çok uzun mesafeleri kolaylıkla sıçrayarak kat edebilen mükemmel atlayıcı özelliklere sahip canlılardır.
<br>
<br><li>Kurbağalar daha önce bu konuda hiç çalışma yapmadıkları halde nasıl sıçrarlar?
<br>
<br><li>Bu sıçrama hareketleri sırasında niçin yorulmazlar?</b>
<br>
<br>Günümüzde olimpiyatlarda uzun mesafeye atlayabilmek için atletler çok uzun yıllar antrenman yapmakta, kaslarını sıçrayabilmek için hazırlamaya çalışmaktadırlar. Çünkü sıçrama, tüm vücut kaslarının üzerine ciddi ağırlık bindiren bir harekettir. Vücudun tüm kaslarını birden çalıştırmayı gerektirdiğinden, hem çok ciddi enerji harcattırır hem de oldukça yorucudur. Fakat; insan için çok yorucu olan bu hareket; minicik bir kurbağa için son derece olağan ve kolaydır. İnsan birkaç kez üst üste zıpladığında nefes nefese kalabilirken, kurbağada en ufak bir yorgunluk belirtisi bile görülmez.
<br>
<br><b>Kurbağaların Sıçrama Özelliklerinin Kaynağı Kaslarındaki Yaratılış Özelliklerinde Gizlidir</b>
<br>
<br>Bazı kurbağalar, boylarına kıyasla, hayranlık uyandıracak mesafelere sıçrayabilirler. Kurbağaların bu sıçrama özelliği Brown Üniversitesi’nden araştırmacıların oldukça dikkatini çekmiş ve kurbağa sıçrayışlarını filme alarak özel bir X ışını teknolojisi yardımıyla kurbağaların kaslarının işleyişini incelemişlerdir.
<br>
<br>Brown Üniversitesi’nden kurbağa sıçrayışının biyomekaniğini inceleyen Henry Astley <i>“Kaslar tek başına bu kadar iyi sıçrayışlar üretemez</i>” diyerek kurbağa sıçrayışlarındaki mucizevi duruma dikkat çekmektedir.
<br>
<br>Yapılan kapsamlı incelemeler sonucu, kurbağa tendonlarının mekaniksel işleyişinin, tazyikle dışarı fışkıran bir kaynak su gibi çalıştığı tespit edilmiştir. Atlayışın sırrını oluşturan, “gerilen tendon” özelliğidir. Atlamaya hazırlanırken, tendonlar gerilir ve atlama esnasında da geri teperler. Sıçramadan önce, bacak kasları kısalır ve tendonlara enerji yükler daha sonra her bir tendon kendine yüklenen bu enerjiyi tazyikle fışkırtarak kurbağayı sıçratır. Bu tazyik o kadar kuvvetlidir ki, kurbağayı çok uzaklara fırlatabilir. Tazyiği oluşturmak için, kurbağanın vücut ağırlığının çeyreği bacaklarında birikir. Başka bir deyişle, tendonun bu gerilen ve tazyikle geri tepen özelliği olmadığında, ağaç tepelerinde ve su üzerindeki yapraklarda yaşayan kurbağalar hayatlarını sürdüremezler.
<br>
<br>Kurbağa atlayışını, 17 kez yavaşlatarak üç boyutlu bir X ışını video teknolojisi ile inceleyen bilim adamları, atlayışın bundan daha da kapsamlı olduğunu fark etmişlerdir.
<br>
<br>Kurbağa kendini sıçramaya hazırladığında, baldır ikiz kasları kısalır. Tam 100 milisaniye sonra da, bu kas tamamen durur ve hareket etmeyi bırakır ve böylece enerji tamamen gerilen tendonlara yüklenir. Atlama esnasında da, bilek kemiği etrafına sarılı tendon, enerjiyi dışarı salarak, adeta okun yaydan çıkması süratinde enerjiyi bırakır. Bu salınım bilek ekleminin çok hızlı olarak genişlemesine neden olur ve kurbağayı tazyikle fırlatır. 
<br>
<br><b>Kurbağaların Sıçrama Teknikleri Allah’ın Sonsuz İlminin Eseridir</b>
<br>
<br>Kurbağaların sahip olduğu sıçrama özelliği ve kaslarının yapısı sürüngenlerin sıçramayı öğrenerek kurbağaya dönüştüğü yönündeki fikirlerin yanlış olduğunun tespiti açısından önemlidir. Bu büyük yanılgı, sıçrama hareketinin son derece basit ve öğrenilebilir bir hareket olarak görülmesinden kaynaklanır.
<br>
<br>Oysa ki, bir canlı istediği kadar sıçramayı öğrensin; hiçbir zaman kaslarının yapısını ve tendonlarının işleyişini değiştiremez. Vücutta herhangi bir anatomik değişiklik yapmak için, o canlının tüm genlerinin ve DNA’sının yeniden yazılması gerekir. Bir canlının tendonunun neye benzeyeceğine, nasıl çalışacağına dair bir bilgi ancak genlerinde varsa, hücreler o tendonu inşa edebilir. 
<br>
<br>Hiçbir canlının genlerine müdahale ederek, kendi geninin tüm haritasını baştan yazma imkanı ve bilgisi elbette ki yoktur. 
<br>
<br>Yer, gök ve ikisi arasındaki herşeyin Yaratıcısı ve Hakimi olan Yüce Rabbimiz, tüm genlere ve tüm hücrelere hakimdir. Her bir geni yaratan ve her bir hücreye inşa edeceği tendonu ilham eden Allah, “Kusursuzca Var Eden” ismine canlılardaki bu mükemmel özellikleri birer delil kılar. Bir ayette Rabbimiz’in bu sıfatı şöyle bildirilir:
<br>
<br><b>“O Allah ki, yaratandır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, 'şekil ve suret' verendir. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O'nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakimdir.” </b>(Haşr Suresi, 24)
<br>
<br><b>Kurbağalar Yüce Allah’ın Üstün Yaratma Sanatına Sahip Canlılardan Biridir</b>
<br>
<br>‘Kurbağalar, çok farklı çevrelerde yaşayabilecek özelliklerde yaratılmışlardır. Dolayısıyla, Antartika dışında tüm kıtalarda hayat sürebilirler. 
<br>
<br>‘Çöllerde, ormanlarda, çayırlarda ve hatta yükseklikleri 5.000 m.'yi aşan Himalaya ve And Dağları'nda bile yaşayan kurbağa türleri vardır. En bol bulundukları yerler ise tropikal bölgelerdir. 2 kilometrekarelik bir yağmur ormanı parçasında yaklaşık 40 farklı türde kurbağaya rastlanmıştır.
<br>
<br>‘Kurbağaların bazı türlerinde yalnız erkekler, bazı türlerinde yalnız dişiler, bazı türlerinde de her ikisi birden yavrulara bekçilik eder. 
<br>
<br>Kurbağalar sıçrama yeteneğine kendi çabaları veya tesadüfler sonucunda sahip olmamış, en baştan bu yetenekle birlikte yaratılmıştır. Hiç şüphesiz, kurbağaları yaratan; göklerin, yerin ve ikisinin arasındaki herşeyin hakimi olan Yüce Allah’tır. Allah, kurbağaların ve yeryüzündeki diğer tüm canlıların metabolizmalarına her an hakimdir. Bir Kuran ayetinde şöyle buyrulmaktadır:
<br>
<br><b>"Ben gerçekten, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a tevekkül ettim. O'nun, alnından yakalayıp-denetlemediği hiçbir canlı yoktur." </b>(Hud Suresi, 56)
<br>
<br><b>Kurbağaların Yavrularına Karşı Gösterdikleri Fedakarlık Örnekleri</b>
<br>
<br><li>Costa Rica'nın "Küçük Ok Zehiri Kurbağaları"nın erkekleri, yumurtaların başlarında onlar çatlayana kadar 10-12 gün bekçilik yapar. Dünyaya gelen iribaşlar olağanüstü bir çaba gösterip dişinin sırtına tırmanır ve annenin sırtına adeta kaynamışcasına tutunurlar. Yavruların tutunma işi tamamlanınca, dişi kurbağa ormanda yer alan Bromelia türündeki ağaçlardan birine tırmanır. Bu ağacın havaya bakan açıklıklarında kadeh şeklinde çiçekler mevcuttur. Çiçeklerin içi ise su doludur. Anne kurbağa bu çiçeklere ulaşınca yavrularını çiçeğin içine bırakır. Yavrular artık burada güvenle büyüyecektir. 
<br>
<br>Ancak bu su birikintisinde yavruların beslenmesini sağlayacak herhangi bir yiyecek yoktur. Bu nedenle anne kurbağa, yavruların erişkin hale gelebilmesi için gerekli olan 6 hafta boyunca sık sık su birikintisine uğrayarak döllenmemiş bir yumurta bırakır. İribaşlar, protein ve karbonhidrat yönünden hayli zengin olan bu yumurtayı yiyerek beslenir. 
<br>
<br><li>Gladyatör kurbağaları ise yumurtalarının bulunduğu alanı kollayan bir başka kurbağa türüdür. Bu türün erkekleri, baş parmaklarının dibinde bulunan ve iğneye benzeyen çıkıntılarla yaratılmışlardır. Başka bir erkek kurbağa yumurtalara yaklaşacak olursa, bu çıkıntılarla onun korkuturlar.
<br>
<br><li>Küçük Afrika Kara Kurbağası (Nectophyrine afra) olarak bilinen bir başka türde ise erkek kurbağalar göl ve ağır akan suların kenarlarına çamurdan yuvalar yapar. Bu havuzcuklar su ile doludur. Kurbağa bu su birikintisinin yüzeyinde ince bir film tabakası oluşturarak yumurtaların buna takılı kalmasını sağlar. Bu sayede yumurtalar su yüzeyinde kalarak oksijen alır. Ufak bir sarsıntı, örneğin bir kurbağanın sıçraması ya da bir yusufçuğun pike yapması bile yüzey filmini yırtarak yumurtaların dibe çökmesine neden olacaktır. Bu durumda da yumurtalar oksijensizlikten ölecektir. Bu yüzden erkek kurbağalar yumurtaların başında sabırla nöbet tutar. Bu nöbet sırasında da ayaklarını suya vurarak yumurtalara daha çok oksijen gelmesini sağlar.
<br>
<br><li>Karnındaki zar saydam olduğu için "cam kurbağaları" adını alan bir başka kurbağa türü ise yavrularının başında nöbet tutmaz. Allah onlara başka bir yöntem ilham etmiştir: Yumurta kümelerini, tropikal göl ve ırmakların üstündeki kaya ve bitkilere yapıştırırlar. Yumurtalar açıldığında ise iribaşlar suya düşer. 
<br>
<br>Farklı kurbağa türlerinin yavrularını korumak için gösterdikleri tüm bu bilinçli ve fedakar davranışlar Darwinizm'in temel varsayımlarını çürütmektedir. Tüm canlıların sadece kendilerini düşündüklerini ve doğada bencil bir yaşam mücadelesi olduğunu öne süren Darwinizm, tek bir kurbağanın yavrularını korumak için gösterdiği çaba karşısında bile açmaz içindedir. Dahası, bu canlıların gösterdikleri akıllı davranışlar da Darwinizm'in iddia ettiği gibi rastlantılarla açıklanamamakta ve bu canlıları Allah'ın yarattığını göstermektedir. Nitekim Allah bir Kuran ayetinde canlılarda insanlar için açık deliller olduğunu şöyle bildirmiştir:
<br>
<br><b>"Sizin için yerde olanların tümünü yaratan O'dur. Sonra göğe yönelip (istiva edip) de onları yedi gök olarak düzenleyen O'dur. Ve O, herşeyi bilendir." </b>(Bakara Suresi, 29)
<br>
<br>Yapılan araştırmalar kurbağaların kas yapılarının şaşırtıcı derecede mükemmel bir düzene sahip olduğunu göstermiştir. Doğadaki canlı cansız tüm varlıklar gibi kurbağalarının kas yapıları da Yüce Allah tarafından kusursuz bir biçimde oldukça ince detaylarla birlikte yaratılmıştır. 
<br>
<br><b>"Sizin yaratılışınızda ve türetip-yaydığı canlılarda kesin bilgiyle inanan bir kavim için ayetler vardır."</b>(Casiye Suresi, 4)
<br>
<br><a href="http://www.yaratilisdelilleri.com" class="SidesTableText">www.yaratilisdelilleri.com</a>
<br>
<br><a href="http://www.Kurandayaratilis.com" class="SidesTableText">www.Kurandayaratilis.com</a>
<br><a href="http://evrimyok.imanisiteler.com" class="SidesTableText">
<br>www.evrimyok.imanisiteler.com</a>]]></description>
<pubDate>2012-01-14</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=23837</link>
</item>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[Güncel: İlmi Araştırma Sayı 91]]></title>
<description><![CDATA[<b>Yaşlılıkta Koku Alma Yetisi Zayıflıyor</b>
<br>
<br>Colorado Üniversitesi sinirbilim uzmanları yaşlanan insan beyninin, farklı kokuları ayırt etmekte zorlandığını buldu.
<br>
<br>“Neurobiology of Aging” dergisindeki makaleye göre yaşlılar tehlikeli kimyasalları, gaz sızıntısını veya bozuk yemek kokusunu iyi alamıyor. Araştırma çerçevesinde yaşları kırk beşten az ve altmıştan fazla olan dört yüz kırk kişide, koku duyusundan sorumlu beyin hücrelerinin kokular ve içeriklerine ne şekilde tepki gösterdikleri incelenmiş. Genç insanların nöronları bir veya diğer içeriğe reaksiyon gösterirken yaşı ilerlemiş insanlarınki ikisine birden tepki veriyor. Bu nedenle de Diego Restrepo bir kokunun kesin olarak algılanması yaşlı insanlar için zorlaşmakta diyor.
<br>
<br>Sonuçlar ayrıca iki yaş grubundaki insanların hücre biyopsileriyle de kanıtlanmış. Bu durumda da sayıları aynı olmasına rağmen genç bağışçıların beyin hücreleri daha seçici davranmış. Yaşlı insanlarda beklendiği gibi koku siniri azalmıyor, buna karşın aynı miktarda kalan sinir maddesi kokuları karıştırarak işlevini yitirmekte. Bir yemeğin kokusu tadını güçlendirir. Koku daha az algılandığında yemek de lezzetsizleşir ki bu da neden birçok yaşlının iştahının azaldığını açıklamaktadır.		
<br>
<br><b>Vikingler, Kristali Navigasyon Aracı Olarak Kullanmış</b>
<br>
<br>"Proceedings of the Royal Society A" dergisinde yayımlanan araştırmaya göre, usta denizciler olarak nam salmış Vikingler, çıktıkları uzun deniz seferlerinde yollarını bulmak için güneşin gökyüzündeki konumundan yararlanıyordu.
<br>
<br>Efsanelere göre Vikingler, bulutlu ve sisli günlerde güneşin yerini belirlemek için ise gizemli bir güneş taşı kullanıyordu.
<br>
<br>Bu gizemli taşın peşine düşen araştırmacılar, Vikinglerin İzlanda kristali olarak bilinen bir kalsit türünün ışığı kırma özelliğinden yararlandığını ortaya çıkardı.
<br>
<br>Kristalleşmiş kalsiyum karbonattan oluşan İzlanda taşı, ışığı polarize edebilme özelliğine sahip.
<br>
<br>Rennes Üniversitesi'nden Prof. Guy Ropars, İzlanda kristalinin belirli bir açı ile tutulduğunda güneşin gökyüzündeki konumunu küçük bir sapma ile belirleyebildiğini açıkladı.
<br>
<br>Araştırmacılar, İzlanda kristalinin 1592 yılında Alderney Adası açıklarında batan bir geminin enkazında da bulunduğunu belirti.
<br>
<br><b>Biyonik Lensle Telefon Faturası Ödenecek</b> b
<br>
<br>Bilim adamları, görüntülerin gözün önüne yansıtılmasına yardımcı olacak yeni nesil kontakt lenslerin üretimine bir adım daha yaklaştıklarını açıkladı.
<br>
<br>Kullanılan teknoloji, lensi takanların akan metinleri, elektronik postaları okumalarına ve bilgisayar destekli görüntülerle görüşlerini artırmalarına olanak tanıyacak.
<br>
<br>Washington Üniversitesi'nden araştırmacılar, hayvanlar üzerinde yapılan deneylerin biyonik lensin güvenli ve kullanıma uygun olduğunu gösterdiğini belirtti. Tavşanlar üzerinde yapılan testlerde herhangi bir ters etkiye rastlanmadı.
<br>
<br>En büyük engelin güç kaynağı olduğunu kaydeden araştırmacılar, halihazırdaki prototipin kablosuz güç kaynağının sadece birkaç santimetre yakınındayken çalıştığını söyledi.
<br>
<br>Prototipin mikro devrelerinin, tek bir ışık yayan diyot için yeterli olduğunu belirten araştırmacılar, bir sonraki hedeflerinin kontakt lenslerin önceden belirlenmiş metinleri de içermesi olduğunu kaydetti.
<br>
<br>Karmaşık holografik görüntü üretimi için lenslere yüzlerce pikselin eklenmesi öngörülüyor.
<br>
<br>Terminatör filminin ardından bilim adamlarının rüyalarını süsleyen biyonik lensler, bilgisayar oyunlarının sanal dünyasına yeni bir boyut getirecek ve sürücülerin yol haritasını görmesine de olanak tanıyacak.
<br>
<br>Lensler, takan kişiye biyosensörler aracılığıyla kan şekeri düzeyi gibi tıbbi bilgiler de sağlayacak. Finlandiya'daki Aalto Üniversitesi'nden meslektaşlarıyla işbirliği içinde çalışan araştırmacılar, lenslerin odak uzaklığının kısaltılmasını da sağladı.
<br>
<br>Araştırmacılar, lenslerde kullanılan elektrik devrelerinin sadece birkaç nanometre kalınlığındaki metal tabakalardan oluştuğunu belirtti. Bu tabakalar, insan saçının binde bir genişliğinde.
<br>
<br><b>İnsan Derisi "Görüyor"</b>
<br>
<br>İnsan derisi, ultraviyole ışığı tespit etmekte, gözün kullandığına benzer bir sistem uyguluyor. 
<br>
<br>Bilim adamları, insan derisinin, ultraviyole ışığı algılarken, gözün karanlıkta kullandığına yakın bir sistemle hareket ettiğini buldu.
<br>
<br>Alman Aerztezeitung gazetesinin haberine göre, deri, bu sistem sayesinde saniyeler içerisinde deri hücrelerinin, enerjisi yüksek ultraviyole ışınına maruz kalıp kalmadığını tespit edebiliyor. İhtiyaç durumunda deri hemen gerekli önlemleri alıyor, bu çerçevede koyu renk melanin pigmentini üretiyor.
<br>
<br>Bugüne kadar, bu pigmentin, DNA'nın hasar görmesi üzerine, en az 12 saatte ortaya çıkan bir tepki olduğu düşünülüyordu. Ancak yeni bulunan mekanizma, çok hızlı devreye giriyor.
<br>
<br>Klasik bronzlaşma tepkisi, ultraviyole ışınının kısa dalgalı ve daha fazla enerji içeren ultraviyole B (UVB) ışığına karşılık oluşuyor. UVB hücrelere giriyor ve DNA'ya zarar veriyor. Buna tepki olarak zincirleme bir reaksiyon sonucunda melanin üretimi artıyor ve deri, güneş ışığına maruz kaldıktan birkaç gün sonra bronzlaşıyor.
<br>
<br>Bilim adamları, derinin anında tepki vermesinde ise rodopsin proteininin rol oynadığını tespit etti.
<br>
<br>İnsan derisinden alınan melanosit hücrelerini laboratuvarda, güneşlenirken alınan kadar ultraviyole ışığa maruz bırakan bilim adamları, bir çeşit A vitamini olan retinol maddesinin de bulunması halinde melanositlerin derhal melanin üretimine başladığını gördü. Bu sonuç ışığında, karanlıkta insan gözünün görmesini sağlayan opsin proteinlerinin devrede olduğunu anlayan bilim adamları, ayrıntılı testlerde, aynı gözdeki gibi rodopsinin varlığını saptadı.
<br>
<br>Bilim adamları, rodopsin sayesinde derinin "görebildiğini" bildirdi. Ultraviyole ışınının rodopsine ulaştığında oluşan zincirleme reaksiyon sonucunda melanin üretildiği, ancak bunun miktarının, DNA'nın hasar görmesi sonucu oluşan melanin miktarından daha az olduğu saptandı.
<br>
<br>Bilim adamları, sonuçların dikkate alınarak daha etkili güneş koruyucu kremlerin üretilebileceğini belirtti.
<br>
<br><b>Yaşlanmayı Durdurdular!</b>
<br>
<br>ABD'de, "Nature" adlı dergide yayımlanan araştırmaya göre bilim adamları, bölünerek yeni hücreler oluşturmayı durduran atıl durumdaki hücreleri yok ettiler.
<br>
<br>"Yaşlanan hücreler" olarak adlandırılan bu hücreler, bağışıklık sistemi tarafından dışlanıyor ve sayıları, zaman içinde giderek artıyor.
<br>
<br>Bu hücreler, yaşlı insanlarda tüm hücrelerin yaklaşık yüzde 10'unu oluşturuyor.
<br>
<br>Mayo Klinik'te yapılan araştırmada bilim adamları, genetik değişime uğratılmış farelerde tüm yaşlı hücreleri yok etmeyi başardılar.
<br>
<br>Daha sonra farelerde yaşlanmanın üç önemli belirtisine bakıldı: Gözlerde katarakt oluşması, kas dokusunun zayıflaması ve ciltte kırışıklıkların oluşması.
<br>
<br>Yaşlanan hücrelerin yok edildiği farelerde bu belirtilerin, dikkat çekici bir biçimde yavaşladığı fark edildi. Yaşlanmış farelere aynı tedavi uygulandığında ise kaslarda önemli bir düzelme görüldü.
<br>
<br>Araştırmanın sonuçları, insanlarda yaşlanmanın belirtilerinin yavaşlatılması ya da tamamen ortadan kaldırılması ile ilgili umutları yeniden alevlendirdi.
<br>
<br>Bilim adamları, yaşlanan hücreleri devre dışı bırakması için bağışıklık sisteminin uyarılabileceğini ya da ürettikleri özel protein sayesinde sadece yaşlanan hücreleri hedef alan bir ilaç geliştirilebileceğini ifade ettiler.
<br>
<br>Laboratuvar ortamında fareler üzerinde yaptıkları deneylerde yaşlı hücreleri yok ederek kırışıklıklar, kas kaybı ve katarakt gibi yaşlanma belirtilerini ortadan kaldırmayı başardılar.]]></description>
<pubDate>2012-01-12</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=23813</link>
</item>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[Evrendeki Cisimlerın Uzaklıkları Nasıl Ölçülüyor?]]></title>
<description><![CDATA[Yaşadığımız Dünyada her şeyi metre, kilometre gibi ölçü birimleriyle ölçüyoruz. Karınca 5 milimetre, golf topu 5 santimetre, zürafa 5,5 metre, Çin Seddi 6,400 kilometre ve Dünyanın ekvator bölgesinin çevresi 40.000 kilometredir. Ancak, Yüce Rabbimiz’in kusursuz yaratılış delilleriyle donattığı uzayın büyüklüğünü anlayabilmek için çok daha büyük uzaklık ölçü birimlerine ihtiyacımız vardır. “Işık yılı”, bu birimlerden biridir.
<br>
<br><li>Işık yılı, evrendeki birbirinden çok uzak cisimlerin arasındaki mesafeyi bulmak için kullanılan bir uzaklık birimidir ve ışığın bir yılda gittiği yolu ifade eder.
<br>
<br><li>Işık bir saniyede 300.000 kilometre yol alabilir. Bir yılda ise yaklaşık olarak 9,461,000,000,000 kilometre yolculuk yapabilir.
<br>
<br><li>Bize en yakın yıldız 4.22 ışık yılı uzağımızdadır.
<br>
<br><li>Dünyamızın içinde olduğu Samanyolu galaksisi yaklaşık 100.000 ışık yılı büyüklüktedir. 
<br>
<br><li>İçinde 200 milyar yıldız bulunan Samanyolu galaksisinin uzay içindeki hızı, saatte 950.000 km’dir.
<br>
<br><li>Evrende Samanyolu gibi 100 milyar civarında galaksi bulunduğu tahmin ediliyor. 
<br>
<br>Galaksimize en yakın olan galaksi Andromeda’dır. Bu galaksi, 21 kentilyon kilometre uzağımızda bulunuyor. Kentilyon; 10’un yanına 17 tane sıfır eklenmesi ile oluşan bir sayıdır. Bu uzaklığı, bildiğimiz ölçümlerle anlatmak mümkün olmamaktadır. Işık yılı olarak ifade edersek, Andromeda galaksisi bizden 2.3 milyon ışık yılı uzakta bulunur.
<br>
<br><li>Evrende uzaklığı görüntülenebilen en uzak yapı olan kuasar ise, Dünyadan 13.7 milyar ışık yılı uzakta bulunur. Bu uzaklıktan daha uzaktaki hiçbir şey henüz görülememiştir.
<br>
<br>Allah üstün güç sahibi Yaratıcımızdır. Bir ayette şöyle buyrulmaktadır: 
<br>
<br><b>”Gerçekten sizin Rabbiniz, altı günde gökleri ve yeri yaratan, sonra arşa istiva eden Allah'tır. Gündüzü, durmaksızın kendisini kovalayan geceyle örten, Güneş'e, Ay'a ve yıldızlara Kendi buyruğuyla baş eğdirendir...”</b> (Araf Suresi, 54)]]></description>
<pubDate>2012-01-12</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=23821</link>
</item>

<item>
<category>Adnan Oktar Anlatıyor</category>
<title><![CDATA[Atomlar Büyük Bir Gayretle 15 Milyar Senedir Dönüyor.]]></title>
<description><![CDATA[<b>Sayın Adnan Oktar'ın 13 Aralık 2011 Tarihli A9 TV Röportajından</b>]]></description>
<pubDate>2012-01-12</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=23827</link>
</item>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[Yarasaların Radarı ]]></title>
<description><![CDATA[Yarasaları ilginç kılan özelliklerinin başında, olağanüstü yön bulma yetenekleri gelir. Yarasaların bu yeteneği, bilim adamları tarafından yürütülen bir dizi deneyle ortaya çıkarılmıştır.
<br>
<br>Allah her canlıya yaratmasındaki büyüklüğü, eşsiz tasarımı göstermek için, çeşitli özellikler vermiştir. Bu özellikler insanı hayran bırakan muazzam bir aklın eseridir. Bizler bunlara bakarak, Allah'a şükretmeliyiz. Gökleri ve yaratan Allah'ın ölüleri de diriltmesinin çok kolay olduğunu unutmamalı, ahiretteki asıl hayatımız için çaba göstermeliyiz.
<br>
<br>Yarasalar da Allah'ın eşsiz yaratması için verilebilecek güzel örneklerdendir. Bilim adamlarının yaptıkları deneyler sonucunda bu canlıların yeni özellikleri keşfedilmektedir.
<br>
<br>Bilim adamlarının yaptığı deneylerde, yarasa karanlık bir odaya bırakılmıştır. Daha sonra odanın diğer ucuna bir sinek yerleştirilmiş ve yarasanın hareketleri gece görüş özelliği olan kameralarla takip edilmiştir. Sinek havada daha ilk kanat çırpışlarını yaparken odanın bir ucundan hızla harekete geçen yarasa doğrudan sineğin yanına gelerek onu avlamıştır. Bu deney ile yarasaların karanlıkta bile işleyen çok keskin bir algılama kabiliyeti olduğu sonucuna varılmıştır. Ancak yarasanın bu üstün algılaması nereden kaynaklanmaktadır? İşitme duyusundan mı, yoksa sahip olduğu özel bir gece görüş sisteminden mi?
<br>
<br>Bu soruların cevabını arayan bilim adamları ikinci bir deney daha yapmışlardır. Bu sefer odaya bir tırtıl konmuş ve üzeri bir gazete sayfası ile örtülmüştür. Yarasa, hiç zaman kaybetmeden, yerdeki gazete sayfasını kaldırarak tırtılı yemiştir. Bu sonuç, yarasanın yön bulma yeteneğinin görme duyusuyla ilgili olmadığını göstermektedir.
<br>
<br>Bilim adamları yarasalarla ilgili deneylerine devam etmişlerdir: Uzun bir koridorun bir ucuna yarasa, diğer ucuna ise yem olarak bir grup kelebek yerleştirilmiştir. Ancak bundan önce koridoru diklemesine kesen, birbirine paralel duvarlar yapılmıştır. Daha sonra da bu duvarların her birine, ancak bir yarasanın geçebileceği kadar genişlikte birer delik açılmıştır. Deliklerin özelliği her duvarın farklı bir noktasında olmalarıdır. Yani yarasanın bu duvarları aşması için adeta "slalom" yarışı yapan kayakçılar gibi sürekli manevra yapması gerekecektir.
<br>
<br>Yarasa ilk duvara yaklaştığında doğrudan deliğe doğru hareket ederek buradan kolaylıkla geçmiştir. Bundan sonraki her duvarda aynı şey gözlemlenmiştir: Yarasa duvara çarpmak bir yana, duvar yüzeyindeki deliği aramaya bile gerek duymamaktadır. Son duvarı da rahatlıkla geçen yarasa burada yakaladığı kelebeklerle karnını doyurmaktadır.
<br>
<br>Bu durum karşısında hayranlıklarını gizleyemeyen bilim adamları, yarasanın algılamasındaki hassasiyeti anlamak için son bir deney daha yapmaya karar vermişlerdir. Bu kez amaç yarasanın algı sınırlarını daha kesin belirlemektir. Yine uzun bir tünel hazırlanmış ve tünel boyunca 0.6 mm kalınlığındaki çelik teller tavandan yere inecek şekilde dağınık bir tarzda gerilmiştir. Yarasa, deneyi yapanları bir kez daha şaşırtarak, gerili tellerden hiç birine takılmadan, tek seferde aralarından geçerek yolculuğunu başarıyla tamamlamıştır. Yarasanın bu uçuşu, 0.6 mm kalınlığındaki telleri bile uzaktan algılayabildiğini göstermektedir. Yapılan diğer araştırmalar da yarasaların bu inanılmaz algılama yeteneklerinin, sahip oldukları özel bir sonar sistemine bağlı olduğunu göstermiştir. (<a href="http://www.hayvanlaralemi.net" class="SidesTableText" target="_blank">www.hayvanlaralemi.net</a>)
<br>
<br>Yarasalar, etraflarındaki cisimleri algılamak için, yüksek titreşimli ses dalgaları yayarlar. İnsanlar tarafından duyulamayan bu dalgaların yankıları yarasa tarafından algılanır ve böylece hayvan içinde bulunduğu ortamın bir tür 'harita'sını çıkarır. Yani yarasanın havada uçan küçücük bir sineği algılaması, çıkardığı seslerin sineğe çarpıp geri dönmesiyle oluşan yankıya dayanır. Yarasanın sonarla yön bulması, yaydığı seslerin kendisine geri dönme süreleri arasındaki farkı hesaplaması sayesinde mümkün olmaktadır.
<br>
<br>Doppler etkisi denen fizik kuralına göre, hareket halindeki bir cisme çarpan sesin frekansı değişir. Yarasa sanki Doppler etkisini bilirmişçesine, hareketli cisimlere doğru yolladığı ses dalgalarını değiştirir. İşte bu noktada yarasa sonarının olağanüstü bir yönü daha ortaya çıkar. Allah yarasanın işitme sistemini yalnızca kendi sesini duyacak biçimde yaratmıştır. Kuran'da Allah şöyle buyurmuştur:
<br>
<br><b>"Sizin için hayvanlarda da elbette ibretler vardır" (Nahl Suresi, 66)</b>]]></description>
<pubDate>2012-01-08</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=23792</link>
</item>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[Canlılardaki Kusursuz Simetri ]]></title>
<description><![CDATA[<b>Şüphesiz müminler için göklerde ve yerde ayetler vardır. Sizin yaratılışınızda ve türetip yaydığı canlılarda kesin bilgiyle inanan bir kavim için ayetler vardır. (Casiye Suresi, 3-4)</b>
<br>
<br>Elinize bir çift deniz kabuğu alın ve simetrik olacak şekilde karşı karşıya koyun. Çizgilerin dizilişlerinde, büyükten küçüğe doğru sıralınışlarında kusursuz bir düzen ve simetri ile karşılaşacaksınız. Doğadaki hangi canlı incelenirse incelensin her seferinde doğaüstü bir düzenlilik, kusursuz bir simetri ve benzersiz bir renk çeşitliliği görülecektir.
<br>
<br>Aynadaki yüzünüze bir bakın, kusursuz bir simetri göreceksiniz. Elinize bir dergi alın ve sayfalarını çevirin. Çevirdiğiniz sayfalarda karşınıza çıkan insanlar, karşınıza çıkan kuşlar, çiçekler ve kelebekler de aynı simetriye sahiptir.
<br>
<br>Simetri evrendeki uyumu sağlayan konulardan biridir. Bütün canlılar simetrik bir yapıya sahiptirler.
<br>
<br>Evrendeki herşeyin kendi kendine gelişen tesadüfler neticesinde ortaya çıktığını iddia eden evrim teorisi savunucuları, doğada sergilenen bu renk çeşitliliği, düzen ve simetri karşısında açıklama getirememektedirler. Böylesine kusursuz bir düzenin kendiliğinden kör tesadüfler ile ortaya çıkmayacağı açıktır. Evrimcilerin öne sürdükleri hiçbir iddia ile, doğadaki canlıların renklerinin, desenlerinin, simetrinin oluşumunu açıklamaları mümkün değildir. Bu akıl sahibi her insanın hemen göreceği çok açık bir gerçektir. Öyle ki, teorinin kurucusu olmasına rağmen Charles Darwin'de bu gerçeği itiraf etmek zorunda kalmıştır:
<br>
<br>"Parlak renklilik, erkek balıkların kuluçkaya yatması, parlak dişi kelebekler, bu güzelliğin doğal seleksiyon kontrolü altında gerçekleştiğini düşünemiyorum."
<br>
<br>Elbette ki çevremizde gördüğümüz sayısız güzelliğin, rengarenk kelebeklerin, güllerin, menekşelerin, çileklerin, kirazların, gözalıcı renkleriyle papağanların, tavuskuşlarının, leoparların kısacası tüm ihtişamı ile yeryüzünün tesadüflerle oluştuğunu akıl ve mantık sahibi hiçbir insan iddia edemez.
<br>
<br>Canlılar bu özelliklere sahip olarak Allah tarafından yaratılmışlardır. Allah'ın ilmi her yeri kuşatmıştır. O'ndan başka ilah yoktur.
<br>
<br><b>Kelebeklerdeki Simetri</b>
<br>
<br>Yandaki resimdeki kelebeklerin kanatlarını ilk kez görüyormuşcasına inceleyin. Böyle kusursuz bir estetik, en ufak hataya rastlanmayan simetri, gözalıcı renkler ve desenler karşısında muhakkak hayranlık duyarsınız.
<br>
<br>Şimdi bir kumaşı düşünün. Bu kelebek desenlerinden ilham alınarak dokunmuş, son derece estetik ve kaliteli bir kumaş. Böyle bir kumaşı mağaza vitrinlerinde gördüğünüzde ne düşünürsünüz? Muhtemelen bu kumaşın desenlerini çizen, çizerken de kelebek kanatlarındaki desenleri örnek alan bir sanatçının varlığı aklınıza gelir ve onun sanatını takdir edersiniz. Bu durumda şu gerçeği takdir etmelisiniz: Hayranlık duyduğunuz bu sanat, kelebekleri örnek alarak kumaş çizene değil, kelebek kanatlarındaki desenleri ve renkleri örneksiz olarak yaratmış olan Allah'a aittir. Kelebeklerin renkli ve farklı desenlere sahip olan kanatları Allah'ın renk sanatının ihtişamlı birer tecellisidir. Nasıl ki bir kumaş deseni kendiliğinden, tesadüfen ortaya çıkmazsa, kanatlardaki renk ve desen simetrisi de kesinlikle tesadüflerle oluşmayacak bir mükemmelliktedir.
<br>
<br>Ayrıca yandaki resimde gördüğünüz kelebeklerin tek çarpıcı özellikleri sahip oldukları muhteşem kanatlar değildir. Kelebeklerdeki vücut tasarımı da her yönüyle kusursuzdur. Kelebekler çiçeklerdeki nektarı emerek beslenirler. Kimi zaman derinlerde olan nektarı alabilmeleri için kelebeklerin pek çoğunda Proboscis adı verilen uzun bir organ vardır. Proboscis, çiçeklerdeki nektar gibi sıvı besinleri emmek ya da su içmek için kullanılan uzun bir dildir. Kelebekler bu uzun dillerini kullanmadıkları zamanlarda içeriye doğru sararlar. Bu dil yuvarlanarak sarılmadığı zamanlarda kelebeğin boyunun 3 katı kadar uzayabilir.
<br>
<br>Kelebeklerin de diğer böceklerde olduğu gibi vücutlarının dışını çevreleyen bir iskeletleri vardır. Bu dış iskelet yumuşak bir dokuya sahip olan sert tabakalardan oluşur ve zırhlı bir elbiseye benzer. Bu sert tabaka "kitin" maddesinden oluşmaktadır. Bu tabakanın oluşumu son derece ilginç bir süreç sonunda gerçekleşir.
<br>
<br>Bilindiği gibi, kelebek tırtılları oldukça detaylı bir metamorfoz süreci geçirir. Tırtıl öncelikle bir pupa olur, daha sonra pupa kelebeğe dönüşür. Bu değişim boyunca kanatlarda, duyargalarda, bacaklarda ve diğer organlarda küçük değişiklikler meydana gelir. Uçuş kasları, kanatlar gibi farklı merkezlerdeki hücrelerde değişimin her aşamasında kendilerini tekrar düzenler. Bundan başka bu değişimlerle birlikte vücuttaki hemen her sistem de -sindirim sistemi, boşaltım sistemi ve solunum sistemi- gibi-değişim geçirir.
<br>
<br>Kelebeklerin sahip oldukları bu tasarım çeşitliliği, tıpkı kanatları gibi sonsu güç sahibi olan Allah'a aittir. Allah her canlıya ihtiyacı olan özellikleri verendir.
<br>
<br><b>"Allah. O'ndan başka ilah yoktur. Diridir, kaimdir. O'nu uyuklama ve uyku tutmaz. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. İzni olmaksızın O'nun katında şefaatte bulunacak kimdir? O, önlerindekini ve arkalarındakini bilir. (Onlar ise) Dilediği kadarının dışında, O'nun ilminden hiçbir şeyi kavrayıp kuşatamazlar. O'nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kavrayıp-kuşatmıştır. Onların korunması O'na güç gelmez. O, pek yücedir, pek büyük." (Bakara Suresi, 255)</b>
<br>
<br>Kelebek desenlerinden ilham alınarak dokunmuş bir kumaş düşünün. Bu kumaşı gördüğünüzde muhtemelen bu kumaşın desenlerini çizen, çizerken de kelebek kanatlarındaki desenleri örnek alan bir sanatçının varlığı aklınıza gelir ve takdir edersiniz.
<br>
<br>Hayranlık duyduğunuz bu sanat, kelebekleri örnek alarak kumaş çizene değil, kelebek kanatlarındaki desenleri ve renkleri örneksiz olarak yaratmış olan Allah'a aittir. Nasıl ki bir kumaş deseni kendiliğinden, tesadüfen ortaya çıkmazsa, kanatlardaki renk ve desen simetrisi de kesinlikle tesadüflerle oluşmayacak bir mükemmelliktedir.]]></description>
<pubDate>2012-01-08</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=23793</link>
</item>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[Pankreas]]></title>
<description><![CDATA[Eğer ihtiyacınızdan biraz daha fazla şekerli bir gıda yerseniz, vücudunuzdaki bir sistem kandaki şeker oranının yükselmesini engellemek için devreye girer:
<br>
<br>1- Öncelikle pankreas hücreleri, kan sıvısının içinde bulunan milyonlarca molekül arasından şeker moleküllerini bulur ve diğerlerinden ayırt eder. Dahası bu moleküllerin sayılarının fazla mı, yoksa az mı olduklarına karar verir, adeta şeker moleküllerini sayar. Gözü, beyni, elleri olmayan, gözle göremeyeceğimiz küçüklükteki hücrelerin bir sıvının içindeki şeker moleküllerinin oranı hakkında fikir sahibi olması, üzerinde düşünülmesi gereken bir konudur.
<br>
<br>2- Eğer pankreas hücreleri kanda gereğinden fazla şeker olduğunu belirlerse, bu fazla şekerin depolanmasına karar verir. Ancak bu depolama işini kendileri yapmaz, kendilerinden çok uzakta bulunan başka hücrelere yaptırırlar.
<br>
<br>3- Uzaktaki bu hücreler kendilerine aksi bir emir gelmediği sürece şeker depolamak istemezler. Ancak pankreas hücreleri, bu hücrelere "şeker depolamaya başlayın" emrini taşıyacak bir hormon yollarlar. "İnsülin" adı verilen bu hormonun formülü, pankreas hücreleri ilk oluştukları andan itibaren DNA'larında kayıtlı bulunmaktadır.
<br>
<br>4- Pankreas hücrelerindeki özel "enzimler" (işçi proteinler) bu formülü okurlar. Okunan formüle göre de insülin üretirler. Bu üretimde her biri farklı görevlerde yüzlerce enzim çalışır.
<br>
<br>5- Üretilen insülin hormonu, en güvenli ve en hızlı ulaşım ağı olan kan yoluyla hedef hücrelere ulaştırılır.
<br>
<br>6- İnsülin hormonunda yazılı olan "şeker depolayın" emrini okuyan diğer hücreler ise bu emre kayıtsız şartsız itaat ederler. Şeker moleküllerinin hücrelerin içine geçmesini sağlayacak kapılar açılır.
<br>
<br>7- Ancak bu kapılar rastgele açılmaz. Depo hücreleri kandaki yüzlerce farklı molekül arasından sadece şeker moleküllerini ayırt eder, yakalar ve kendi içlerine hapsederler.
<br>
<br>8- Hücreler, kendilerine ulaşan emre hiçbir zaman itaatsizlik etmezler. Bu emri yanlış anlamaz, hatalı maddeleri yakalamaya, gereğinden fazla şeker depolamaya kalkmazlar. Büyük bir disiplin ve özveri ile çalışırlar.
<br>
<br>Böylece siz fazla şekerli bir çay içtiğinizde, bu olağanüstü sistem devreye girer ve fazla şekeri vücudunuzda depolar. Eğer bu sistem çalışmasaydı, o zaman kanınızdaki şeker hızla yükselir ve komaya girerek ölürdünüz. Bu o kadar mükemmel bir sistemdir ki gerektiği zaman tersine de çalışabilir. Eğer kandaki şeker normalin altına düşerse, bu sefer pankreas hücreleri bambaşka bir hormon olan "glukagon"u üretirler. Glukagon daha önce şeker depolayan hücrelere bu sefer "kana şeker karıştırın" emrini taşır. Bu emre de itaat eden hücreler depoladıkları şekeri geri bırakırlar.
<br>
<br>Nasıl olur da, bir beyne, sinir sistemine, göze, kulağa sahip olmayan hücreler, bu denli büyük hesapları ve işleri kusursuzca başarırlar? Proteinlerin ve yağ moleküllerinin yan yana gelmesiyle oluşan bu şuursuz varlıklar, nasıl olur da insanların bile yapamayacakları kadar büyük işler yapabilirler? Şuursuz moleküllerin sergiledikleri bu büyük şuurun kaynağı nedir? Elbette bu olaylar, bizlere tüm evrene ve tüm canlılara hakim olan Allah'ın varlığını ve kudretini göstermektedir.]]></description>
<pubDate>2012-01-08</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=23794</link>
</item>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[Kaslardaki Minyatür Motorlar]]></title>
<description><![CDATA[Bir otomobili tek bir motor yürütür. Uçakları ise 1, 2 veya 4 motor uçurur. Peki bu sayfayı elinizde tutmanızı veya tek bir adım atmanızı kaç motor sağlamaktadır?
<br>
<br>Büyük veya küçük her kasın çalışma prensibi aynıdır: Milyarlarca küçük motor birarada çalışarak kasların hareket etmesini sağlar.
<br>
<br>Milyarlarca minik motor -şu anda ne yapıyorsanız yapın- sizin bu hareketi yapabilmeniz için ihtiyacınız olan gücü üretirler. Söz konusu motorlar "kas lifleriniz"dir.
<br>
<br>Vücudunuzda 6 milyardan fazla motor vardır. Bu küçük motorlar size su içirir, araba kullandırır, yürütür, konuşturur, kalbinizin atmasını sağlar, gözünüzü kırptırır, nefes aldırır, yemek yedirir, boynunuzu çevirmenizi sağlar. Hatta bu satırları okurken, gözünüzün satırları takip edebilmesi için soldan sağa hareket etmesi bile bu küçük motorların sağladığı güç sayesinde gerçekleşir.
<br>
<br>Kaslardaki motorların büyüklüğü, kullanıldıkları yere göre değişir. Bazı motorların büyüklüğü santimetrenin yüz binde biri kadarken bazı motorların büyüklükleri ise 3 santimetreyi bulur. Küçük motorlar yani kas lifleri biraraya gelerek büyük güç tribünlerini yani kasları oluşturur. Örneğin kolunuzu kasmanızı sağlayan ön kol kası milyonlarca küçük motorun biraraya gelmesiyle oluşmuştur.
<br>
<br>İnsan vücudunda irili ufaklı 400'ün üzerinde güç tribünü bulunur. Bazı kaslar, örneğin göze giren ışık miktarını ayarlayan kaslar küçüktür. Bazı kaslar da -insan ağırlığını taşıyan bacak kasları gibi- büyüktür. Ancak büyük veya küçük her kasın çalışma prensibi aynıdır: Milyarlarca küçük motor birarada çalışarak kasların hareket etmesini sağlar. Örneğin elinize bir kalem alıp, gözlerinizle yazdıklarınızı takip ederken bu motorların oluşturduğu 100'den fazla kas faaliyete geçer.
<br>
<br>Bedenimizdeki bütün kasların çalışma sistemi son derece hassas sınırlarla belirlenmiştir. Çok sayıda kas hücresi biraraya gelerek vücudumuzdaki kasları oluşturur. Kısacası hücrelerimizin uyumlu hareketi sayesinde yaşamımızı rahatlıkla sürdürürüz. Kasların en önemli özelliklerinden bir tanesi de yaşamımızı devam ettirmemizi sağlayan bir kontrol sistemine bağlı olmalarıdır.
<br>
<br>Bunlar kaslarımızın sahip olduğu özelliklerden sadece birkaç tanesidir. Pek çok insan bunlardan haberdar değildir. Dahası hiç kimse kaslarını kullanırken onları nasıl hareket ettireceğini, hangi kasa ne kadar enerji gönderilmesi gerektiğini, hareket ettireceği organın hangi açıda tutulması gerektiğini düşünmez. Kas sistemi de vücuttaki diğer sistemler gibi mükemmel bir şekilde işler.
<br>
<br>İnsan bu mükemmel sisteme sahip olmak için hiçbir çaba sarf etmemiştir. İnsanı yoktan var eden, göklerin, yerin ve bu ikisi arasında bulunan herşeyin Rabbi olan Allah, ona böyle bir sistem vermiştir. İnsana düşen, kendisine verilen bu gibi nimetlerin farkına varıp, Yaratıcımız olan Allah'a karşı sürekli şükredici olmaktır.]]></description>
<pubDate>2012-01-07</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=23787</link>
</item>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[İmanın Kalbe Yerleşmesi ]]></title>
<description><![CDATA[Yine aynı şekilde bu samimiyetsiz kişilerin imanları belirli şartlara bağlı iken, kamil iman sahipleri kayıtsız şartsız iman ederler. Şartlı iman eden kişiler, ancak nimet içerisinde olduklarında ve tüm olaylar kendi istedikleri gibi geliştiğinde dine sadık kalır ve güzel ahlakı taklit edebilirler. Ancak nimetlerde bir eksilme olduğunda ya da herhangi bir zorlukla karşılaştıklarında kolaylıkla dinden taviz verebilir ve sadakatlerini bozabilirler. Kamil iman sahipleri ise, Allah'a olan inançlarında ve sadakatlerinde güzel bir kararlılık gösterirler. Bunun altında yatan asıl sebep, onların "kesin bir bilgiyle" iman ediyor olmalarıdır. <b>"Kesin bir bilgiyle iman etmek", kişinin, Allah'ın ve ahiretin varlığına, aklı, kalbi ve vicdanıyla kesin olarak kanaat getirmiş olmasıdır. Kuran'daki "Ve onlar, sana indirilene, senden önce indirilenlere iman ederler ve ahirete de kesin bir bilgiyle inanırlar"</b> (Bakara Suresi, 4) ayetiyle de, iman edenlerin bu özelliği vurgulanır.
<br>
<br>Kamil imanın farklılığı, vicdanın tam kapasitede kullanılmasıyla kendini belli eder. "Vicdan" her zaman Allah'ın emirleri doğrultusunda hareket eden ve kişiyi sürekli doğru olana davet eden bir sestir. Kamil iman sahibi her durumda vicdanının sesini dinler. Bu da onun daima Kuran'a en uygun ve Allah'ın en hoşnut olacağı ahlak ve tavırları ortaya koymasını sağlar.
<br>
<br>Sizi kim yarattı? Sahip olduğunuz bedeni, gözlerinizin, saçlarınızın rengini size kim verdi? Boyunuzun uzunluğunu, derinizin rengini kim belirledi? Sizinle birlikte diğer insanları, gökleri, yeri ve bu ikisi arasında yaşayan canlıları kim yarattı? Uzayın derinliklerindeki gezegenlerin, güneşin ve yıldızların düzenini kim koydu?
<br>
<br>Siz bütün bu sorulara tek bir cevapla karşılık verirsiniz: "Allah". Sizin gibi diğer insanlara da bu sorular sorulduğunda onlar da "Allah" diye cevap verirler. Allah Kuran'da insanların kendi ağızlarıyla bu gerçeği ikrar edeceklerini bildirmiştir:
<br>
<br><b>Andolsun, onlara: "Gökleri ve yeri kim yarattı, güneşi ve ayı kim emre amade kıldı?" diye soracak olursan, şüphesiz: "Allah" diyecekler. Şu halde nasıl oluyor da çevriliyorlar? (Ankebut Suresi, 61)</b>
<br>
<br>Peki siz bu sorular karşısında biraz önce içinizden geçirdiğiniz veya kendi dilinizle andığınız Yaratıcı'yı, sizi ve kainatı en ince ayrıntısına kadar planlayan Allah'ı ne kadar tanıyorsunuz? Size göre Allah nerede? Gerçekten size küçüklüğünüzden beri söylendiği gibi göklerde mi? Sizi duyuyor mu? Görüyor mu? Her an yanınızda mı? Sizi yarattıktan sonra kendi halinize mi bırakıyor? Allah, ölümden sonra nasıl bir hayat vaat ediyor?
<br>
<br>Harun Yahya'nın Allah'ın İsimleri adlı eserinde bu sorulara Esma'ül Hüsna'dan örnekler verilerek, ayetlerle ve tefekkürlerle açıklamalar yapılarak cevaplar verilmektedir.
<br>
<br>Allah her yerdedir. Ve bütün insanlara olduğu gibi size de şah damarınızdan daha yakındır. Sizin her yaptığınıza şahittir, Allah herşeyi görür. Söylediğiniz tüm kelimeleri işitir. İçinizden ettiğiniz tüm duaları da, aklınızdan geçeni de bilir. Her an sizin yanınızdadır. Allah insanlardan başka, melekleri ve cinleri de yaratmıştır. Ve Allah dünya hayatından sonra sonsuza kadar sürecek bir cennet ve cehennem hayatı yaratmıştır. İnsanlara ölümlerinden sonra cennete gidebilmeleri için nasıl yaşamaları gerektiğini de Kuran'la bildirmiştir. Bütün bunlar yukarıdaki soruların çok kısa yanıtlarıdır ve bu yanıtların hepsi Kuran'dan alınmıştır.
<br>
<br>Kafalardaki puslu, silik, belirsiz bilgileri silip onların yerine Kuran-ı Kerim'deki gerçek Allah inancını koymak, böylelikle Yüce Allah'ı daha iyi tanımak, O'na daha yakın olmak için bu çalışma bir vesiledir.
<br>
<br><b>O'nun, alnından yakalayıp-denetlemediği hiçbir canlı yoktur. (Hud Suresi, 56)</b>]]></description>
<pubDate>2012-01-07</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=23788</link>
</item>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[Konuşma ve anlama mucizesi]]></title>
<description><![CDATA[Konuşmamız ve söylenenleri anlamamız beynimizdeki tasarım sayesinde mümkün. İşaret dili, konuşmanın beyinde nasıl oluştuğuna ışık tutuyor...
<br>
<br>Konuşmanın sağ elini kullanan kimselerde önemli ölçüde beynin sol yarısı tarafından kontrol edildiği bilinmektedir. Felç geçiren yani beynindeki damarlardan bazısı tıkanan hastalarda, eğer beynin sol yarısı etkilenmişse, hastanın konuşması da büyük ölçüde hasar görür. Son olarak işaret dilini kullanan sağır ve dilsizlerden felç geçiren hastalarda aynı sonuçlara ulaşıldı. Yani işaret dilini kullanarak konuşanlar da, aynı normal konuşanlarda olduğu gibi, beyinlerinin sol yarısındaki konuşma merkezlerini kullanıyorlar ve konuşma merkezini etkileyen bir felç geçirdiklerinde işaret dilini kullanma becerilerini kaybediyorlar. Bu durum doğuştan özürlü yani normal konuşmayı hiç öğrenmemiş kimseler için de geçerlidir.
<br>
<br>İşaret dilini kullanan özürlüler normal konuşanlardan farklı olarak işitme yerine görsel becerilerini kullanırlar. İşaret dilinin en şaşırtıcı özelliği ise tıpkı konuşma dili gibi oldukça kompleks bir gramerinin olması. Nitekim bu kimseler de, tıpkı konuşanlar gibi son derece karmaşık cümleler kuruyorlar. Diğer bir ilginç gerçek ise, evrensel tek bir işaret dilinin olmaması. Değişik ülkelerdeki sağır insanlar tamamen farklı işaret dilleri kullanıyorlar. Bunlar o derece farklı ki örneğin Amerikan işaret dilini kullananlar ile İngiliz işaret dilini kullananlar birbirleri ile anlaşamıyorlar.
<br>
<br>İşaret dilini kullanan bir kimsenin beyninde gördüğü işaretler görme merkezinde değerlendirildikten sonra konuşma merkezine iletiliyor ve burada anlam kazanıyor. Oysa diğer görsel işlemler, örneğin bir çizimdeki şeklin değerlendirilmesi ve tanınması tamamen farklı beyin merkezlerinde gerçekleşiyor.
<br>
<br>İşte burada, beyinde farklı hücreler arasında kusursuz bir işbirliği bulunduğu ortaya çıkıyor. Önce görme merkezinde seçilerek değerlendirilen el hareketleri, daha sonra diğer görüntülerden farklı olarak, birbirini takip eden işaretleri anlamlı kılacak gramerle birlikte değerlendirilmek üzere, konuşma merkezindeki hücrelere iletiliyor.
<br>
<br>Beyindeki birbirinden uzak merkezler arasında her an olağanüstü bir işbirliği gerçekleşir. Milyarlarca sinir hücresinin bir an bile işini aksatmaması ve bu işbirliği sayesinde konuşur ve anlarız. Bu iki yetenek insan beyninde tasarlanmış olan benzersiz hassaslıkta bir iletişim ağı ile ortaya çıkmaktadır. Şuursuz hücreler arasındaki bu akıl almaz işbirliği elbette herşeye hakim olan bir kuvvetin kontrolü ile gerçekleşmektedir. Bu üstün kuvvet yüce Allah'a aittir. Herşeyin Yaratıcısı olan, sonsuz akıl sahibi Rabbimizin kusursuz yaratması sayesinde bir nimet olarak konuşur ve anlarız.]]></description>
<pubDate>2012-01-07</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=23789</link>
</item>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[Canlılardaki Antifiriz Sistemi ]]></title>
<description><![CDATA[Bazı balık türleri vücutlarında, bir patlayıcıyı (sodyum) ve bir zehri (klorür) birleştirerek tuz üretirler ve bu tuz sayesinde vücut sıvılarının donma noktasını düşürürler. Bu canlılara nasıl davranacakları öğreten alemlerin Rabbi olan yüce Allah'tır. 
<br>
<br>Dikkatinizi bir an için içinde bulunduğunuz ortamdan ayırıp, doğaya yöneltin. Mükemmel uçuş yetenekleri ile kuşlar, sahip oldukları üstün sonar sistemi ile yunuslar, müthiş kimyasal silahı ile bombardıman böceği ve siz, bedeniniz, gözleriniz, kirpikleriniz.
<br>
<br>"Doğa" bunlara benzer kusursuz tasarım örnekleri ile doludur. Örneğin insanın vücudunda, vücut sıcaklığını ortalama 36,8 derecede sabit tutmak için gece-gündüz otomatik bir bilgisayar gibi çalışan bir termostat bulunur. Sahip olduğumuz bu ısı kontrol sistemi, bizim için ideal ısı derecesinin nasıl olması gerektiğini düzenli olarak bildirir. İnsan bu sayede çöl sıcakları ya da soğuk kutup tipileri gibi özel hava koşullarının dahi üstesinden gelebilir. Eğer vücudunuz çok sıcaksa, terlemenin başlaması için komut yayılır. Vücudun yüzeyine çıkan su, sizi serinletmeye başlar. Eğer ısı kontrol merkezi vücudunuzun soğuk olduğuna karar verirse, kan damarlarının daralması için mesajlar gönderilir ve kanın soğuk deriden uzaklaşması sağlanır. Pek çok kimsenin haberdar dahi olmadığı ve daha pek çok detayı olan bu sistem, bizim için kusursuz bir şekilde çalışır.
<br>
<br>Soğukkanlı canlılarda ise böyle bir iç denetim söz konusu değildir. Onlar vücut sıcaklıklarını çevrelerinden ısı transferi yaparak elde ederler. Bu özellik düşünüldüğünde akla, "kutuplarda yaşayan balıkların sıfırın altındaki soğuklarda neden donmadıkları" sorusu gelecektir.
<br>
<br>Bu canlıların bedenlerinde onları donmaktan koruyacak özel bir sistem bulunur: Antifriz sistemi. Şimdi bu sistemin canlıları donma tehlikesinden nasıl koruduğunu yakından inceleyelim.
<br>
<br><b>Kutup Soğuklarında Bile Donmayan Balıklar</b>
<br>
<br>Dünyanın en soğuk yaşam ortamına sahip olan Güney Antarktika'nın dondurucu soğuklarında yaşayan balık türleri vardır. Bu canlıların zor koşullara rağmen hayatlarını devam ettirebilmeleri son derece olağanüstü bir durumdur. Bunu başarmalarını sağlayan etken, vücut sıvılarının donma noktasını düşüren 'antifriz' maddesidir.
<br>
<br>Güney Kutbu balıkları için önemli bir tehlike çok katlı buz tabakalarıdır. Yılın en azından 10 ayı boyunca 2 ila 3 metrelik bir buz tabakası denizin üzerini yaza kadar kaplar. Yaz mevsimi geldiğinde ise fırtınalar bu tabakayı kırar ve açık denize sürükler. İşte bu durum balıklar için oldukça elverişsiz koşullar oluşturur. Özellikle buz, balıklar için büyük bir tehlikedir, çünkü buzun solungaçlardan ve deriden kolaylıkla vücuda sızma ihtimali vardır. Ancak soğukkanlı hayvanlar olan ve temelde çevreleriyle aynı sıcaklıkta olan bazı balık türleri, kanları donma noktasının 10C altına kadar soğuduğunda bile yaşamlarını sürdürebilirler. Bu sıcaklık buz kristallerinin oluştuğu sıcaklıktır. Balıkların bedenlerine buz g! irmediği sürece, aşırı soğumaya dayanabilirler ve vücut sıvılarının akıcılığını koruyabilirler.
<br>
<br><b>Balıkların donmasını engelleyen maddeler</b>
<br>
<br>Birçok deniz balığında donma noktasını sıfırın altına çeken -bu saf suyun standart donma noktasıdır- birtakım maddeler bulunur. Bu maddeleri araştıran bilim adamları balıkların vücudunda donma noktasının düşmesine katkıda bulunan asıl maddelerin vücut sıvılarındaki tuzlar -özellikle de sodyum klorür- olduğunu bulmuşlardır. Bu tuzlar, donma noktasındaki düşüş miktarının %85'inden sorumludurlar. Düşüşün yüzde 15'inin nedeni ise, kanın ve doku sıvılarının doğal bileşenleri olan az miktarlardaki potasyum, kalsiyum, üre, glükoz ve aminoasitlerdir.
<br>
<br>Bu arada sodyum klorürün oluşumundaki olağanüstülüğe de değinmekte fayda vardır: Klor atomu, en dış yörüngesinde yedi elektrona sahiptir. Atomlar bilindiği gibi dış yörüngelerindeki elektron sayısını sekize tamamlamak isterler. Klor atomu da bu amaçla dış yörüngesinde tek atomu olan sodyumla birleşir ve sodyumklorür molekülünün oluşmasını sağlar. İşte bu ortaklık sayesinde bildiğimiz sofra tuzu yani sodyum klorür oluşur. Bu iki atomun arasındaki elektron alışverişi zehirli olan klorla bir patlayıcı olan sodyumu, farklı bir amaca hizmet edecek bir yapıya dönüştürmüştür.
<br>
<br>Sonuç olarak Antarktik balıklarının donma noktasının düşüşünü dengelemeleri ve bu sayede yaşamlarını sürdürebilmeleri çoğunlukla vücut sıvılarında bulunan bu antifriz molekülüne bağlıdır. Ayrıca sodyum klorür, su içerisinde sodyum ve klorür iyonlarına ayrıştığı için, sodyum klorürün suyun donma noktasını düşürücü etkisi diğer moleküllere göre çok daha fazladır. Çünkü bir sıvının donma noktasını belirleyen en önemli faktör, sıvıdaki parçacık yani atom sayısıdır. Söz konusu sıvıda ne kadar çok parçacık varsa, su moleküllerinin kümeleşerek bir buz kristali oluşturma -dolayısıyla da donma- olasılığı da o denli az olur. İşte sodyum klorür de bu bakı! mdan diğer moleküllerden 200-300 kat daha etkilidir.
<br>
<br>Kışın yollardaki donma tehlikesine karşı tuz atıldığını hepimiz biliriz. Bu yöntemin ilk defa çözüm olarak önerilişi kuşkusuz pek çok alanda bilgi sahibi olmayı gerektirir: Suyun donma noktasını hangi bileşiğin düşürebileceği, bunun için etkili olabilecek bir maddenin nasıl üretilebileceği, hangi atomların hangi şartlar altında birleşebileceği gibi... Peki böylesine kapsamlı bir bilgiyi kutuplardaki balıklar sizce nereden öğrenmiş olabilirler? Vücutlarında bir patlayıcı bir madde (sodyum) üretmeyi ve sonra bunu bir zehri (klorür) birleştirerek tuz üretmeyi ve bu tuz sayesinde vücut sıvılarının donma noktasını düşürebileceklerini onlara kim öğretmiştir?
<br>
<br>Güçlü antifriz özellikleri olan bu bileşikleri üretmek kuşkusuz ne balıkların akıl edip kendi kendilerine güç yetirebilecekleri, ne de tesadüfi etkilerle kazanılabilecek bir özellik değildir. Bu mucizevi olayın tek bir açıklaması vardır: Balıkları antifriz özelliği taşıyan bir madde üretebilecek tasarımla yaratan ve onları dondurucu soğuklardan koruyan alemlerin Rabbi olan Allah'tır. Allah tüm canlıları sonsuz şefkati ve merhametiyle korumaktadır.
<br>
<br>Allah bir ayetinde şöyle buyurur:
<br>
<br><b>"Sizin ilahınız yalnızca Allah'tır ki, O'nun dışında ilah yoktur. O, ilim bakımından her şeyi kuşatmıştır." (Taha, 98)</b>]]></description>
<pubDate>2011-12-26</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=23772</link>
</item>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[Champs-Elysees'de (Paris) ''Allah Vardır'' Yazan Harun Yahya İlanları]]></title>
<description><![CDATA[Sayın Adnan Oktar (Harun Yahya)'nın başta Yaratılış Atlası serisi olmak üzere fransızca eserlerinin ve fransızca sitesinin yer aldığı panolar Paris'in en önemli caddelerinde bir ay boyunca sergilenecek.
<br>
<br>Daha önce İngiltere'nin başkenti Londra'daki otobüslerde ve Hollanda'nın Rotterdam şehrindeki tramvaylarda da yer alan bu ilanlarda "ALLAH VARDIR" yazısının yanısıra Harun Yahya eserleriyle ilgili Ipad, Iphone ve Andreoid uygulamalarının tanıtımı da bulunuyor.	
<br>
<br>Hatırlanacağı üzere, 2007 yılında ülkenin tüm önde gelen kişilerine gönderilen Yaratılış Atlası çok büyük bir yankı uyandırmış, gazetelerde günlerce bu dev eserin etkilerinden bahsedilmişti.
<br>
<br>18-22 ocak tarihleri arasında Harun Yahya'nın Paris ve Rouen'de yeni konferansları gerçekleşecek inşaAllah. Konferans konuları arasında şunlar yer alıyor:
<br>
<br>1- Ateizmin sonu, 2012: İnanç Yüzyılının Başlangıcı
<br>2- Kuran Mucizeleri
<br>3- Evrenin Yaratılışı
<br>4- Darwinizm'in Moleküler Çöküşü
<br>5- İslam Barış Dinidir
<br>
<br>Konferansların girişleri ücretsiz olacak.
<br>
<br>Daha detaylı bilgi için <a href="mailto:hyfrance@gmail.com" class="SidesTableText">hyfrance@gmail.com</a>]]></description>
<pubDate>2011-12-22</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=23759</link>
</item>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[Bedenimizdeki Kumanda Merkezi: Beyin ]]></title>
<description><![CDATA[Hem hassas bir yapısı hem de çok önemli görevleri olan beyin vücut içinde çok yönlü bir korumaya alınmıştır. Bunlardan en dikkat çekici olanı beynimizin bir sıvı içinde yüzüyor olmasıdır.
<br>
<br><b>Beynimizin Suyun İçinde Yüzdüğünü Biliyor muydunuz?</b>
<br>
<br>Hissetmek, hareket etmek, işitme, görme, tad ve koku alma, kalbin çalışması, nefes alma gibi hayati işlevlerin tümünü beynimiz gerçekleştirir. Ayrıca hormonlar üreterek vücudun ihtiyaçlarına göre düzenlemeler yapar. Çok hassas bir sisteme sahip olan bu organımız elektrik sinyalleri ile çalışan sinir hücreleri, bunları barındıran ve beslenmelerine yardımcı olan destek hücreleri ve kan damarlarından oluşur.
<br>
<br>Beyin yaklaşık 1,5 kg'lık bir ağırlığa sahiptir. Eğer beyin bir sıvının içinde bulunmasaydı ve direkt olarak kafatasına temas etseydi kendi ağırlığının altında ezilirdi. Bu da beyindeki hayati merkezlerde bir baskı oluşmasına dolayısıyla ölüme sebebiyet verebilirdi. Ancak böyle bir sorunla -hastalık halleri dışında- karşılaşılmaz. Çünkü beynimizin kendi ağırlığı -yüzdüğü sıvının içinde iken- 1400 gr'dan 50 gr'a kadar düşer. Yani beyinde ağırlığı otuzda bire kadar düşüren bir sistem vardır. Bu sistem şöyle çalışır:
<br>
<br>Beynin içinde birtakım boşluklar ve bu boşlukların içinde de sadece beyinde bulunan özel damar yığınları vardır. Bunların görevi vücuttan beyne taşınan kandaki serumu süzmektir. Serum önce beynin içindeki boşlukları doldurur ve sonra çeşitli yollardan beynin dışına çıkar. En sonunda da bu sıvı beynin üst kısmında yer alan tek yönlü valf sistemi (araknoid villus) sayesinde genel dolaşıma (kan dolaşımına) geri döner. Bu valflerin çok önemli bir görevi vardır: Sıvının beyne yaptığı basıncı ayarlamak.
<br>
<br>Eğer bu ayarlama olmasaydı ve basınç çok yüksek bir seviyeye çıksaydı, o zaman beyne olan baskı beynin fonksiyonlarını etkilerdi. Ve bu durum pek çok hastalığın sebebi olurdu.
<br>
<br>Buna örnek olarak "hidrosefali" denilen hastalığı verebiliriz. Bu hastalık türünde dolaşımdaki herhangi bir aksaklıktan dolayı beyindeki sıvı bir süre sonra birikmeye başlar ve oluşan basınç beyin fonksiyonlarını etkiler. Eğer dışarıdan bir müdahale yapılmazsa, yani ameliyatla bu sıvı boşaltılmazsa artan basınç; zeka geriliği, hareket bozuklukları, körlük hatta ölümle sonuçlanan rahatsızlıklara neden olur.
<br>
<br>Beyindeki sıvının basıncı normalden daha az düzeylere indiği zaman da dayanılmaz baş ağrıları olur ve beyin hasar görmeye başlar.
<br>
<br><b>Beyindeki bu detaylı tasarım nasıl ortaya çıkmıştır?</b>
<br>
<br>Beynimizin en fonksiyonel şekilde çalışmasını sağlayan bu tasarımın tesadüfen ortaya çıkması elbette ki mümkün değildir. Tüm bu ayrıntıları bilen jöle kıvamında bir et parçası olan beynin kendisi de olamaz. Böyle iddialarda bulunmak akıl ve mantığın tamamen dışına çıkmak demektir.
<br>
<br>Bütün bu hassas dengeleri kusursuz bir düzen içinde yaratan, herşeyin yaratıcısı olan Allah'tır.
<br>
<br>Beynimiz öncelikle kafatası ile korunmaya alınmıştır. Ayrıca ağırlığını taşıması için bu yeterli olmadığından içinde yüzdüğü bir de sıvı var edilmiştir. Bu şekilde ağırlığı 50 gr'a yani gerçek ağırlığının otuzda birine düşer.]]></description>
<pubDate>2011-12-20</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=23758</link>
</item>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[Fosiller Evrimi Yalanlıyor: İlmi Mercek Sayı, 90]]></title>
<description><![CDATA[<b>ÇAYIR SİVRİSİNEĞİ
<br>
<br>Yaş:</b> 128 milyon yıllık
<br>
<br><b>Dönem:</b> Kretase
<br>
<br><b>Bulunduğu Yer:</b> Yixian Oluşumu, Chao Yang, Liaoning, Çin
<br>
<br><b>KABUK BÖCEĞİ</b>
<br>
<br>Dev bir sivrisineği andıran çayır sivrisinekleri, bilinen sivrisineklerden çok farklı bir yapıya sahiptirler. En önemli özellikleri bacaklarının, vücutlarına göre çok uzun olmasıdır. Genelde bacakları vücutlarının iki katı uzunluğundadır. Diğer tüm canlılar gibi, çayır sivrisinekleri de fosil kayıtlarında günümüzdeki yapılarıyla tıpatıp aynı şekilde yer almaktadırlar. Günümüzdeki çayır sivrisinekleriyle, milyonlarca yıl önce yaşayan örnekleri arasındaki farksızlık, canlıların evrim geçirmediğinin bir göstergesidir.
<br>
<br><b>Yaş:</b> 25 milyon yıllık
<br>
<br><b>Dönem:</b> Oligosen
<br>
<br><b>Bulunduğu Yer:</b> Dominik Cumhuriyeti
<br>
<br><b>YUSUFÇUK</b>
<br>
<br>25 milyon yıl yaşındaki kabuk böcekleri, günümüzdekilerle aynıdır. Milyonlarca yıldır aynı olan bu böcekler, canlıların evrim geçirmediklerini, yaratıldıklarını gösteren örneklerden biridir.
<br>
<br><b>Yaş:</b> 150 milyon yıllık
<br>
<br><b>Dönem:</b> Jura
<br>
<br><b>Bulunduğu Yer:</b> Beipiao, Liaoning, Çintakdir topladı ve size derin teşekkürlerimizi sunmak istiyorum. 
<br>
<br>E  Yüz milyonlarca yıldır yapısını koruyan yusufçukların kanat yapıları ve uçma mekanizmaları, dünyanın önde gelen helikopter üreticileri tarafından örnek alınmaktadır. Yusufçuğun sahip olduğu kanat yapısı ve kanatlarını en verimli şekilde kullanmasını sağlayan gelişmiş uçuş mekanizması, bundan 150 milyon yıl önce de mükemmel bir şekilde çalışmaktadır. Bugün de aynı sistemle çalışmaya devam etmektedir. Bu durumun Darwinistler tarafından açıklanması mümkün değildir. Milyonlarca yıllık yusufçuk fosilleri evrimcilerin iddialarını yerle bir etmektedir.
<br>
<br><a href="http://www.ilmimercek.net" class="SidesTableText">www.ilmimercek.net</a>]]></description>
<pubDate>2011-12-14</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=23742</link>
</item>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[Bakteri İletişimi İklim Üzerinde Nasıl Etki Eder?]]></title>
<description><![CDATA[Bakteriler bitkilerden ve hayvanlardan farklı olarak, hızlı  çoğalan ve biyokimyasal etkileri bakımından canlılar  dünyasının dengesini sağlamada çok büyük önem taşıyan bir canlı grubudur. Hemen hemen her yerde yaşayabilirler.    Bu nedenle de nüfusları herhangi bir tür organizmadan çok daha fazladır. En önemlisi de bu kalabalık nüfusları nedeniyle iklim gibi hayati konular üzerinde önemli etkileri vardır. 
<br>
<br>İnsan yaşamına çeşitli şekillerde etki eden bakteri topluluklarının hayranlık uyandıran birçok özelliği vardır. Kullandıkları iletişim sistemleri de bunlardan biridir. Düşmanlarını ve yiyecekleri görmek için sonar benzeri sistemler kullanan bu canlılar, aynı zamanda aralarında iletişim kurmak için “konuşma balonları” da kullanırlar. Woods Hole Oşinografi Enstitüsü (WHOI)’nden bilim adamları, bakterilerin kendi aralarındaki iletişiminin aslında tüm dünyadaki dengeyi koruyan bir özelliğe sahip olduğunu keşfetmişlerdir.
<br>
<br><B>Dünyanın İklimine Etki Eden Bakteri İletişimi Okyanuslardan Başlar</B>
<br>
<br>Küçük deniz bitkileri yani fitoplanktonlar, küçük deniz canlıları olan zooplanktonlar tarafından yenirler. Bu parçalar yapışkandır ve bir araya gelerek daha ağır parçacıkları oluştururlar. Bakteriler, karbon zengini bu küçücük parçaların üzerinde birleşerek, bu parçalarla birlikte dibe doğru hareket ederler. Bu aslında çok sıradan bir durum gibi görünebilir. Ancak, bu küçük hareketin harika bir yönü bulunmaktadır.
<br>
<br>Gözleri, kulakları ve ağızları olmayan bakteriler etraflarında başka bir komşu bakteri olup olmadığını anlamak için, kimyasal sinyaller gönderirler. Eğer yakında yeteri kadar bakteri komşuları varsa; toplu halde, parçacıklar içerisindeki karbon içeren molekülleri daha küçük parçacıklara kıran bir enzim salgılamak üzere bir araya gelirler. Parçacıklardaki karbon türü, atmosferde bulunan karbondioksittir, yani bir ısı tuzağı olan sera gazıdır. Bakterilerin arasındaki bu iletişim, bu zehirli gazı okyanusun derinliklerinde salacak şekilde yaratılmıştır. Sığ derinliklerde ise bu sistem oluşmaz.
<br>
<br>Sığ derinliklerden, kolayca atmosfere karışabilecek olan bu zehirli gaz, planlı bir iletişim sistemiyle okyanusun derinliklerine taşınmakta ve böylece atmosfere ulaşması engellenmektedir. Bir başka deyişle, şu an okyanusun derinliklerinde gözlerimizle göremediğimiz ve varlıklarından haberimiz dahi olmayan milyonlarca bakteri, hayatlarında hiç görmedikleri bizler için çalışmaktadırlar.
<br>
<br>Canlılık için hayati bir öneme sahip olan karbon döngüsünde bakterilerin çok önemli bir yer sahibi olduğu uzun yıllardan beri bilinir. Ancak; bu yeni keşif bizlere, dünyanın içerisinde yaşamın devam etmesi için, son derece kapsamlı ve ince ayarlara, başka bir deyişle, tüm detayları belirlenmiş mükemmel bir yaratılışa sahip olduğunu bir kez daha delillendirmektedir. İşte bu nedenle karşımızdaki tüm detaylar birbirleriyle kusursuz bir uyum içinde var edilmiştir ve bu dengede milyonlarca yıldır hiçbir bozulma olmamaktadır. Allah Kuran’da şöyle buyurmuştur: 
<br>
<br><B>“Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün art arda gelişinde, insanlara yararlı şeyler ile denizde yüzen gemilerde, Allah’ın yağdırdığı ve kendisiyle yeryüzünü ölümünden sonra dirilttiği suda, her canlıyı orada üretip-yaymasında, rüzgarları estirmesinde, gökle yer arasında boyun eğdirilmiş bulutları evirip çevirmesinde düşünen bir topluluk için gerçekten ayetler vardır.” </B>(Bakara Suresi, 164)
<br>
<br><B>Allah’ın Kurduğu Düzen Kusursuzdur</B>
<br>
<br>Dünyada yaşam için elverişli tüm koşulları yapay olarak bir ortamda gerçekleştirseniz; 
<br>
<br>Atmosferinin özelliğinden, ekosistemdeki böcek sayısına, tüm canlı türlerine, uydusuna, güneşine kadar tüm özellikleriyle yapay bir ortamda dünyayı birebir taklit edebilseniz;
<br>
<br>Bu yapay ortamın içerisine dünyadaki ile eş sayıda plankton, eş sayıda diatom, eş sayıda bakteri koysanız bile bu yapay dünyanın karşılaşacağı son, kaçınılmazdır. 
<br>
<br>Eşit sayıda bakteri bile olsa, o bakteriler arasındaki iletişim var olmadığı takdirde, ürettiğiniz yapay ortam yaşam dolu bir gezegen yerine öldürücü bir gaz odasına dönüşür. Tüm canlılık, zehirli karbon gazı altında boğularak, kısa sürede yok olur.
<br>
<br>Dünyamızdaki dengelerden herhangi biri değiştirildiğinde, bu senaryo hep aynı olacaktır. Ancak bu dengelerin ve ince hesapların hepsinin tam olarak aynı anda dünyada var olması ile; dünyada yaşamdan söz edilebilir.
<br>
<br>Şu an rahatlıkla nefes alabiliyor, yiyebiliyor, içebiliyor, koşuyor, yürüyor olmamız; milyonlarca dengenin bir tanesinin dahi tek bir an için bile olsun bozulmadığının, aralıksız devam ettiğinin kanıtıdır.
<br>
<br>Tüm bu özellikler mükemmel bir yaratılışı işaret etmektedir. Yukarıda bahsi geçen kompleks sistemlerin tamamı Yüce Allah’ın sonsuz kudretinin ve üstün yaratışının delillerinden yalnızca birkaçıdır. Bir ayette üstün yaratış sahibi Rabbimiz’in ilmi ve kudreti şöyle bildirilmiştir:
<br>
<br><B>“De ki: “Yeryüzünde gezip dolaşın da, böylelikle yaratmaya nasıl başladığına bir bakın, sonra Allah ahiret yaratmasını (veya son yaratmayı) da inşa edip                        yaratacaktır. Şüphesiz Allah, herşeye güç yetirendir.”</B> (Ankebut Suresi, 20) 
<br>
<br><B>Allah’ın Yaratma İlmi Kainatın Her Noktasında Tecelli Eder</B>
<br>
<br>Kainatın her köşesinde Yüce Allah’ın üstün yaratışına dair deliller bulunmaktadır. Gözle göremediğimiz bakterilerdeki bu kompleks sistem de bunun örneklerindendir. Rabbimiz, bu mikro canlılarda tecelli etmekte ve onlara üstün bir şuur ve muazzam bir zekayla hareket edebilme yeteneği ilham etmektedir. Bir bakteri, Yüce Allah’ın ilhamı ile insanların fark edemediği, hatta tahmin bile edemediği gelişmeleri tespit edebilmekte ve onlardan daha atak davranmaktadır.  Canlılardaki kusursuz detayları evrimcilerin iddia ettiği gibi, tesadüflerle açıklamak mümkün değildir. Çünkü “ilk bakteri”nin tesadüfen oluştuğunu açıklamak imkansızdır. 
<br>
<br>Henüz hiçbir canlılık belirtisi yokken, bakterinin tamamen kontrolsüz bir ortamdaki şartlardan tesadüfen etkilendiğini, aniden nefes almaya başladığını, tesadüfen çeşitli değişimler yaşadığını, bazı mucizevi özellikleri ve şimdiki kapsamlı özelliklerini kazandığını iddia etmek bilimden çok uzak bir yaklaşımdır. Gün geçtikçe ilerleyen bilim ve teknoloji, bakterilerin mucizevi özelliklerini tek tek keşfederek, evrim teorisinin ne kadar büyük bir yalan olduğunu ortaya koymaktadır. Bu canlılarda karşılaştığımız her özellik, Allah’ın gözle görülmeyen bir canlıda nasıl kusursuz bir sanat yarattığını gözler önüne serecek ve bunu tefekkür edebilmemizi sağlayacaktır. 
<br>
<br>Göklerin ve yerin Hakimi olan Allah, göğü, yeri ve ikisi arasındakileri eşi olmayan bir yaratışla kusursuz olarak yaratmış; her canlıya görevini ilham etmiş ve mucizelerini inananlar için bir rahmet ve ayet kılmıştır. Rabbimiz’in kusursuz yaratma ilmi ayetlerde şöyle bildirilmiştir:
<br>
<br><B>“O biri diğeriyle ‘tam bir uyum (mutabakat) içinde yedi gök yaratmış olandır. Rahman’ (olan Allah)ın yaratmasında hiçbir “çelişki ve uygunsuzluk (tefavüt)” göremezsin. İşte gözü(nü) çevirip gezdir; herhangi bir çatlaklık görüyor musun? Sonra gözünü iki kere daha çevirip gezdir; o göz umudunu kesmiş bir halde bitkin olarak sana geri dönecektir.” </B>(Mülk Suresi, 3-4)
<br>
<br><B>Bakterilerin Tüm Davranışları Rabbimiz’in Kontrolündedir</B>
<br>
<br>Bakterilerin bütün yaptıkları ellerindeki imkanlarla yaşamlarını devam ettirebilmektir. Allah’ın yarattığı muazzam denge ile bu mikroskobik canlılar kendi soylarını devam ettirirken, bizim için de “pek çok yönden” hayati öneme sahip görevleri yerine getirirler. Bir bakterinin besin üretmesi, dahası ürettiği besini insan için faydalı hale getirmesi, zehirli gazları hapsetmesi, çeşitli döngülere sebep olması, bu dengenin ne kadar gerekli ve kusursuz olduğunu göstermektedir. Kuşkusuz bir bakteri bizim besinlerimizde yaşar, enerjisini buradan elde eder, bize hiç fayda sağlamadığı gibi zarar da vermeyebilirdi. Hayatımızın bir parçası olan bu bakterilerden tüm yaşamımız boyunca haberimiz bile olmayabilirdi. Fakat Allah, üstün ve benzersiz aklının delillerini görebilmemiz için birbirinden kusursuz, birbirinden detaylı sistemler var etmiştir. Bakterilerin sağladıkları faydanın amacı da işte budur.
<br>
<br>Tek hücreli bir canlının şuur ve bilinçle hareket ettiğini kuşkusuz ki, kabul edemeyiz. Bakterilerin bilinçli hareket edip hesap yapmalarını onlara ilham eden, tüm ilimlerin üstünde ilim sahibi olan, tüm akıllardan  üstün akla sahip olan Allah’tır. Bir ayette şöyle buyrulur:
<br>
<br><B>“Gerçekten, gece ile gündüzün art arda gelişinde ve Allah’ın göklerde ve yerde yarattığı şeylerde korkup-sakınan bir topluluk için elbette ayetler vardır.” </B>(Yunus Suresi, 6)]]></description>
<pubDate>2011-12-14</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=23744</link>
</item>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[Yağmur Damlalarındaki Hikmetler ]]></title>
<description><![CDATA[<li>Yağmur neden, çağlayan gibi su kütlesi şeklinde akmaz, teker teker damlalar halinde düşer?
<br>
<br><li>Yağmur damlalarının şekli ve boyutu nasıldır?
<br>
<br><li>Yağmur niçin havanın sürtünme kuvveti nedeniyle ısınmaz ve kaynar su şeklinde yağmaz?
<br>
<br>Her yıl okyanuslardan 45 milyon metre küp su buharlaşır. Buharlaşan su, bulutlar haline sokulup rüzgarlar vasıtasıyla karalara taşınır. Böylece her yıl 3-4 milyon kilometre küp su, okyanuslardan karalara, yani bize ulaşmış olur. İnsanların hiçbir şekilde dolaşımını kontrol edemediği ve onsuz birkaç günden fazla yaşayamayacağı su, özel olarak gönderilir. Üstelik bu suyun oluşumunda ve yeryüzüne düşmesinde pek çok hikmetler vardır. Kuran'da, insanın "şükretmesi" için en açık işaretlerden biri olan yağmurun bu hikmetli özelliklerini Allah ayetlerde şöyle bildirir:
<br>
<br><b>"Şimdi siz, içmekte olduğunuz suyu gördünüz mü? Onu sizler mi buluttan indiriyorsunuz, yoksa indiren Biz miyiz? Eğer dilemiş olsaydık onu tuzlu kılardık; şükretmeniz gerekmez mi?"</b> (Vakıa Suresi, 68-70)
<br>
<br><b>Yağmurun Buluttan Damla Damla Süzülerek Yağması Allah’ın Rahmetidir</b>
<br>
<br>Allah’ın yağmurda yarattığı  hikmetlerden biri, yağmurun şelalelerde olduğu gibi büyük bir su kütlesi şeklinde yeryüzüne düşmemesidir. Eğer yağmur yeryüzüne bu şekilde düşseydi, yağışlar sırasında insanların günlük hayatlarına devam etmeleri mümkün olmaz, hatta her yağış sırasında seller oluşurdu. Bu seller önlerine çıkan herşeyi sürükleyerek maddi ve manevi pek çok zarara neden olurlardı. Fakat Yüce Rabbimiz’in yarattığı fizik kuralları sebebiyle yağmur, damlalar halinde ve hızını azaltarak yeryüzüne düşer ve tüm canlıların hayat kaynağı olan suya dönüşür.
<br>
<br>Yağmurun damlalar halinde yağmasının sebebi su damlacıklarının bulutlarda oluşmasıdır. Bilindiği gibi bulut, buharın toz zerrecikleri ve elektrik yüklü parçacıklar üzerinde yoğunlaşmasıyla oluşur. Bu damlacıkların çapları genellikle 1 ila 10 mikron (1 mikron = 0,001 milimetredir) arasındadır. Bulutlar yukarı doğru belli bir hızla (1 ile 10 metre/saniye) hareket ederlerken su damlacıklarını da doğal olarak beraberinde götürürler. Damlacıklar yükseldikçe yoğunlukların artması sonucunda büyürler. İki veya daha fazla damlacık birleşerek damlalar oluşur. Bu damlacıkları hava artık yukarı taşıyamaz hale gelir ve damlalar yeryüzüne doğru düşmeye başlarlar.  
<br>
<br>Yağmur damlaları yere düşerken sabit hıza ulaşana kadar, büyük damlalar küçük damlalardan daha hızlı düştüğü için, büyük damlalar ile küçük damlalar çarpışıp birleşir. Çarpışma ve birleşme ile büyüyen damlalar belli büyüklüğe ulaşınca hava direnci su damlasının şeklini bozup, dağıtır ve saniyenin yüzde altısı gibi kısa bir sürede birçok küçük damlacığa dönüştürür. Aynı büyüklükteki damlaların havadaki hızları aynı olduğu ve aynı yönde hareket ettikleri için birbirleri ile çarpışmaları sözkonusu değildir. 
<br>
<br><li>Yağmur bulutlarının minimum yüksekliği 1200 metredir. Bu seviyeden düşen tek bir damlanın yaptığı etki, 1 kilogramlık bir ağırlığın 15 cm yükseklikten aşağı bırakılmasına eşittir. 
<br>
<br><li>10.000 metre yükseklikte de yağmur bulutları bulunabilmektedir. Bu kez tek bir damla, 1 kilogramlık ağırlığın 110 cm yükseklikten aşağı bırakılmasına eşit bir etki gösterecek ve bu durumda yağmur yağarken insanların çok geniş önlemlerin alındığı sığınaklara girmeleri gerekecekti.
<br>
<br>Görüldüğü gibi Allah yağmurun düşme hızını belirleyerek yağmuru tüm canlılar için faydalı hale getirir:   
<br>
<br><b>"Ve gökten mübarek (bereket ve rahmet yüklü) su indirdik; böylece onunla bahçeler ve biçilecek taneler bitirdik." </b>(Kaf Suresi, 9)
<br>
<br><b>Yağmurun Sıcak Yağmaması Allah’ın Kullarına Lütfudur</b>
<br>
<br>Yağmur eğer sürtünme kuvvetinin etkisiyle ısınsaydı ve kaynar su şeklinde yeryüzüne düşseydi, canlılık asla mümkün olmazdı. Ancak yağmur suyu Rabbimiz’in ilmi ve kullarına olan lütfu sebebiyle daima hayat verecek şekilde soğuktur.
<br>
<br>Daha önce belirtildiği gibi yağmur suyu buluttan ayrıldıktan sonra yere inerken hızlanır. Yağmur damlaları ağırlığından dolayı yerçekiminin etkisi ile aşağı düşerken aynı zamanda havanın direnci onu yukarıda tutmaya çalışır. Hava direnci damlacığa etki eden yer çekimi kuvvetine eşit olana kadar damlacık aşağı doğru hızlanır. Eşitlendiği andaki hız terminal hızdır ve bu sabit hızla damlacık aşağı olan yolculuğuna devam eder. Damlacık aşağı doğru inerken hava direncinden dolayı sürtünme nedeniyle ısınır. Fakat bu ısı damlacık kenarlarından buharlaşmada kullanılır. Buharlaşma ise damlacık yüzeyinde soğumaya neden olur. Böylece damlacık aşağı inerken küçülür ama ısınmaz. Dolayısıyla damlacık sıcak olmaz ve sıcak yağmur yağmaz. 
<br>
<br>Yüce Rabbimiz yağmuru kontrolü altında tutarak insanlar ve tüm canlılar için hayat kaynağı haline dönüştürdüğünü bir ayetinde şöyle haber verir:
<br>
<br><b>"Sizin için gökten su indiren O'dur; içecek ondan, ağaç ondandır (ki) hayvanlarınızı onda otlatmaktasınız." </b>(Nahl Suresi, 10)
<br>
<br>Kuran'da yağmurun oluşmasında büyük önemi olan bulutlarla ilgili ayetler aynı zamanda Allah’ın yaratmasındaki çeşitlilik hakkında da şöyle bilgi verilir: 
<br>
<br><b>"Allah rüzgarları gönderir, böylece bir bulut kaldırır da onu nasıl dilerse gökte yayıp dağıtır ve onu parça parça kılar; nihayet onun arasından yağmurun akıp çıktığını görürsün. Sonunda Kendi kullarından dilediğine verince hemen sevince kapılıverirler." </b>(Rum Suresi, 48)
<br>
<br><li>Orta büyüklükte yaklaşık bir kilometre çapındaki bir bulutun hacmi 4 milyar metreküptür ve içinde l.5 milyon kilogram su vardır. 
<br>
<br><li>Hiçbir bulut diğeri ile şekil ve hacim olarak aynı değildir. Çünkü oluşumlarına etki eden hava akımları, sıcaklık, basınç, havadaki toz miktarı v.b. gibi o kadar çok etken vardır ki, çok değişken olan atmosferde iki yerde bütün bu şartları eşit olarak sağlamak mümkün değildir. 
<br>
<br><li>Isınan yeryüzünden buharlaşan su, havadan hafif minik su buharları şeklinde doğruca gökyüzüne yükselir. Belirli bir yükseklikte basınç azaldığı, hava da soğuduğu için minik su damlacıkları haline geçerler ve bulutları oluştururlar. Başlangıçta bu damlaların çapları birkaç mikrometredir. (İnsan saçı 100 mikrometr kalınlığındadır.) Ortalama bir yağmur damlasının oluşabilmesi için bunlardan milyonlarcasının birleşmesi gerekir. 
<br>
<br><li>Bulutlar çok ağır olmalarına rağmen gökyüzünde asılı kalabilmelerinin sebebi bu damlacıkların çok küçük olmalarıdır. Bir bulutta en azından 1.000 ton su varsa da bu havanın hacmi bundan bin kez daha ağırdır. Bu nedenle de bulutlar içerlerindeki yağmur taneleri iyice oluşup, ağırlaşıp yere düşene kadar gökyüzünde dolaşırlar. Aslında yağmur yağarken yağmur damlası oluşma işlemi devam ettiğinden bulut içindeki suyu boşaltıp bir anda kaybolmazlar. 
<br>
<br><li>Bulutun oluşumunda başlangıçta oluşan su damlacıkları çok küçüktür. Bu nedenle  üzerlerine gelen ışıkları doğrudan yansıtırlar ve bu tip bulutlar beyaz görünürler. Su damlacıkları birleşip büyüdükçe, yani kalınlaştıkça ışığı daha az yansıtırlar. Bu nedenle de yağmur bulutları daha koyu, gri hatta siyaha yakın renkte görünürler. 
<br>
<br><b>Yağmurun Gübreleme Özelliği</b>
<br>
<br>Yağmur önemli bir gübredir. Fakir bir toprak, yalnızca yağmur aracılığıyla gelen gübrelerle bile, yüzyıllık bir süre içinde bitkiler için gereken tüm elementleri kazanabilir. Ormanlar da, yine bu deniz kökenli aerosoller yardımıyla gelişir ve beslenirler. Bu yolla, her yıl kara parçalarının toplam yüzeyi üzerine 150 milyon ton gübre düşmektedir. Bu doğal gübreleme işleyişi olmasaydı, Dünya üzerinde çok daha az bitki olacak, hayat dengesi bozulacaktı.  
<br>
<br>Yüce Rabbimiz’in belli bir miktar suyu gökten indirmesi, bu suyun içilebilecek tatta olması, ölü bir beldeyi canlandırması şüphesiz Allah’ın bize verdiği büyük bir nimettir.  Bir ayette Rabbimiz’in yaratma ilmi şöyle bildirilmiştir:
<br>
<br><b>“Görmüyor musun; gerçekten Allah, gökyüzünden su indirdi de onu yerin içindeki kaynaklara yürütüp-geçirdi. Sonra onunla çeşitli renklerde ekinler çıkarıyor. Sonra kurumaya başlar, böylece onu sararmış görürsün. Sonra da onu kurumuş kırıntılar kılıyor. Şüphesiz bunda, temiz akıl sahipleri için gerçekten öğüt alınacak bir ders (zikr) vardır.” </b>(Zümer Suresi, 21)
<br>
<br><b>Yağmur Damlalarının Hızının Yere Düşerken Yavaşlaması Rabbimiz’in İlmiyle Gerçekleşir</b>
<br>
<br>Yüce Rabbimiz’in yağmur damlaları üzerinde yarattığı hikmetlerden biri de yağmurun düşüş hızıyla ilgilidir. Yağmur damlasıyla aynı ağırlık ve büyüklükteki bir cisim 1200 metreden bırakıldığında giderek hızlanacak ve yere yaklaşık 558 km/saatlik bir hızla düşecektir. Eğer yağmur damlası da bu yükseklikten aynı şekilde düşecek olsaydı, bu durumda tüm ekinler tahrip olacak, yerleşim alanları, evler ve arabalar hasar görecek, insanlar gerekli tedbirleri almadan yürüyemeyeceklerdi. Fakat böyle bir olay hiçbir zaman yaşanmaz; yağmur damlaları ne kadar yüksekten düşerlerse düşsünler, yeryüzüne ulaştıklarında ortalama hızları sadece saatte 8-10 km'dir. Bunun sebebi ise, yağmur damlasının atmosferin sürtünme etkisini artıran ve yere daha yavaş düşmesini sağlayan bir biçime sahip olmasıdır. Eğer yağmur damlası farklı bir şekilde olsaydı veya atmosferin sürtünme özelliği bulunmasaydı, her yağmur yağışında yeryüzünün nasıl bir felaketle karşı karşıya geleceğini anlamak için şu rakamlara bakmak yeterli olacaktır:
<br>
<br>Yağmur suyunun kaynağı buharlaşmadır ve buharlaşmanın %97'si "tuzlu" okyanuslardan olmaktadır. Oysa yağmur suyu tatlıdır. Yağmurun tatlı olmasının sebebi Allah'ın koyduğu başka bir kanundur. Bu kanuna göre su, ister tuzlu denizlerden, ister mineralli göllerden ya da çamurların içinden buharlaşsın yanında başka hiçbir yabancı madde  taşımaz. Kuran’da bildirilen, <b>"...Biz, gökten tertemiz su indirdik."</b> (Furkan Suresi, 48) hükmü gereği, duru ve tertemiz bir biçimde yere iner.]]></description>
<pubDate>2011-12-14</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=23746</link>
</item>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[Bedenimizi Koruyan Kompleman Proteinleri Nasıl Olup da Kendi Hücrelerimize Zarar Vermez?]]></title>
<description><![CDATA[Vücutta, her an bedeni korumakta olan bir sistem bulunmaktadır. Bu sistemin bir parçası olan kompleman proteinleri, vücuttaki “her hücreye” saldırmaya programlanmıştır. Bu gerçekten de şaşırtıcı bir durumdur. Çünkü bedeni savunmak için var olmalarına rağmen, bedeni oluşturan tüm hücreleri düşman olarak görürler. 
<br>
<br>Kompleman proteinleri karaciğerde üretilir ve dolaşım sistemine oradan katılırlar. Normal şartlarda kanın içinde gelişigüzel ve etkisizce dolaşan hücrelerdir. Ancak uyarıldıklarında, aniden gördükleri bütün hücreleri yok etme kararı alırlar. Aldıkları bu uyarı tek bir kompleman proteini kanalı ile vücuttaki sistemin tümüne yayılır. Uyarı ile vücutta dost düşman ayırımı yapmazlar. Ancak vücuda ait zararsız hücreler, kompleman proteinlerine karşı savunma yapabilecek şekilde yaratılmışlardır. Kompleman proteinleri bedene ait hücrelere değer değmez, bu zararsız hücreler kompleman proteinlerini etkisiz hale getirir. Vücuda girmiş olan yabancı organizmalar ise, hiç beklemedikleri bu koruma görevlilerinin saldırısına uğrayarak yok olurlar. Şüphesiz bu, Rabbimiz’in üstün yaratma ilminin tecellilerinden biridir. En küçüğünden en büyüğüne kadar evrendeki tüm varlıkların  Allah’ın kontrolü ve emri altında olduğu bir ayette şöyle haber verilir:
<br>
<br><B>“…Allah’ın ayetlerini oyun (konusu) edinmeyin ve Allah’ın size verdiği nimeti ve size öğüt olarak indirdiği Kitabı ve hikmeti anın. Allah’tan korkup-sakının ve bilin ki, Allah her şeyi bilendir. </B>(Bakara Suresi, 231)]]></description>
<pubDate>2011-12-14</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=23747</link>
</item>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[İlginç Özelliklere Sahip Bitkiler]]></title>
<description><![CDATA[Bitkiler hayvanlarla kıyaslandığı zaman genel olarak sessiz ve hareketsiz canlılar olarak düşünülebilir. Fakat bu hareketsizlik yaşam fonksiyonlarının azlığı şeklinde algılanmamalıdır. Bitkiler Allah’ın kendilerine bahşettiği özel yetenekler ile son derece şaşırtıcı davranışlar gösteribilir, yaşamlarını sürdürebilmek için özel tedbirler alabilir, nesillerini devam ettirmek için çeşitli yöntemlere sahip olabilirler.
<br>
<br><B>Yaşadıkları Ortama Uyum Sağlamak İçin Özel Tedbirlerle Yaratılmış İlginç Bitkiler</B>
<br>
<br><li><b>Dünyanın En Dirençli Bitkisi: Welwitschia Mirabilis</b>
<br>
<br>Namibya’da çöl ortamında yaşayan bu bitki, kuraklık koşullarına son derece uyum sağlayan özelliklerle birlikte yaratılmıştır. Yetişkin olanları yalnızca iki yaprak, güçlü bir sap ve kökten oluşan bu bitkinin sapı hem uzar hem de  kalınlaşır ve zaman içinde 2 metre yüksekliğe, 8 metre genişliğe kadar ulaşır. Bu sapı ile en ufak nemi bile bünyesine çekebilen bitki hiç yağış almadan beş yıl boyunca yaşayabilir.
<br>
<br><li><b>Yeniden Canlanan Bir Bitki: Selaginella lepidophylla </b>
<br>
<br><i>“Erika’nın gülü” </i>olarak da bilinen Selaginella lepidophylla da bir çöl bitkisidir. Bu bitkinin ilginç özelliği ise neredeyse hiç su olmadan yaşayabilmesidir. Bu bitki kuraklık dönemlerinde tamamen kurur, dallarını ve yapraklarını da içine çekerek bir top haline gelir. Fakat yağışlar başladığında yeniden dallarını ve yapraklarını açarak adeta yeniden canlanır ve tüm hayati fonsiyonlarını yeniden başlatır.
<br>
<br><li><b>Beyzbol Topuna Benzeyen Bitki: Euphorbia obese</b>
<br>
<br>“Euphorbia obese” olarak bilinen ve beyzbol topuna benzeyen bu kaktüs cinsinin sahip olduğu küre şekli en düşük yüzey alanına sahip olmasına rağmen en fazla suyu depolar. Bitki kalın gövdesi ve küre şeklindeki görünümü ile su kaybını en alt düzeye indirerek kurak çöl koşullarına uyum sağlar. Bitkinin zehirli olan özsuyu ise kendisini diğer canlılardan koruyan etkili bir maddedir. Kenarlarda yeşillenmiş ufak derin bir kamburlukla şekillenmiş ve sekiz  çubuk ile süslenmiş bu bitki yeşil renkte olmakla birlikte, kırmızı ve mor alanları, üst kısmındaki ufak çiçekleri ile aynı zamanda son derece dekoratif bir görünüme sahiptir. Bitki bu süslü görünümü ile Allah’ın Müzeyyin (süsleyen) sıfatının en güzel örneklerinden biridir. 
<br>
<br>Yeryüzündeki tüm canlılarda olduğu gibi, burada anlatılan bitkilerin bulundukları ortama uyum sağlamaları için gerekli bilgileri yerleştiren, hiç kuşkusuz ki her şeyi eksiksiz yaratan, her türlü yaratmadan haberdar olan Allah’tır. Allah bu gerçeğe bir ayetinde şöyle dikkat çekmiştir: 
<br>
<br><b>“Görmedin mi, Allah, gökten su indirdi, böylece yeryüzü yemyeşil donatıldı. Şüphesiz Allah, lütfedicidir, her şeyden haberdardır.”</b> (Hac Suresi, 63)
<br>
<br><b>Nesillerini Devam Ettirmek İçin İlginç Yöntemler Kullanan Bitkiler</b>
<br>
<br><li><b>Dünyanın En Büyük Çiçeği: Rafflesia Arnoldii</b>
<br>
<br>Yağmur ormanlarındaki iklim koşullarına uygun olarak yaratılmış olan bu bitkinin çiçeği 90 cm çapındadır ve 7 ila 11 kg ağırlığındadır. Dünyanın bu en büyük çiçeği açtıktan sonra hayatta kaldığı 3 gün ila bir hafta boyunca saldığı koku ile böcekleri kendisine çeker. 9 ayda bir çiçek açan bu bitki, hemen her türlü böceği kendine çekerek polenlerini dağıtır ve bu şekilde neslini devam ettirir.
<br>
<br><li><b>Amonyak Kokulu Bir Bitki: Amorphophallus Titanum</b>
<br>
<br>İnsandan uzun boylu olan Amorphophallus titanum, Endonezyalılar tarafından “titan arum” (leş çiçeği) olarak adlandırılır. Dünyanın en uzun boylu çiçeğine sahip olan bu bitki çok zarif görünse de, keskin kokulu bir amonyak gazı (NH<sub>3</sub>) yaymaya başlar. Çiçeğin son yapısı da en az yaydığı koku kadar ilginçtir. Polenlerinin bulunduğu bölüm, beyaz yapraklı yapının içinde dip taraftadır ve dışarıdan görünmez. Bu yüzden sadece koku yaymak böceklerin dikkatini çekmek için yeterli değildir. Polenler döllenmeye hazır olduğunda, çiçek saldığı kokuyla birlikte çiçeğinin dışta kalan bölümünü de ısıtır. İşte yalnızca aydınlık saatlerde ve bir gün içerisinde gerçekleşen ısınma ve koku, böcekler için çok çekicidir. Bu ısı ve koku nasıl ortaya çıkıyor sorusunun cevabını bulmaya çalışan bilim adamları, bitkinin metabolizmasında gerçekleşen hızlanma sonucunda ortaya özel bir asit çıktığını bulmuşlardır. “Glutanamik asit” denen bu maddenin kimyasal yollarla parçalanması sonucunda çiçeğin yaydığı ısı ve koku oluşur. Bu sayede böcekler çiçeğe gelirler. Ne var ki böcekler için bu yeterli değildir. Çünkü arum zambağının polen tozları dipte kapalı torbacıklarda bulunur. Çiçek buna da hazırlıklıdır. Yağlı olan dış yüzeyi sebebiyle gelen böcekler kayarak aşağı çiçeğin içine düşerler ve bir daha da kaygan duvarlardan yukarı tırmanamazlar. Bulundukları bölümde çiçeğin dişi organlarının ürettiği şekerli bir sıvı vardır. Ayrıca gece olunca polenlerin kapalı olduğu torbacıklar da açılır ve böcekler bunlara bulanırlar. Böcekler çiçeğin içinde bir gece kalırlar. Sabah olunca çiçeğin üzerinde bulunan dikenler bükülerek böceklerin yukarı tırmanması için merdiven işlevi görürler. Merdivenden tırmanan böcekler, özgürlüklerine kavuşur kavuşmaz görevlerini yerine getirmek için polen yükleriyle birlikte başka bir zambağa giderler.
<br>
<br>Bu örneklerde görüldüğü gibi Allah yarattığı her şeyde bize benzersiz sanatını gösterir ve bunların üzerinde düşünmemizi ister. Buna Kuran’daki pek çok ayette dikkat çekilmiştir:
<br>
<br><b>“Yeryüzünde birbirine yakın komşu kıtalar vardır; üzüm bağları, ekinler, çatallı ve çatalsız hurmalıklar da vardır ki, bunlar aynı su ile sulanır; ama ürünlerinde (ki verimde ve lezzette) bazısını bazısına üstün kılıyoruz. Şüphesiz, bunlarda aklını kullanan bir topluluk için gerçekten ayetler vardır.” </b>(Rad Suresi, 4)
<br>
<br><b>Gözle Görülebilir Biçimde Hızlı Hareket Eden Bitkiler</b>
<br>
<br><li><b>Küstüm Çiçeği: Mimosa púdica</b>
<br>
<br>Mimosa pudica (pudica, “utangaç” anlamındadır), yani küstüm çiçeği, diğer bitkilerden çok farklı bir özelliğe sahiptir. Dokunulduğunda ya da sallanıldığında yapraklar birbirlerine birleşerek kapanır. Böylece çiçek küsmüş olur. Bir iki dakika içerisinde ise yeniden açılırlar. Güney Amerika ve Orta Amerika’ya özgü olan bu çiçeğin hızlı hareketinin sebebi savunma sistemidir. Bu bitkinin yapraklarına dokunulduğunda birkaç saniye içinde, sapla birlikte yapraklarının gövdeye doğru yaslandığı görülecektir. Eğer bitkiyi rahatsız eden etki devam ederse bu kez küstüm otu aşağıya doğru ikinci bir hareket yaparak gövdesinin üzerindeki sivri dikenleri ortaya çıkarır. Bu da böcekleri kaçırmak için yeterlidir. Bitkideki bu hareketi gerçekleştiren mekanizma elektrik akımlarıyla başlar. Bu akım aynı insan vücudundaki sinirlerden geçen akım gibidir. Bitkinin reaksiyonları bizde olduğu kadar hızlı değildir. Bununla birlikte bitki özünü taşıyan kanallar aracılığıyla iletilen elektrik sinyalleri 30 santimetrelik mesafeyi bir-iki saniye içinde geçer. Isı ne kadar yüksek olursa, reaksiyon o kadar hızlı olur. Her bir yaprağın dibi (yaprağın sapıyla birleştiği yerde), oldukça şişkindir. Buradaki hücreler sıvıyla doludur. Uyarı buraya ulaştığı zaman, yaprağın dibindeki şişkinliğin alt yarısı aniden suyunu bırakır ve aynı anda diğer üst yarı, bu suyu kendi bünyesine alır. Ve yaprak aşağıya doğru düşer. Böylece uyarı saplar boyunca ilerlerken, yapraklar domino taşları gibi teker teker, ardı ardına kapanır. Bu şekilde bir savunma hareketinden sonra, bitkinin tekrar hücrelerini doldurup, yapraklarını açabilmesi için 20 dakika gereklidir. 
<br>
<br><li><b>Güneş Işığı ile Dans Eden Bitki: Desmodium gyransans</b>
<br>
<br>Telgraf bitkisi olarak da bilinen bu bitki ani hareket yeteneğine sahip birkaç bitki çeşidinden biridir. Bitkinin küçük yanal yaprakçıkları en ufak bir temas, güneş ışığı, sıcaklık ya da titreşim etkisi altında eksenleri etrafında döner ve düzensiz hareketler yapar. Gece vakti ise yaprakları aşağıya doğru sarkar. Düzensiz hareketleri mors alfabe sistemine benzetilen adını da bu hareketlerden alan bitki, yaprakların derinlerine gömülü olan özel organlardaki motor hücrelerinin şişme ve büzülmesiyle hareket eder. Su moleküllerinin hareketi yapraklardaki bu motor hücrelerinin şişmesine ve büzülmesine yol açar. Ve su giriş ve çıkış yaparken bitkinin yaprakları tik benzeri bir hareket gerçekleştirir. 
<br>
<br>Görüldüğü gibi yeryüzündeki her şey gibi hareket eden bitkiler de Allah’ın özel olarak yarattığı sistemler sayesinde varlıklarını sürdürmektedirler, yani O’nun kontrolündedirler:
<br>
<br><b>“Göklerde ve yerde her ne varsa O’nundur. Şüphesiz Allah, hiçbir şeye ihtiyacı olmayan (Gani)dır, övülmeye layık olandır.”</b> (Hac Suresi, 64)
<br>
<br><b>İlginç Şekil ve Uzun Ömürleriyle Dikkati Çeken Bitkiler</b>
<br>
<br><li><b>Baobab: Şişe Ağacı</b>
<br>
<br>Anavatanı Madagaskar, Afrika ve Avustralya olan gövdesi alt kısımlarda geniş, üstlere doğru daralan bir şişeyi andıran bu ağaç, şeklinin yanı sıra 300 litreye yakın barındırdığı su ile de şişeye benzetilebilir. Sıcaklık ve kuraklığa dayanıklı olan bu bitki 500 yıl gibi oldukça uzun bir süre yaşayabilir.
<br>
<br><li><b>Ejder Kanı Ağacı: Dracaena cinnabari </b>
<br>
<br>950 yaşına kadar yaşayan örnekleri olan bu ağacın en ilginç özelliği, gövdesi yaralandığı zaman bu gövdeden sızan kırmızı kan rengi özsıvısıdır. Renginin yanı sıra ejder kanı adını haklı çıkartan bir diğer özelliği, bu kırmızı renkli sıvının insan ve hayvanların kanında bulunan demire sahip olmasıdır.
<br>
<br> Bu bitkilerin sahip olduğu her özelliği planlayan, kainattaki her şey gibi bitkileri de yaratmış olan ve her an yaratmaya devam eden Allah’tır. Bu gerçeği de Kuran’da Allah bizlere bildirmektedir:
<br>
<br><b>“Bitki ve ağaç (O’na) secde etmektedirler.” </b>(Rahman Suresi, 6)
<br>
<br><b>İlginç Özelliklere Sahip Bitkiler Allah’ın Kusursuz Yaratışının Örneklerindendir</b>
<br>
<br>Bitkiler, ışığı besine çeviren fotosentez sistemleri, hiç durmadan enerji ve oksijen üreten, doğayı temizleyen, ekolojik dengeyi sağlayan mekanizmaları, tat, koku, renk gibi sadece insana hitap eden estetik özellikleriyle kendilerini yaratan Allah’ın sonsuz ilmini, sanatını, insanlara karşı olan şefkat ve merhametini gözler önüne seren özel canlılardır.
<br>
<br>Çok özel faydalar için benzersiz sistemlere sahip olan bitkilerin bugüne kadar sadece 10.000 türü incelenebilmiş, bu araştırmalar sonucunda her bitkinin insanı hayrete düşürecek yaratılış özelliklerine sahip olduğu ortaya çıkmıştır.
<br>
<br>Allah’ı tanımak, O’nun sıfatlarını görmek, O’na yakınlaşmak isteyenler için bitkilerdeki, hatta onların tek bir yaprağındaki yaratılış mucizelerine biraz daha yakından bakmak, onların harikalarla dolu dünyalarını tanımak çok faydalı olacaktır. İman edenler, bu sayede  Allah’ın kendilerine verdiği akıl ve anlayış ile O’nun bizim gözlerimizin önüne serdiği mucizeleri görebilirler. Çevresine akıl ve hikmet gözüyle bakmayı öğrenen bir insan, bir bitkinin renginde, şeklinde ve kokusunda gördüğü sanatın yanında bitkiyi bitki yapan bütün sistemleri de öğrenecek, Allah’ın üstün ilmine ve kudretine daha yakından şahit olacaktır. Allah canlılar üzerindeki hakimiyetini ve benzersiz yaratışını bir ayette şöyle bildirmektedir:
<br>
<br><b>“İşte Rabbiniz olan Allah budur. O’ndan başka ilah yoktur. Her şeyin Yaratıcısıdır, öyleyse O’na kulluk edin. O, her şeyin üstünde bir vekildir.””</b> (Enam Suresi, 102)
<br>
<br>İlginç şekilleri ve yaşam  özellikleriyle bitkiler oldukça  etkileyici biçimlerde belirirler. İlginç çiçekleri, gözle seçilebilecek şekilde hareket etmeleri, orjinal şekilleriyle muazzam bir güzellik ve çeşitlilik oluştururlar. Bu bitkiler, Allah’ın yaratışındaki kusursuzluğun ve  ihtişamın örneklerinden yalnızca birkaçıdır. Allah, hem insanın hem de diğer canlıların yaratılışında ayetler olduğunu, yani Kendi varlığının delillerinin bulunduğunu bize şöyle bildirir:
<br>
<br><b>“Sizin yaratılışınızda ve türetip-yaydığı canlılarda kesin bilgiyle inanan bir kavim için ayetler vardır.”</b> (Casiye Suresi, 4)
<br>
<br><b>İlginç Özelliklere Sahip Bitkiler Allah’ın Kusursuz Yaratışının Örneklerindendir</b>
<br>
<br>İlk yaratıldıkları andan itibaren özel yetenek ve özel bir donanıma sahip olan bitkiler, yalnızca kendilerini yaratan Allah’tan ilham alırlar. Onlara besinlerini veren, onların yaşamaları için suyu var eden, ilginç donanımlar ve birbirinden farklı çeşitli tasarımlara sahip kılan Allah’tır. Bunların tümü kuşkusuz Allah’ın “Ol” emri iledir. Tüm alemleri yaratan Allah için, birbirinden benzersiz canlılar var etmek, elbette yalnızca O’nun dilemesiyledir: 
<br>
<br><b>“Allah, yedi göğü ve yerden de onların benzerini yarattı. Emir, bunların arasında durmadan iner; sizin gerçekten Allah’ın her şeye güç yetirdiğini ve gerçekten Allah’ın ilmiyle her şeyi kuşattığını bilmeniz, öğrenmeniz için.”</b> (Talak Suresi, 12)]]></description>
<pubDate>2011-12-14</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=23749</link>
</item>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[Anne Sütünde Tümörleri Önleyen Bir Protein: Hamlet Proteini]]></title>
<description><![CDATA[<li>Anne sütünde son yıllarda keşfedilen hamlet proteini, tümörlerin oluşumunu nasıl önler?
<br>
<br><li>Anne sütünün bebeğin ihtiyacına göre değişen özellikleri nelerdir?
<br>
<br>Proteinler, temel biyoaktif moleküllerdir ve hücrenin içindeki işlemlerin yerine getirilmesi için gereklidirler. Bazı proteinler bireysel olarak veya diğer proteinlerle birlikte hareket ederler. Ancak bazılarının da protein olmayan kimyasal bileşenlerin yardımına ihtiyaçları vardır. Bu protein olmayan moleküller vitamin, mineral ya da metal iyonlar olabilirler. Vitaminler veya organik olmayan maddeler yardımcı proteinlerdir ve genel isimleri kofaktördür. Demir, magnezyum, kobalt, bakır, çinko, selenyum ise sıkça rastlanan iyonlardır ve yardımcı inorganik proteinlerdir. Bu proteinler yardımcıları ile bağlanırken aynı zamanda çok şaşırtıcı işler de yaparlar. Bunların en ilgi çekici olanlarından biri anne sütünde gerçekleşir. 
<br>
<br><B>Allah Anne Sütündeki Hamlet Adlı Proteini Mucizevi İşlemler Sonucunda Üretir</B>
<br>
<br>Anne sütü, bebeğin besin ihtiyaçlarını eksiksiz olarak gidermek ve bebeği olası enfeksiyonlara karşı korumak üzere Allah’ın yaratmış olduğu benzersiz bir karışımdır. Anne sütündeki besin maddelerinin dengesi en ideal ölçülerdedir ve bebeğin henüz olgunlaşmamış vücut sistemleri için en uygun formdadır. İçeriğindeki besin değerlerinin bebek için ideal ölçülerde olması nedeniyle bilim adamları tarafından “mucize karışım” olarak adlandırılan anne sütü, bebeğin beyin hücrelerinin büyümesini sağlayan ve sinir sistemi gelişimini hızlandıran besinler açısından da oldukça zengindir. Günümüzün en son teknolojisi ile hazırlanan bebek mamaları dahi bu muhteşem besinin yerini tutamamaktadır. Araştırmalar sonucunda, anne sütünün bebeğe olan faydalarına her geçen gün yenileri eklenmektedir.
<br>
<br>Bilindiği gibi anne sütü  birçok enzim, vitamin, nükleotid ve antikor içerir. Ancak son zamanlarda bilim adamları sütte yeni bir protein buldular. 
<br>
<br>Anne sütünün içinde ana protein olan alfa-laktalbumin adı verilen bu protein anne sütüne inek sütüne oranla daha üstün bir özellik kazandırır. Çünkü inek sütünde bu proteinin bir benzeri olan beta-laktalbumin bebeğin vücudu için alerjik bir nitelik taşır. 
<br>
<br>Alfa-laktalbumin adı verilen protein normalde hamileliğin son zamanlarında ve süt verme döneminde üretilir. Bu protein sütün içindeki laktoz adı verilen şekerin sentezlenmesine yardımcı olur ve bebeğin rahat uyumasını ve stresinin azalmasını sağlar. Aynı zamanda bu protein bebeğin midesine girdiğinde özel bir yardımcı protein olan Oleik asit ile birleşir. Oleik asit, OMEGA 9 (zeytinyağının temel bileşeni) adı verilen ünlü bir yağ asididir. Kan basıncını düşürür ve beyni etkileyen ölümcül hastalıkların önlenmesini sağlar. Ancak alfa-laktalbumin ve oleik asit bir araya geldiklerinde bir mucize gerçekleşir ve “Hamlet” adı verilen, insandaki tümör hücrelerine karşı ölümcül olan bir alfa-laktalbumin proteinini üretirler. 
<br>
<br><B>Hamlet Çok Sayıda Tümör Hücresini Yok Eder</B>
<br>
<br>Yapılan çalışmalar sonucunda, hakkında yüzlerce makale yayınlanan anne sütünün son olarak da bebekleri kanserden koruduğu ispatlanmış, fakat bunun mekanizması henüz tam olarak anlaşılamamıştır. Sadece bebeğin midesinde oluşan bu kompleks protein 40 farklı tipte tümör hücresini öldürür. Bu protein hücre duvarına saldırır, içeri girer ve tümör hücrelerini birleştirdikten sonra yarım saat içinde onların şeklini değiştirmeye başlar ve 6 saat içinde öldürür. Ancak bu proteinin ilgi çekici yanı sağlıklı hücreleri ayırt edebilmesidir. Bilim adamları bu proteinin tümör hücresini nasıl tanıdığını tam olarak anlayamamışlardır. Akıl ve şuuru olmayan hücrelerin sağlıklı hücrelerle tümör hücrelerini ayırt etmeleri elbette mümkün değildir. Bu hücreler Allah’ın ilhamı ile hareket ederek hücreleri ayırt etmektedir. Kuran’da Allah’ın tüm varlıklar üzerindeki hakimiyeti şöyle haber verilmiştir:
<br>
<br><B>“Ben gerçekten, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a tevekkül ettim. O’nun, alnından yakalayıp-denetlemediği hiçbir canlı yoktur. Muhakkak benim Rabbim, dosdoğru bir yol üzerinedir (dosdoğru yolda olanı korumaktadır.)”</B> (Hud Suresi, 56)
<br>
<br>İlginç olan nokta bu proteini oluşturan alfa laktalbumin ve oleik asidin tek başlarına tümörü yok etme özelliklerinin olmamasıdır. Alfa laktalbumin ve yağ asidi anne sütünde doğal olarak bulunur. Fakat tümörü yok eden hamlet adlı proteine dönüşmesi için bebeğin midesinde bir bileşik haline gelmesi gerekir. Allah’ın hastalıktan önce tedavisini yaratması ve tüm bu molekülleri bebeğin içeceği sütün içine koyması elbette çok büyük bir mucizedir.
<br>
<br>Anne sütündeki protein, yağ asidi ve bebeğin midesindeki enzimler aynı zamanda yaratılmadığında tümörleri yok edici özelliği ortadan kalkmaktadır. Kuşkusuz bu, Allah’ın kusursuz yaratma sanatının en güzel örneklerinden biridir. Bir ayette şöyle buyrulur:
<br>
<br><B>“Bir şeyi dilediği zaman, O’nun emri yalnızca: “Ol” demesidir; o da hemen oluverir.” </B>(Yasin Suresi, 82)
<br>
<br><B>Allah Anne Sütünü Bebeğin İhtiyaçlarına Göre Yaratır</B>
<br>
<br>Açıktır ki annenin kendisi; korunmaya ve beslenmeye muhtaç olarak doğan bebeği için, en ideal gıda olan anne sütünü, vücudunda üretmeye karar vermemiştir. Dolayısıyla anne sütü içinde değişen besin değerlerini de, kuşkusuz annenin kendisi belirlememektedir. Çünkü bir annenin bebeği için gerekli olan besinleri an an bilmesinin imkanı yoktur. Anne kendi bedeninde oluşan sütün içeriğini de hiçbir şekilde kontrol edemez. Özelikleri tam olarak anlaşılamamış olsa bile anne sütü bebeğin geçirdiği evrelere göre değişmekte ve bebeğin hangi döneminde hangi besine ihtiyacı varsa sütün içeriği de bu döneme göre farklılık göstermektedir. Her canlının ihtiyacını bilen ve onları rızıklandıran Yüce Allah, anne sütünü annenin bedeninde, bebek için yaratmaktadır: 
<br>
<br>Bebeğin ilk doğduğu günlerde süt kolostrumdur, yani protein ve antikor açısından zengindir. Bu süt, bebeğin bağışıklığını kuvvetlendirir ve bebeğin sindirim sisteminin gelişimine yardımcı olur.
<br>
<br>İlk 3-4 günden sonra süt daha ince, sulu ve tatlı bir forma dönüşür. Bu, bebeğin susuzluğu içindir. Şeker, protein ve mineraller de bebeğin ihtiyacına göredir. Bu süt yağ açısından düşük ve karbonhidrat açısından zengindir.
<br>
<br>Zamanla süt daha yoğun ve kremsi bir hal alır. Bu, bebeğin açlığını gidermek içindir. Aynı zamanda IgA seviyesi 10. günden en az 7.5 aya kadar yüksektir. Bu sütün içerdiği antikorlar da bireysel yani her bebeğin ihtiyacına göre farklıdır. Çünkü Allah bunun için özel bir sistem yaratmıştır. Anne bebeğe dokunup sarıldıkça, annenin vücudu bebeği kolonize eden patojenlerle bağlantıya geçer ve annenin vücudu uygun antikorları ve bağışıklık hücrelerini üretir. 
<br>
<br>Erken doğum yapan annelerin sütünde ise mucizevi bir şekilde, bebeğin ihtiyacına yönelik olarak daha fazla yağ, protein, sodyum, klorür ve demir bulunur. Nitekim kendi annelerinin sütüyle beslenen erken doğan (prematüre) bebeklerde, göz işlevlerinin daha iyi gelişmesi, zeka testlerinde daha başarılı olma gibi pek çok üstünlük tespit edilmiştir.
<br>
<br>Anne sütünde çok az miktarda demir vardır. Çünkü demir bakteriler ve boğaz florası için bir işarettir; eğer sütte çok fazla demir olsaydı, bu enfeksiyona neden olabilirdi.
<br>
<br>Allah her bebek için hastalıklarına özel tedaviler ve ilaç içeren özel bir besin yaratmaktadır. Bu ilacın üretim merkezi ise anne vücududur. Anne vücudu sadece bebek ile ilgilenerek istilacıları tespit eder. Bu durum tesadüflerle asla açıklanamayacak kadar kusursuzdur. Şüphesiz ki Allah bebek ve anne arasında çok özel bir bağ yaratır. Ayette şöyle buyrulur:
<br>
<br><B>“Biz insana anne ve babasını (onlara iyilikle davranmayı) tavsiye ettik. Annesi onu, zorluk üstüne zorlukla (karnında) taşımıştır. Onun (sütten) ayrılması, iki yıl içindedir. “Hem Bana, hem anne ve babana şükret, dönüş yalnız Bana’dır.””</B> (Lokman Suresi, 14). 
<br>
<br><B>Hamlet Dünyada Şu Ana Kadar Üretilmiş En Etkili İlaçtır</B>
<br>
<br><li>Çok geniş bir çeşitlilikte tümör hücresini öldürür. Ancak sağlıklı ve olgun hücrelere dokunmaz.
<br>
<br><li>40’dan fazla tümör hücresini, ilaçlarla tedavi edilmesi en zor olanlar dahil, öldürür.
<br>
<br><li>Doğal ve toksik olmayan bir mekanizma ile tümör hücrelerini öldürür. Bu nedenle, kanser ilaçlarının aksine, sağlıklı dokulara zarar vermez.
<br>
<br><li>İnsan sütünde doğal olarak bulunur ve anne sütü ile beslenen çocuklarda ve annelerinde daha düşük kanser riski sağlar.
<br>
<br>Anne sütünü ve bu süt içinde önemli bir protein olan hamleti en güçlü ilaçlardan biri olarak sonsuz akıl sahibi Yüce Allah yaratmıştır. Rabbimiz’in Şafi (şifa veren) sıfatı bir ayette şöyle bildirilmektedir:
<br>
<br><b>“Hastalandığım zaman bana şifa veren O’dur;”</b> (Şuara Suresi, 80)
<br>
<br>İdeal sıcaklığı ile her an hazır olan anne sütü, içinde bulunan şeker ve yağ ile beyin gelişiminde de önemli bir rol oynar. Bunun yanı sıra içeriğindeki kalsiyum gibi elementler, bebeğin kemik gelişiminde büyük bir pay sahibidir. Bu mucizevi karışım süt olarak adlandırılmasına rağmen, aslında anne sütünün %90’ı sudan oluşmaktadır. Bu da son derece önemli bir özelliktir. Çünkü bebeklerin besinin yanı sıra sıvı olarak suya da ihtiyaçları vardır. Anne sütü haricinde alınacak su ya da diğer yabancı maddelerin tam anlamda hijyeni  sağlanamayabilir. Ancak %90’ı su olan anne sütü ile bebeğin su ihtiyacı da en hijyenik şekilde karşılanmaktadır.
<br>
<br>Anne sütü, bebeğin en kolay sindirebileceği besindir. Çok zengin gıda içeriği olmasına karşın, bebeklerin hassas sistemlerine uygun olarak sindirimi kolaydır. Böylece bebek, besinlerin sindirilmesinde daha az enerji kullandığı için, enerjisini diğer vücut faaliyetlerine, büyümeye ve organlarının gelişimine harcamış olur.]]></description>
<pubDate>2011-12-14</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=23752</link>
</item>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[Koku Uzmanı Köpekler]]></title>
<description><![CDATA[Köpekler en küçük oranlardaki kokuları dahi güçlük çekmeden tespit edebilirler. Köpeklerin diğer birçok canlı türünden ve insanlardan çok üstün nitelikli koku alma yeteneklerinin özellikleri nelerdir?
<br>
<br>İnsanlar ile köpeklerin burunlarını kullanım amaçları çok farklıdır. Köpekler koku alma organlarını yiyecek aramak, avlanmak, kendi aralarında haberleşmek, yön bulmak, eşlerinin, yavrularının yerini belirlemek için kullanırlar. Yüce Rabbimiz bu canlıları yaşamaları için gerekli sistemlerle birlikte yarattığını bir ayette şöyle bildirir:
<br>
<br><b>“Göklerde ve yerde bulunanlar O’nundur; hepsi O’na ‘gönülden boyun eğmiş’ bulunuyorlar.”</b> (Rum Suresi, 26)
<br>
<br><b>Köpeklerin Yaşamını Kokular Yönlendirir</b>
<br>
<br>Allah’ın köpeklere bahşettiği en dikkat çekici özelliklerden biri koklama duyusudur. Tüm köpekler yaşamları boyunca birbirini bastıran, karışan ve sürekli olarak değişen koku izlerini takip eder ve herşeyi koklarlar. Köpekler birbirine karışan iyi ve kötü kokular içinde insanın dikkatini bile çekmeyen kokuları birbirinden mükemmel biçimde ayırt edebilirler. Nitekim sokakta yürüyen bir insan ile yanında gezdirdiği köpeğinin algıladıkları kokular aynı değildir. Köpek, sahibinin farkına varmadığı kokulardan bulunduğu ortam ile ilgili çok detaylı bilgi edinir. Diğer köpeklerin bıraktıkları kokuları ve çevredeki insanların kendilerine özgü kokularını tahlil ederek onlar hakkında bilgi toplar. Bu canlı koklama yeteneğiyle çevresi ile çok fazla iletişim kurar, bilgi sağlar ve havadaki en küçük oranlardaki kokuları dahi güçlük çekmeden tespit eder. Çünkü;
<br>
<br><li>Köpeklerin koku duyarlılığı insanlardan çok yüksektir: 
<br>
<br>Bazı köpek türlerinin koku duyarlılığı insanlardakinin bir milyon katıdır. Nitekim insan burnunda toplam 5 santimetrekare olan koku bölgesinin büyüklüğü, köpeklerde 150 santimetrekareye kadar çıkmaktadır. 
<br>
<br><li>Köpeklerin burunlarındaki koku hücrelerinin sayısı insanlardan kat kat fazladır: 
<br>
<br>Köpeğin beynindeki koklama işlevini üstlenen hücreler insanlardan 40 kat daha fazla sayıdadır. Örneğin bir tilki teriyerinde 147 milyon, bir Alman çoban köpeğinde 225 milyon koku alıcı hücre bulunur. Koku alma duyusu kuvvetli bir köpek türü olan “bloodhound”  koku duyusunu kullanarak hiçbir belirtinin görülmediği bölgelerde iz sürebilir, dört günlük bir izi takip edebilir ve bir insanın izini 80 kilometreden daha uzak bir mesafeden sürebilir. 
<br>
<br><b>Köpeklerin Güçlü Koku Almasını Kolaylaştıran Diğer Etkenler</b>
<br>
<br>Rabbimiz köpeklerin burunlarını kokulara karşı çok  hassas olarak yaratmıştır. 
<br>
<br><li>Köpeklerin burunlarının yapısı koku almalarını kolaylaştırır:
<br>
<br> Allah köpeklerin burunlarındaki koklama bölgesinin dokularının katlanması ve kıvrılmasıyla hem kokunun algılanmasını kolaylaştırmış, hem de bu işi yapan alanı genişletmiştir. Koku hücreleri çok daha yoğun bir örgü ile bir araya getirilmiş, santimetrekareye çok daha fazla hücre yerleştirilmiştir. 
<br>
<br><li>Köpeklerinin burunlarının nemli olması koku almayı kolaylaştırır:
<br>
<br> Köpeğin burnu, Allah’ın yarattığı özel hücrelerin salgıladığı nem nedeniyle devamlı olarak ıslaktır. Koku molekülleri nem şeklindeki salgıya gelir, burada çözünür ve koku algılayan hücrelerle temasa geçerek, kokunun algılanmasını sağlar.
<br>
<br><li>Köpeklerin nefes alma teknikleri kokuyu algılamalarını güçlendirir:
<br>
<br>  Köpeklerde nefes yolu ağzın gerisinde, yemek ve nefes borusunun başladığı yerdedir. Ağzın damak kısmından etli bir kısım uzayarak nefes yolunu ikiye böler.Köpeklerin bu nefes yolu yapısı “Schlieren fotoğraflama tekniği” ile incelendiğinde soluk alıp verirken değişik bir yöntem kullandıkları ortaya çıkmıştır. Bir şey koklayan köpek nefes verirken burnunu oynatmakta, böylece hava yan taraftaki yarıklardan arkaya doğru gitmektedir. Bu özel yaratılış vesilesiyle köpeğin dışarıya verdiği hava, kokunun kaynağından farklı bir yöne akar. Böylece nefesteki hava ile kokunun karışması önlenir.
<br>
<br><li>Burnun içinde bulunan vomeronasal organ koku algısını arttırır: 
<br>
<br>Varlığı az bilinen ikinci bir koku algısı, burnun içinde bulunan ve <i>“vomeronasal organ”</i> denen küçük doku tarafından algılanan “feromonlar”dır. Bu özel yapı, damak kemiğinin üstünde, burun boşluğunun tabanında, iki taraflı olarak yaratılmıştır. Üst kesici dişlerin hemen arkasında bulunan bir kanalla ağza bağlanır. Köpek “vomeronasal organa kokuyu iletmek için dilini hızlı ve tekrarlayan hareketlerle üst kesici dişlerin arkasına çarptırır. Bu şekilde kokuyu daha net olarak algılar.  
<br>
<br><b>Allah Köpeklerin Koku Alma Duyusunu Çok Hassas Olarak Yaratmıştır</b>
<br>
<br>Allah köpeklerin koku alma duyularını son derece duyarlı yarattığı için  yeryüzündeki milyonlarca kokuya rağmen köpekler şaşırmazlar ve pek çok koku arasından aradıklarını rahatlıkla seçebilirler: 
<br>
<br>Herhangi bir köpek beş litre su içinde bir damla kanın varlığını fark edebilir.
<br>
<br>Domuz, sığır, at, koyun, tavşan gibi hayvanlara ait kokuları aradaki büyük benzerliğe rağmen algılayabilir ve ayırt edebilir. 
<br>
<br>Birbirine ikizler kadar yakın olsalar da, insanların kokularını kolayca ayırt edebilir.
<br>
<br>Çok güçlü koku salan maddelerle örtülmüş olsa bile bulmayı istediği şeyin koku izini sürebilir. Yapılan deneyler eğitimli bir köpeğin, kokarca kokusu püskürtülmüş eşyalar arasında kendisinden istenileni bulduğunu göstermiştir. 
<br>
<br>İz süren bir köpek peşine düştüğü canlının (insan ya da hayvan) bıraktığı koku izlerini takip eder. İzlenen kişi belirli bir noktada bisiklete binse bile köpek hiç duraksamadan onun kokusunu izlemeyi sürdürür. Toprak ya da çimen gibi kokuyu tutabilen  materyaller üzerindeki koku izlerini saatler sonra bile takip edebilirler.
<br>
<br>Köpekler kokular hakkında çok detaylı bilgiye sahip olurlar. Örneğin her bir gül yaprağının farklı  kokusunu ayırt edebilirler: Bu farklı kokular köpeğe; çiçeğin farklı böcekler tarafından ziyaret edildiğini ve bu böceklerin diğer çiçeklerden aldıkları polen izlerini bıraktıklarını gösterir. Köpekler; çiçeğe dokunan insanların bireysel kokusunu almanın yanı sıra, takip ettikleri kişilerin bir ayak izinin kokusunun diğerinden, ufak da olsa farklı olduğunu bile tespit edebilirler.
<br>
<br>Koku algıları köpeklere zaman hakkında bilgi verir. Bir köpek kokunun şiddeti arasındaki farkı analiz ederek aradan geçen süreyi tespit edebilir, takip ettikleri insanların veya başka nesnelerin oradan ne zaman geçtiklerini bile tahmin edebilir. Kokusu esintiyle gelen diğer köpeklerin, insanların ya da başka nesnelerin kokularını alarak ne kadar uzak mesafede olduklarını belirleyebilirler. 
<br>
<br>Şüphesiz köpeklerin sahip olduğu koku duyusunun hassasiyeti, Allah’ın yaratışındaki ihtişamı gözler önüne seren sayısız delilden birisidir. Allah bir ayetinde şöyle bildirmiştir:
<br>
<br><b>“Göklerin ve yerin yaratılması ile onlarda her canlıdan türetip-yayması O’nun ayetlerindendir. Ve O, dileyeceği zaman onların hepsini toplamaya güç yetirendir.”</b> (Şura Suresi, 29)
<br>
<br>Köpekler, insanların ve gelişmiş elektronik cihazların altından kalkamayacağı işleri başarırlar. Uyuşturucu maddeleri, kaçak malları, kayıp insanları, patlayıcı maddeleri, gaz kaçaklarını, av  hayvanlarını, suçluları, kazazedeleri, felakete uğramış kişileri bulmakta bu canlıların üstün özelliklerinden faydalanılır. Allah hayvanların yaratılışlarından ders alınması gerektiğini Kuran’da şöyle bildirilir:
<br>
<br><b>“Sizin için hayvanlarda da elbette ibretler vardır…”</b> (Nahl Suresi, 66)
<br>
<br><b>“Gerçekten hayvanlarda da sizin için bir ders (ibret) vardır…”</b>(Müminun Suresi, 21)
<br>
<br><b>Tıp Alanında, Güvenlik Sektöründe ve Doğal Afetlerde Köpeklerin Üstün Koku Alma Özelliğinden Yararlanılır:</b>
<br>
<br>Köpeklerin, özel bir eğitimle kanseri teşhis edebildikleri anlaşılmıştır. Yapılan araştırmalar, özel eğitimli köpeklerin 100 kanser vakasının 71’ini tespit ettiğini akciğer kanseri olmayan 400 kişiden 372’sinde de hastalığın olmadığını saptadıklarını göstermiştir. Nitekim akciğer kanseri hastalarının nefeslerinde muhtemelen farklı kimyasallar bulunduğu için hastalık daha başlangıç aşamasında olsa dahi köpekler gelişmiş koku alma duyuları ile hastalığı tespit etmektedirler. Köpeklerin deri, göğüs ve bağırsak kanserini de tespit ettikleri anlaşılmıştır.
<br>
<br>Arama ve kurtarma çalışmalarında da köpeklerin koku alma özelliklerinden yararlanılır. Köpekler iz takibinde çoğunlukla vücut kokumuzu kullanarak bizleri bulur. Bizim duyamadığımız bu koku, ölü hücrelerimiz tarafından çevreye yayılır ve köpekler tarafından çok net bir şekilde hissedilir. “Rafts” olarak bilinen bu hücreler, dakikada 40 bin adet ile kişinin kendine özgü olan kokusunu atmosfere taşır. Bu koku rüzgar ve diğer atmosfer olayları ile uzaklara taşınabilir ve dağılabilir. İşte köpekler yaşayan bir insanın kokusunu bu hücreler sayesinde bulur. Arama cihazlarının baygın haldeki yaralıların kalp atışlarını algılayamadığı durumlarda bu kişilerden yayılan koku köpeklerin enkaz altındaki yaralılara ulaşmalarını sağlar.  
<br>
<br>Patlayıcı arayan köpekler, patlayıcı maddelerin kokusunu, karışan başka kokulara rağmen kolayca ayırabilirler. Köpeğin hassas burnu  patlayıcılarla, patlayıcı olmayan organik kokuları yüksek seçiciliği ve hassasiyeti ile kolayca ayırt eder. Patlayıcıyı bulmada eğiticisi ile uyum içinde olan, iyi eğitilmiş bir köpek kadar hassas başka bir cihaz yoktur. ]]></description>
<pubDate>2011-12-14</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=23756</link>
</item>

<item>
<category>Adnan Oktar Anlatıyor</category>
<title><![CDATA[Hücrenin Aklı İnsanın Aklından Çok Daha Üstün.]]></title>
<description><![CDATA[<a href="http://tr.harunyahya.TV/videoDetail/Lang/1/Product/101067" class="SidesTableText"><b>Sayın Adnan Oktar'ın 13 Aralık 2011 Tarihli A9 TV Röportajından</b></a>]]></description>
<pubDate>2011-12-13</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=23778</link>
</item>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[Güncel: İlmi Araştırma Sayı 90]]></title>
<description><![CDATA[<b>Balıklar da Ses Çıkarabiliyor</b>
<br>
<br>Bilim adamları, balıkların, sanılanın aksine, ses çıkarabildiğini tespit ettiler.
<br>
<br>Belçika'daki Liege Üniversitesi bilim adamları, biyolog Eric Parmetier başkanlığında yaptıkları araştırmada, piranaları inceledi ve bu balıkların özellikle zor durumlarda uyarı amacıyla adeta "havladıklarını" buldu.
<br>
<br>Bilim adamları, sonuçları “Journal of Experimental Biology” dergisinde yayımlanan araştırmalarında, piranaların bulunduğu bir akvaryuma, su altı mikrofonları yerleştirdi. Kayıtlar, piranaların özellikle avlarına yaklaşırken bir rakibin ortaya çıkması halinde havlama benzeri seslerle uyarıda bulunduğunu gösterdi.
<br>
<br>Bilim adamları, piranaların sadece havlamadığını, ayrıca davula benzer bir ses çıkardığını ve gakladığını da tespit etti.
<br>
<br>Pirananın anatomisini ayrıntılı şekilde inceleyen bilim adamları, balığın gaklama sesini çenesiyle, havlama ve davul sesini de yüzme kesesiyle çıkardığını tespit etti.
<br>
<br>www.cumhuriyet.com.tr
<br>
<br><b>Kök Hücre ve Gen Terapisi İlk Kez Bir Arada</b>
<br>
<br>Bilim adamları, kök hücre teknolojisiyle gen terapisini ilk kez bir hastada birlikte kullandılar.
<br>
<br>"Nature" dergisinde yayımlanan araştırma, genetik hastalıklardan muzdarip kişilerin bir gün kendi hücreleriyle tedavi edilebileceği anlamına geliyor.
<br>
<br>Cambridge Üniversitesi ve Welcome Trust Sanger Enstitüsü tarafından yürütülen araştırmada bilim adamları, genetik karaciğer hastalığı olan hastadan bir deri hücresi alarak bu hücreyi kök hücresine çevirdiler.
<br>
<br>Hücredeki mutasyon, moleküler neşter kullanılarak çıkarıldı ve doğru bileşenin eklenmesiyle genetik bozukluk düzeltildi. Daha sonra kök hücreler, karaciğer hücresine dönüştürüldü.
<br>
<br>Araştırmacılar, elde edilen yeni hücrelerin normal salgılama ve işlevlerini yerine getirmeye başladığını belirtti.
<br>
<br>Bilim adamları, araştırmayı yeni tedavilerin geliştirilmesi için önemli bir adım olarak niteledi.
<br>
<br>Şimdiye kadar genetik hastalığı olan kişilerden alınan kök hücreler, bozuk genetik kodu taşıdıkları için hastalığın tedavisinde kullanılamıyordu.
<br>
<br>Organ nakli, genetik karaciğer hastalıklarında tek tedavi yöntemi olarak kullanılıyor. Ancak hastalar, ameliyatın ardından organ reddini önlemek için tüm hayatları boyunca ilaç kullanmak zorunda kalıyor.
<br>
<br>www.cumhuriyet.com.tr 
<br>
<br>    www.biyomimetik.net
<br>
<br><b>Güvercinler de Süt Üretiyor</b>
<br>
<br>Güvercinler kursaklarında, civcivleri güçlendiren bir tür süt üretiyorlar. Son bir araştırmaya göre güvercin sütü, bilinen yağlar ve proteinler dışında bağışıklık sistemini güçlendiren çok sayıda madde içeriyor. 
<br>
<br>Avustralyalı araştırmacılar BMC Genomics dergisinde “Kursak sütü bugüne kadar güvercinlerde, flamingolarda ve erkek imparator penguenlerinde saptandı” diyor. Daha önceki araştırmalara göre anne ve baba güvercin, civcivlerin yumurtadan çıkmasına birkaç gün kala süt üretmeye başlıyor. Süt üretimi kursağın iç kısmında gerçekleşiyor ve araştırmacılardan Maegen Gillespie’nin ifade ettiğine göre süt civcivlerin gelişimi için oldukça büyük önem taşıyor. Maegen Gillespie araştırmacı ekibiyle birlikte dört süt veren güvercin ve dört süt vermeyen güvercindeki genetik etkinliği, proteinleri ve dokuları karşılaştırınca, süt veren güvercinlerde hücre büyümesini, bağışıklık sistemini ve antioksidanları uyaran genlerin çok etkin olduğunu görmüş. LgA antikoru daha önce güvercin sütünde saptanmıştı. Diğer genetik incelemeler sonucunda da sütteki belli başlı yağların güvercinin karaciğerinde üretildiği ortaya çıkmış. 
<br>
<br>www.cumhuriyet.com.tr
<br>
<br><b>Yaşlanmayı Kısmen Durduran Bilimsel Çalışma</b>
<br>
<br>Amerikalı bilim insanları laboratuvar ortamında yaşlanmaya neden olan hücre faaliyetlerini kısmen de olsa durdurmayı başardı.
<br>
<br>ABD'de bilim adamları, laboratuvar ortamında fareler üzerinde yaptıkları deneylerde kırışıklıklar, kas kaybı ve katarakt gibi yaşlanma belirtilerini ertelemeyi, hatta ortadan kaldırmayı başardılar. 
<br>
<br>"Nature" adlı dergide yayımlanan araştırmaya göre bilim adamları, bölünerek yeni hücreler oluşturmayı durduran atıl durumdaki hücreleri yok ettiler. "Yaşlanan hücreler" olarak adlandırılan bu hücreler, bağışıklık sistemi tarafından dışlanıyor ve sayıları, zaman içinde giderek artıyor. 
<br>
<br>Bu hücreler, yaşlı insanlarda tüm hücrelerin yaklaşık yüzde 10'unu oluşturuyor. 
<br>
<br>Mayo Klinik'te yapılan araştırmada bilim adamları, genetik değişime uğratılmış farelerde tüm yaşlı hücreleri yok etmeyi başardılar. 
<br>
<br>Daha sonra farelerde yaşlanmanın üç önemli belirtisine bakıldı: Gözlerde katarakt oluşması, kas dokusunun zayıflaması ve ciltte kırışıklıkların oluşması. 
<br>
<br>Yaşlanan hücrelerin yok edildiği farelerde bu belirtiler, dikkat çekici bir biçimde yavaşladı. Yaşlanmış farelere aynı tedavi uygulandığında ise kaslarda önemli bir düzelme görüldü. 
<br>
<br>Araştırmanın sonuçları, insanlarda yaşlanmanın belirtilerinin yavaşlatılması ya da tamamen ortadan kaldırılması ile ilgili umutları yeniden alevlendirdi. 
<br>
<br>Bilim adamları, yaşlanan hücreleri devre dışı bırakması için bağışıklık sisteminin uyarılabileceğini ya da ürettikleri özel protein sayesinde sadece yaşlanan hücreleri hedef alan bir ilaç geliştirilebileceğini söylediler.
<br>
<br>www.ntvmsnbc.com 
<br>
<br><b>Artık Her Yer 'Dokunmatik Ekran’ Olacak</b>
<br>
<br>ABD’li araştırmacılar, insan vücudu da dahil olmak üzere bütün düz yüzeyleri dokunmatik ekrana çeviren bir cihaz üretti.
<br>
<br>ABD’deki Carnegie Mellon Üniversitesi ve Microsoft'tan araştırmacılar, insan vücudu da dahil olmak üzere bütün düz yüzeylerin dokunmatik ekran işlevi görmesini sağlayan bir projeksiyon cihazı üretti.
<br>
<br>İnsanlar yakın gelecekte avuçlarına yansıyan numaraları tuşlayarak cep telefonu görüşmesi yapabilecek ya da kâğıt üzerindeki web sayfasına girerek e-postalarını okuyabilecek.
<br>
<br>‘OmniTouch’ adı verilen giyilebilir projeksiyon cihazı, omzun üzerine yerleştiriliyor. Cihazdan yansıyan ışınlar, el, kol, kağıt ve duvar gibi tüm düz alanları interaktif yüzeylere dönüştürüyor. Üzerinde bir derinlik algılayıcı kamera bulunan OmniTouch, parmak hareketlerini takip ediyor. Bu sayede kullanıcı, tablet bilgisayarlar ve akıllı telefonlarda olduğu gibi sürükleme ve tıklama işlemini istediği yüzeyde gerçekleştirebiliyor. OmniTouch’ı giyen kişi, düz yüzeyde beliren klavye, ekran ya da diğer tuşlara dokunabiliyor. Ekran, otomatik olarak yansıdığı bölgenin şeklini alabiliyor. Buna göre büyüyüp küçülebilen klavye ve tuşlar, kullanıcıya alan sıkıntısı yaşatmıyor.
<br>
<br>OmniTouch, omuzda kapladığı yer ve ağırlığı açısından şu an çok işlevsel olmasa da, sürekli geliştirilmekte olan bu yeni teknolojinin gelecekte gözlük ya da kulaklık içine yerleştirilebileceği belirtiliyor.
<br>
<br>Projenin mimarlarından bilim adamları Hrvoje Benko ve Andrew D. Wilson, araştırma sonuçlarını California’daki bir teknoloji sempozyumunda açıklayacak.
<br>
<br>www.aktifhaber.com]]></description>
<pubDate>2011-12-12</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=23728</link>
</item>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[Allah'ın Çeşitlilik Sanatına Örnekler: En Hızlı Hayvanlar ]]></title>
<description><![CDATA[Rabbimiz’in canlılar üzerindeki rahmeti ve şefkati çok çeşitli şekillerde tecelli eder. Bu tecellilerden biri de hayvanların hayatta kalmak için bazen kaçmak, bazen de kovalamak  zorunda kaldıklarında kullandıkları muhteşem hızlarıdır.
<br>
<br><li>Dünyanın en hızlı hayvanları hangileridir?
<br>
<br><li>Bu canlıların sahip olduğu özellikler nelerdir?
<br>
<br><b>Havadaki En Hızlı Canlılar</b>
<br>
<br>Dünyadaki en hızlı hayvanlar kuşlardır. Kuşların en hızlı canlılar olmasında havadaki sürtünme kuvvetinin az olmasının büyük etkisi vardır. Kuşların içinde en hızlısı yaklaşık olarak bir karga büyüklüğünde olan alaca doğandır. Saatte 320 km hızla uçan bu küçük kuşun sahip olduğu hız, dünyanın en hızlı spor otomobillerinden biri olarak kabul edilen Lamborghini Murcielago Convertible ile Formula 1 yarışları için özel olarak üretilen otomobillerin son hızlarına eşittir.
<br>
<br>Sadece “dalış” olarak bilinen özel avlanma teknikleri ile bu canlılar, önce havada yükselir, sonra kendisinden daha aşağıda uçan avının tam üstüne doğru saatte 320 kilometre hızla düşer. Havadaki bu çarpışma sonucu ölen avını pençeleriyle aniden yakalayarak avlanma işlemini sona erdirir. Bu canlılar sahip oldukları müthiş hızı sadece avlanmak için  yere doğru süzülürken kazanırlar. Kuşkusuz, diğer kuşlarla kıyaslandığında havada rekor bir hıza ulaşan bu kuşun sürati, çarpışma yerini hesaplayabilmesi ve avını havada yakalayabilmesi tesadüfen oluşamayacak özelliklerdir. Bunların yanı sıra doğan türü kuşun yaşamını devam ettirebilmesi için avını çok uzak mesafelerden dahi görebilmesi gerekir. Bu da doğanın görüş gücünün insan görüşünün 7 katı kadar daha keskin olması ile sağlanır. Doğanların sahip olduğu bu hız, kusursuz birer avcı olmalarını sağlayan bir yaratılış harikasıdır ve Allah’ın üstün yaratmasının bir sonucudur. Herşeyi bilen Allah bu canlılara hızlı uçmayı ilham ettiği ve onların bedenlerinde hızlı uçma sistemleri yarattığı için uçarlar. Ayette bu gerçek şöyle haber verilir. 
<br>
<br><b>“Onlar, üstlerinde dizi dizi kanat açıp kapayarak uçan kuşları görmüyorlar mı? Onları Rahman (olan Allah’)tan başkası (boşlukta) tutmuyor. Şüphesiz O, herşeyi hakkıyla görendir.” </b>(Mülk  Suresi, 19)
<br>
<br><b>Sudaki En Hızlı Canlılar</b>
<br>
<br>En küçük balıktan en büyük balinaya kadar tüm deniz canlıları üstün bir manevra kabiliyeti ile rahatça hareket eder, vücut ağırlıklarını ustaca kullanarak en yüksek verimle yüzer ve rahatça beslenirler. Bunun nedeni her cins balığın yüzme sistemlerinin mükemmel şekilde yaratılmış olmasıdır. Yüzgeçlerinin yeri özel seçilmiş, kuyruk şekli, solungaç büyüklükleri, derilerindeki girinti ve çıkıntılar bu canlıların ihtiyaçlarını en mükemmel şekilde sağlayacak niteliklerdedir. 
<br>
<br>Balıkların yüzme şekli makinelerin çalışma sistemine benzer. Hemen hemen tüm makineler sabit bir eksen etrafında, sabit bir dönme hızında hareket eder ve şaft denen parçalar aracılığı ile güç üretirler. Balıklar da güç üretirler, ancak onların çalışma sistemi makinelerden çok farklıdır. Balıklardaki her bir manivela birbirine öyle bir biçimde bağlanmıştır ki, hareket tek bir düzlemde gerçekleşir. Bu nedenle balığın omurgası, yerde kıvrılıp giden bir yılan gibi devamlı olarak sağa sola hareket eder. Balığın ileri doğru hareket hızı aynı zamanda, yüzgecin balığın omurgasından geçen eksenin sağına ve soluna gidiş geliş hızı ile doğrudan bağlantılıdır. Yüzgeç eksene yaklaştığında hız artar, uzaklaştığında da azalır. 
<br>
<br>Ani hızlanmanın balıklar için hayati bir anlamı vardır; çünkü hem avlanmak hem de avcılardan kaçabilmek için bu ani atağa ihtiyaçları vardır. Bazı küçük balıklar, durma noktasından maksimum hızlarına saniyenin 20’de biri kadar kısa bir sürede çıkabilirler. Bu sırada ürettikleri itme kuvveti kendi ağırlıklarının 4 katı kadar olmaktadır. 
<br>
<br>Bu spor arabaların sıfır kilometreden 100 kilometreye, 4 ila 6 saniye arasında çıkması demekttir ki normalde böyle birşey imkansızdır. Çünkü arabaların maksimum hızlarına ulaşabilmeleri için daha fazla zamana ihtiyaçları vardır. Oysa balıklar için bahsettiğimiz süre, sadece saniyenin 20’de biridir. Bütün bunların yanı sıra göz ardı edilmemesi gereken çok önemli bir nokta vardır. Balıklar bu üstün performanslarını suyun içinde, hatta bazen akıntıya karşı göstermektedirler. Suyun direncinin havadan daha fazla olduğu düşünüldüğünde, balıkların küçümsenmeyecek bir performansa sahip olduğu rahatlıkla anlaşılacaktır. Balıkların bu üstün performansına verilebilecek bazı örnekler şunlardır:
<br>
<br>Bu konudaki en güzel örnek hiç kuşkusuz ki yelken balığıdır. Kılıç balığına benzeyen ve sırtında büyük bir yüzgeci olan yelken balığı saatte 110 km’lik sürati ile sudaki en hızlı canlıdır. Toplam ağırlığı 100 kg olan, 3.4 m uzunluğundaki bu balık, güçlü yüzgeçleri ve aerodinamik özelliği sayesinde, hem kendisinden daha küçük balıkları ve mürekkep balıklarını avlayarak besin ihtiyacını karşılar, hem de aç köpekbalıklarından kolayca kaçar. 
<br>
<br><b>Karadaki En Hızlı Hayvanlar</b>
<br>
<br>Sıçrayarak hareket eden tüm canlıların dışındaki bütün kara canlıları genellikle ayaklarını çapraz atarak hareket ederler. Sağ ön ile sol arka ayaklar beraberce öne geçerler, sonra sıralarını sol ön ile sağ arka ayaklara bırakırlar. Vücut ayakların bu çapraz hareketiyle kıvrılır ve devamlı bir hareket halinde ilerler. Allah’ın canlılarda yarattığı bu çaprazlama koşma sistemi karadaki canlıların en hızlı şekilde hareket etmelerine imkan verir. Karadaki hayvanların en hızlısı olan çitalar bu şekilde hareket eden canlılardandır.
<br>
<br>Çitalar keskin gözleri ile etraflarını gözler, sürüden uzaklaşmış olan bir ceylan veya antilop gördükleri zaman çömelir; omuzlarını kamburlaştırır, kulaklarını geriye yatırır ve ilk birkaç adımdan güç alarak koşmaya başlarlar. Birkaç saniye içinde hızlarını 72 km’ye kadar çıkarabilirler. Saniyeler süren bir zaman içinde 600 m’den daha uzunca bir mesafeyi saatte 113 km gibi süper bir hızla koşabilirler. Çitalar çok kısa bir süre içinde hızlarını maksimum düzeye ulaştırmaları nedeniyle avlarını çok kısa sürede yakalamak zorundadırlar. Çünkü bu muazzam hızlarını 30 ila 45 saniye gibi bir süreden fazla korumaları durumunda 46 dereceye kadar çıkan ısıları beyinlerine zarar verir. Bu nedenle hedefe kilitlenirler ve hemen onu yakalamaya gayret ederler. Çitalar sahip oldukları bu özellikler vesilesiyle sürüler halinde avlanan diğer büyük kedilerden farklı olarak, genellikle avlarını tek başlarına yakalarlar. 
<br>
<br>Karada yaşayan hayvanların hepsi aynı şekilde hareket etmezler. Bir kısmı bir yandaki ön ve arka ayaklarını aynı zamanda ileriye atar, sonra hareket diğer taraftaki ayaklara geçer. Bu şekilde yürüyen canlılar arasında deve, Güney Amerika And Dağlarında yaşayan lama, alpaka, Afrika ovalarındaki zürafa, Kongo ormanlarında yaşayan okapi canlısı ve sırtlangiller sayılabilir.
<br>
<br><b>Tüm Canlıların Yaratıcısı Yüce Allah’tır</b>
<br>
<br>Vücudumuz dinlenme halindeyken dolaşım sistemimiz kanımızı iç organlarımıza ve uzuvlarımıza eşit diyebileceğimiz bir oranda dağıtır. Eğer spora veya hızlı koşmaya ısınmadan başlarsak yani çok hızlı ve ani hareketler yaparsak, kanımız çok hızlı ve dengesiz bir şekilde uzuvlarımıza hücum eder ve gövdemizdeki kasları beslemek için yeterince kan kalmaz. Kanımızın az olduğu bölgeye oksijen az gider, bu da kasta ağrı ya da kramp oluşturur. Bu ağrı ve kramplardan kurtulmak için koşmadan veya spora başlamadan önce kendimizi hazırlamamız şarttır. Oysa hayvanların ani hareket etmek ve hızlanmak için önceden hazırlık yapıp kendilerini ısıtmaya ihtiyaçları yoktur. Onlar ani olarak hareket etmeye başlayabilir ve çok uzun mesafeleri yüksek teknoloji ürünü araçlarla rekabet edebilecek derecede yüksek hızlarla alabilirler. Bu, Rabbimiz’in bu canlıların avlanması, beslenmesi veya av olmaktan kurtulması için bahşettiği muhteşem özelliklerden bazılarıdır. 
<br>
<br>Rabbimiz, tüm bu canlıları yaşamları için mutlak şart olan üstün özelliklerle birlikte yaratmıştır. İnsanı hayrete düşüren ve Allah’ın yaratması dışında asla sahip olamayacağı tüm bu özellikler, Allah’ın herşeye Kadir olduğunun, benzersiz yaratışının ve sonsuz gücünün örneklerinden sadece biridir. İnsanlara düşen hayvanlardaki muhteşem yaratılış delillerini görebilmek ve bu vesileyle Yüce Allah’ın kudretini hakkıyla takdir edip O’nu övgüyle yüceltebilmektir. Bir ayette Rabbimiz’in yaratış ilmi şöyle haber verilmiştir: 
<br>
<br><b>“Allah, her canlıyı sudan yarattı. İşte bunlardan kimi karnı üzerinde yürümekte, kimi iki ayağı üzerinde yürümekte, kimi de dört (ayağı) üzerinde yürümektedir. Allah, dilediğini yaratır. Hiç şüphesiz Allah, herşeye güç yetirendir.” </b>(Nur Suresi, 45) 
<br>
<br>Canlıları yaratan Allah’ın bizden istediği, onlardaki güzellikleri ve üstün özellikleri seyrederken O’nun sonsuz gücünü ve sanatını düşünmemiz, herşeyi O’nun yarattığını, herşeyin sahibinin Allah olduğunu fark etmemiz ve O’nun yarattığı şeylerdeki güzellikleri görüp zevk alabilmemizdir. Aynı zamanda da, bu eşsiz güzellikleri yarattığı için O’na şükretmemiz ve O’nu çok sevmemizdir. Bütün evrenin, bütün hayvanların, bitkilerin, gecenin ve gündüzün, etrafımızdaki herşeyin yaratılmasının tek bir amacı vardır. O da Allah’ın yüceliğini ve yaratmasındaki üstünlüğü görebilmektir. Bir ayette bu önemli gerçek şöyle vurgulanmaktadır:
<br>
<br><b>“Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün ard arda gelişinde, insanlara yararlı şeyler ile denizde yüzen gemilerde, Allah’ın yağdırdığı ve kendisiyle yeryüzünü ölümünden sonra dirilttiği suda, her canlıyı orada üretip-yaymasında, rüzgarları estirmesinde, gökle yer arasında boyun eğdirilmiş bulutları evirip çevirmesinde düşünen bir topluluk için gerçekten ayetler vardır.” </b>(Bakara Suresi, 164)
<br>
<br><li>Yunuslar saatte 66 km ile balina 48 km ile deniz memelilerinin en hızlı olanlarıdır.
<br>
<br><li>Atlantik kılıçbalığı  da saatte 80 km ile en hızlı yüzen balıklar arasındadır.
<br>
<br><li>Uçanbalık 56 km, kefal 12 km, ahtapot da 6 km. hızla yüzerek boyutlarına göre oldukça yüksek hıza ulaşırlar. 
<br>
<br>Yüce Allah canlılara hayatta kalabilmeleri ve yaşamlarını sürdürüp türlerini devam ettirmeleri için nimet olarak çeşitli özellikler bahşetmiştir. Doğada bulunan ve yazımızda yalnızca bir kısmını ele aldığımız canlıların insanlarla kıyaslanamayacak düzeydeki hız ve                sıçrama yetenekleri ve zor şartlara karşı zorlanmadan mücadele verebilmeleri Rabbimiz’in yaratma sanatının ve ilminin eşsiz delillerini sergilemektedir. Canlılar bu muhteşem özellikleri sayesinde avlanabilir, düşmanlarından kaçarak kendilerini savunabilir ve yavrularını koruyabilirler. Yüce Allah bir Kuran ayetinde çok farklı özelliklere sahip hayvanlar yarattığını şöyle bildirmiştir:
<br>
<br><b>“Ellerimizin yaptıklarından kendileri için nice hayvanları yarattığımızı görmüyorlar mı? Böylece bunlara malik oluyorlar.” </b>(Yasin Suresi, 71)]]></description>
<pubDate>2011-12-12</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=23734</link>
</item>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[İlmi Araştırma, Sayı 90: Ahir Zamanda Tıp]]></title>
<description><![CDATA[Günümüzda yaşanan her türlü bilimsel ve teknolojik gelişme tıbbi çalışmaları hızlandırmıştır. Tıp alanındaki gelişmeler hata payını her geçen gün daha düşürmekte, hastalıklara teşhis konmasını kolay
<br>
<br><B>Yapay Organlar Umut Işığı Oldu</B>
<br>
<br>Başdöndürücü hızla gelişen teknoloji, milyonlarca kişi için umut kaynağı olmaya devam ediyor. Tıp dünyasında çığır açabilecek yeni bir gelişme yapay doku ve organlarla gündeme geldi. 
<br>
<br>Peki, yapay organlar neden gereklidir? 
<br>
<br>Organ nakli yerine yapay organların kullanılması hastalara ne gibi avantajlar sağlar?  
<br>
<br>Bilindiği gibi organ yetmezliği olan hastalar hayatlarını kaybetmekte, kazalarla kaybedilen veya doğuştan görevini yerine getirmeyen organlar insanların hayat kalitesini düşürmektedir.
<br>
<br>Yakın zamana kadar organ yetmezliğine karşı en etkili tedavi yöntemi organ nakliydi. Ancak tıp dünyasının bu en büyük buluşunda halihazırda bazı sorunlar yaşanmaktadır. Bunlardan biri organ nakli yapılan kişinin ömür boyu bağışıklık sistemini baskılayan ilaçlar kullanması... Diğeri ise organ nakli için gerekli olan organın yeterli sayıda temin edilememesi ve pek çok kişinin uygun organ bulunamadan hayatını kaybetmesi... İşte yapay organlar bu bakımdan pek çok kişi için çok büyük bir umut ışığı oldu.
<br>
<br> Ancak ahir zamandaki gelişmelerle, bilim adamları biyomühendislerle birlikte çalışarak tıpta yeni bir çağ başlattılar. Yapay organlarla pek çok hastanın bu konudaki sorunlarına çözüm buldular. Günümüzde birçok organın yapay modelleri üzerinde çalışmalar devam etmekte ve  bunların bir kısmı hastalar üzerinde başarıyla uygulanmaktadır.
<br>
<br>Doğal organın yerine insan vücudu içerisine yerleştirilen ve fonksiyon kaybı olan  organın işlevlerini yerine getirerek hastanın mümkün olduğunca normal bir yaşam sürmesine olanak sağlayan bu organlar, organ nakli bekleyen veya uzuvlarını kaybeden milyonlarca kişiye umut kaynağı oluyor. Çeşitli konularda engelli kişilerin sorunlarını ortadan kaldıracak veya ilaçlara, aletlere bağlı yaşama son verecek, uygun organ bekleyen kişilerin hayatını büyük ölçüde değiştirip yaşam kalitesini arttıracak olan yapay organların insanların hayatına büyük bir kolaylık kazandıracağı açık bir gerçektir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir hadisinde günümüzde yaşanan bu büyük gelişmenin ahir zaman alametlerinden biri olduğunu şöyle müjdelemiştir: 
<br>
<br><i>“İnsanlar oldukça hayırlı, yaşantıları gayet rahat olacaktır.”</i> (El Kavlu'l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 54). ]]></description>
<pubDate>2011-12-12</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=23736</link>
</item>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[Göklerdeki Ve Yerdeki Deliller]]></title>
<description><![CDATA[İnsan kendi vücudundan uzaydaki dev galaksilere, doğadaki canlılardan gözle görünmeyen hücrelere kadar evrenin hangi parçasını incelese kusursuz bir plan düzen ve tasarımla karşılaşır. Çevremize baktığımızda gördüğümüz bitkiler, hayvanlar, denizler, dağlar, insanlar ve hatta göremediğimiz mikro alemdeki canlı cansız herşey kendilerini var eden üstün bir aklın apaçık delillerindendir. Aynı şekilde tüm evrende var olan denge, düzen, kusursuz yaratılış yine kendilerini kusursuzca tasarlayan üstün bir ilim sahibinin varlığını kanıtlar. İşte bu üstün aklın ve ilmin sahibi Allah'tır.
<br>
<br>Biz Allah'ın varlığını, yarattığı kusursuz sistemlerden, canlı cansız varlıkların hayranlık uyandırıcı özelliklerinden anlarız. Bu kusursuzluğa Kuran'da şöyle dikkat çekilmiştir:
<br>
<br><b>O, biri diğeriyle 'tam bir uyum'(mutabakat) içinde yedi gök yaratmış olandır. Rahman (olan Allah)ın yaratmasında hiçbir 'çelişki ve uygunsuzluk' (tefavüt) göremezsin. İşte gözü(nü) çevirip-gezdir; herhangi bir çatlaklık (bozukluk ve çarpıklık) görüyor musun? Sonra gözünü iki kere daha çevirip-gezdir; o göz (uyumsuzluk bulmaktan) umudunu kesmiş bir halde bitkin olarak sana dönecektir. (Mülk Suresi, 3-4)</b>
<br>
<br>Allah'ın yaratma sanatının tecellileri hakkında bilgi edinen ve böylece Allah'ın sınırsız gücünü, benzeri olmayan ilmini tanıyan her insana düşen ise Allah'ı hoşnut edecek bir yaşam sürmektir. Arıların en hayret verici özelliklerinden biri yaptıkları düzgün altıgen peteklerdir. Petek, ayrı ayrı parçaların biraraya getirilmesiyle ortaya çıkan bir yapıdır. Yani küçük bir parçanın gittikçe genişleyip büyümesiyle petek oluşmaz. Peteklerde her arının bağımsız olarak ürettiği parçalar uç uca eklenmektedir. Aynı anda değişik bölgelerde üretilmiş olan petek dilimleri birleştiğinde dahi arada hiçbir iz kalmaz. Hücrelerin birleşim noktalarına denk gelen altıgenler yarım da kalmaz veya farklı boyutta oldukları için birbirinden farklı yüksekliklerde, uyumsuz hücrelerin meydana gelmesi gibi problemler de oluşmaz. Arılar hücreleri birbirlerine öylesine kusursuz bir şekilde birleştirirler ki, petek yapımı bitirildikten sonra birleşim yerlerini tespit etmek mümkün değildir.
<br>
<br>Arılar birbirinin tıpatıp aynı olan üç boyutlu altıgen prizmalar meydana getirerek petekleri oluştururlar. Bu üç boyutlu prizmaların inşasında duvarların kalınlığı, elastikiyeti gibi çok hassas hesaplamalar vardır. Ayrıca petek iki yönlü olduğu için iki taraftaki hücrelerin tabanlarının birleştirilme problemi de ortaya çıkacaktır. Bundan başka bütün petek hücrelerinde balın dışarı akmasını engelleyen 13 derecelik bir eğim de vardır. Bir insanın elinde cetvel, gönye gibi aletler olmadan düzgün geometrik şekiller çizmesi son derece zordur. Bir insanın arıların her petek ördüklerinde yaptıkları gibi, bir altıgenin açılarını tutturması ise olanaksızdır. Peteğin özel olarak tasarlanmış bir yapı olduğu çok açıktır. Böyle bir yapıda tesadüf olasılığını düşünmek ise son derece saçma olacaktır. Arıların hayatlarındaki her aşama Allah'ın sınırsız kudretinin ve yaratma gücünün tecellilerinden biridir.
<br>
<br>Hava, su, dağlar, hayvanlar, bitkiler, vücudunuz, oturduğunuz koltuk, kısacası en küçüğünden en büyüğüne kadar gördüğünüz, dokunduğunuz, hissettiğiniz herşey atomlardan meydana gelmiştir. Atomlar öyle küçük parçacıklardır ki, en güçlü mikroskoplarla dahi bir tanesini görmek mümkün değildir. Bir atomun çapı milimetrenin milyonda biri kadardır. Bu küçüklüğü bir insanın gözünde canlandırması pek mümkün değildir. O yüzden bunu bir örnekle açıklamaya çalışalım:
<br>
<br>Elinizde bir anahtar olduğunu düşünün. Kuşkusuz bu anahtarın içindeki atomları görebilmeniz mümkün değildir. Görebilmek için elinizdeki anahtarı dünyanın boyutlarına getirdiğinizi farz edelim. Elinizdeki anahtar dünya boyutunda büyürse, işte ancak o zaman anahtarın içindeki her bir atom bir kiraz büyüklüğüne ulaşır ve siz de onları görebilirsiniz. Peki bu kadar küçük bir yapının içinde ne vardır? Bu derece küçük olmasına rağmen atomun içinde evrende gördüğümüz sistemle kıyaslanabilecek kadar kusursuz, eşsiz ve kompleks bir sistem bulunmaktadır. Her atom, bir çekirdek ve çekirdeğin çok uzağındaki yörüngelerde dönüp-dolaşan elektronlardan oluşmuştur. Çekirdeğin içinde ise proton ve nötron ismi verilen başka parçacıklar vardır.
<br>
<br>Çekirdek, atomun tam merkezinde bulunmaktadır ve atomun niteliğine göre belirli sayılarda proton ve nötrondan oluşmuştur. Çekirdeğin yarıçapı, atomun yarıçapının on binde biri kadardır. Biraz önce bahsettiğimiz gibi elinizdeki anahtarı dünya boyutlarına getirdiğinizde ortaya çıkan kiraz büyüklüğündeki atomların içinde çekirdeği arayalım. Ama bu arayış boşunadır, çünkü böyle bir ölçekte bile çok daha küçük olan çekirdeği gözlemleme olanağımız kesinlikle yoktur. Çekirdeği görebilmemiz için atomumuzu temsil eden kiraz yeniden büyüyüp 200 m yüksekliğinde kocaman bir top olmalıdır. Bu akıl almaz boyuta karşın atomumuzun çekirdeği yine de çok küçük bir toz tanesinden daha iri bir duruma gelmeyecektir.
<br>
<br>Bunlar tek bir atomun içindeki kusursuz sistemin sadece birkaç küçük detayıdır. Aslında bir tek atom üzerine ciltlerce kitap yazılabilecek kadar kapsamlı bir yapıya sahiptir. Burada gördüğümüz bu birkaç küçük detay bile akıl ve vicdan sahibi bir kişinin Allah'ın sonsuz güç ve kudretini fark edebilmesi için yeterlidir.
<br>
<br>Eğer Güneş Sistemi içinde bir yolculuk yapacak olursanız, oldukça ilginç bir tablo ile karşılaşırsınız. Plüton ölü bir buz yığınıdır. Neptün'ün atmosferi insan için zehirlidir. Uranüs ve Satürn ise dondurucu soğuğa sahip birer "gaz gezegen"dir. Ölü bir gezegen olan Mars'ın atmosferi yoğun karbondioksit içeren zehirli bir karışımdır. Venüs'te ise yakıcı bir sıcaklık hüküm sürer. Kısacası, Güneş Sistemi'ndeki bilinen dokuz gezegenin sekizi içinde yaşama uygun tek bir gök cismi yoktur. Her biri ölü ve sessiz birer madde yığınıdır.
<br>
<br>Güneş Sistemi'ndeki gezegenler içinde yalnızca Dünya'da yaşam vardır. Çünkü Dünyayı, atmosferinden yeryüzü şekillerine, ısısından manyetik alanına, elementlerinden Güneş'e olan mesafesine kadar, her türlü dengesiyle birlikte, yaşam için özel olarak Allah yaratmıştır. Hesaplara göre Dünya'ya ulaşan güneş enerjisindeki %10'luk bir azalma yeryüzünün metrelerce kalınlıkta bir buzul tabakası ile örtülmesiyle sonuçlanacaktır.
<br>
<br>Enerjinin biraz artması halinde ise tüm canlılar kavrularak öleceklerdir. Dünya'nın ekseninin 23°27´lık eğimi olmasaydı, kutup bölgeleriyle ekvator arasındaki sıcaklık farkı çok daha artacak ve yaşanabilir bir atmosferin var olması imkansızlaşacaktı. Burada sayılanlar Dünya'da yaşamın oluşabilmesi ve canlılığın devam edebilmesi için gereken ısının sağlanması için kurulmuş hassas dengelerden sadece birkaçıdır. Bütün bunları samimi olarak düşünen her akıl sahibi insan, Dünya'yı üstün bir güç ve sınırsız bir akıl sahibi olan Allah'ın yarattığını anlayacaktır.
<br>
<br>Bazı bitkilerin tohumları su vasıtasıyla dağıtılır. Sağlam yapıları sayesinde suyla taşınan tohumların içinde yaklaşık 80 gün süreyle suda kalabilen ve bu süre içinde hiç bozulmayan, çimlenmeyen tohumlar bile vardır. Bunlardan en meşhuru Hindistan cevizi palmiyesidir. Palmiyenin tohumu taşımanın güvenli olması için sert bir kabuğun içine yerleştirilmiştir. Bu sert kabuğun içinde uzun bir yolculuk için su da dahil olmak üzere ihtiyaç duyulan her şey hazırdır. Dış tarafı ise tohumun sudan zarar görmemesi için oldukça sert bir dokumayla kaplanmıştır. Ayrıca suda yüzebilmelerini ve batmamalarını sağlayan hava boşluklarına sahiptirler.
<br>
<br>Hindistan cevizi tohumlarının tam karaya ulaştıkları zaman açılırlar. Bu son derece ilginç ve istisnai bir durumdur. Çünkü bilindiği gibi bitki tohumları genellikle suya değdikleri anda çimlenmeye başlar. Ama bu durum söz konusu bitkiler için geçerli değildir. Tohumlarını suyla dağıtan bitkiler özel yapıları nedeniyle bu konuda ayrıcalıklıdır. Eğer bu bitkiler de diğerleri gibi suyu görür görmez çimlenmeye başlasalardı, soyları çoktan tükenmiş olurdu. Oysa yaşadıkları şartlara uygun mekanizmaları nedeniyle bu bitkiler varlıklarını sürdürebilmektedir. Buradaki hassas özelliklerin ve tasarımın tesadüfen gerçekleşemeyeceği açıkça ortadadır. Tohumların yedek besinlerinin ve sularının miktarını, karaya ulaşma vakitlerini, kısacası tüm bu özelliklerindeki ince hesaplamaları kusursuzca ayarlayan ve onları yaratan sonsuz akıl ve bilgi sahibi olan Allah'tır.
<br>
<br>Aynı kuru topraktan çıkan, aynı su ile sulanan meyveler ve sebzeler inanılmaz bir çeşitliliğe sahiptir. Meyvelerin ve sebzelerin lezzetleri, kokuları ve tatları düşünüldüğünde akla böyle bir çeşitliliğin nasıl ortaya çıktığı sorusu gelecektir. Aynı topraktan, aynı suyu ve mineralleri kullanarak, aynı tadı ve kokuyu hiç şaşmadan tutturan elbette ki üzümlerin, karpuzların, kavunların, kivilerin, ananasların kendileri değildir. Bu benzersiz lezzeti, görünüşü ve tadı onlara Allah vermektedir. Çevremize, yediklerimize bakarak düşünelim. Üzüm asmasının kupkuru sapına bakalım, incecik köklerine.
<br>
<br>En ufak bir çekme ile kolayca kopabilecek görünümdeki bu kupkuru yapıdan 50-60 kg ağırlığında, insana lezzet vermek için rengi, kokusu, tadı herşeyi özel olarak tasarlanmış sulu üzümler çıkar. Tüm bunların yanı sıra her meyve mevsimine uygun bir içeriğe sahiptir. Örneğin kış mevsiminde C vitamini yüklü, enerji veren mandalinalar, portakallar vardır. Sebzelerde de canlıların ihtiyaç duyacağı her türlü mineral ve vitamin mevcuttur. Kara topraktan sebzeler ve meyvelerin incecik kökleri ile çekilen kimyasal maddeler fotosentez işlemi sonucunda son derece faydalı besin maddelerine dönüşürler.
<br>
<br>Bu şekilde düşünerek yeryüzündeki bitkilerin tümünü inceleyebiliriz. Bu incelemenin sonunda elde ettiğimiz sonuç bitkilerin insanlar ve tüm canlılar için özel olarak tasarlanmış yani yaratılmış oldukları sonucu olacaktır. Alemlerin Rabbi olan Allah tüm besinleri canlılar için var etmiştir ve bunları, her birinin tadı, kokusu, faydası farklı olacak şekilde yaratmıştır. Bir Kuran ayetinde şöyle buyrulmaktadır:
<br>
<br><b>Yerde sizin için üretip-türettiği çeşitli renklerdekileri de (faydanıza verdi). Şüphesiz bunda, öğüt alıp düşünen bir topluluk için ayetler vardır. (Nahl Suresi, 13)</b>
<br>
<br>Yusufçukların uçuş sistemi bir tasarım harikasıdır. Dünyanın önde gelen helikopter üreticisi Skorsky, son modelinin tasarımını yusufçuğu örnek alarak gerçekleştirmiştir. Bu projede Skorsky'e yardım eden IBM firması, yusufçuğun resmini bir bilgisayara (IBM 3081) yükleyerek çalışmaya başlamıştır. Bilgisayarda, yusufçuğun havadaki manevraları da göz önüne alınarak 2000 adet özel çizim gerçekleştirilmiştir. Çalışma sonunda yusufçuktan alınan örneklerle Skorsky''in asker ve mühimmat taşımak için ürettiği yeni modeli ortaya çıkmıştır.
<br>
<br>Doğa fotoğrafçısı Gillian Martin ise yusufçukları incelemek amacıyla 2 yıl süren bir çalışma yürütmüştür. Bu çalışma sonunda elde edilen bilgiler, bu canlıların son derece kompleks bir uçuş sistemine sahip olduklarını göstermektedir. Yusufçuğun vücudu, metalle kaplanmış izlenimi veren halkalı bir yapıya sahiptir. Buz mavisinden bordoya kadar çeşitli renklerdeki gövdenin üzerinde çaprazlama yerleşmiş iki çift kanat bulunur. Bu yapı sayesinde, yusufçuk çok iyi bir manevra yeteneğine sahiptir. Uçuşu hangi hızda ve hangi yönde olursa olsun, aniden durup ters yönde uçmaya başlayabilir. Veya havada sabit durup avına saldırmak için uygun bir pozisyon bekleyebilir. Bu durumda iken olduğu yerde kıvrak bir dönüş yaparak avına yönelebilir. Çok kısa bir zamanda, böcekler için şaşırtıcı sayılabilecek bir hıza; saatte 40 km'ye ulaşır (Olimpiyatlarda 100 m koşan atletlerin hızı saatte 39 km kadardır). Bu hızla avına çarpar. Çarpmanın şoku çok şiddetlidir. Ama yusufçuğun zırhı hem çok sağlam hem de çok esnektir. Zırhın esnek yapısı çarpmadan doğan enerjiyi emerek böceği rahatlatır. Ama aynı şeyi avı için söylemek mümkün değildir. Yusufçuğun avı, çarpmanın yarattığı şok ile ya tamamen sersemler ya da ölür. Bunlar yusufçuğun vücudundaki sistemlerden yalnızca birkaçıdır. Bu sistemlerin herhangi birindeki küçük bir eksiklik, diğer sistemlerin işe yaramamasına yol açacaktır. Ama sistemlerin hepsi kusursuzca yaratılmıştır ve bu sayede canlı yaşamını sürdürür.
<br>
<br>Vücudumuzda dolaşan kan, zehirler, gazlar, akyuvarlar, vitaminler ve başka maddeler dışında, ısıyı da taşır. Isı, hücrelerdeki enerji kazanımı sırasında yan ürün olarak açığa çıkar. Isıyı bedenin geneline dağıtmanın ve beden sıcaklığını dış ortam sıcaklığına göre ayarlamanın yaşamsal önemi vardır. Eğer vücudumuzun ısı dağıtım sistemi olmasaydı, kol gücüyle yaptığımız bir iş sonucunda kollarımız aşırı derecede ısınır, diğer bölgelerimiz ise soğuk kalırdı. Böyle bir yapı, metabolizmaya büyük zarar verir. İşte bu nedenle ısı bedene dağıtılır. Bunun yolu da kan dolaşımıdır. Beden geneline yayılan bu ısının düşürülmesi için de terleme mekanizması devreye girer.
<br>
<br>Dahası, deri altındaki kan damarları genişler ve böylece kanın taşıdığı ısıyı havaya bırakması kolaylaştırılır. Bu nedenle koştuğumuz ya da yüksek tempolu başka bir fiziksel iş yaptığımız zaman, damarların genişlemesi sonucunda yüzümüz kızarır. Kan, soğutma kadar ısıyı koruma işinde de büyük rol oynar. Soğuk bir havada derimizin altındaki kan damarları daralır. Bundaki amaç, dışarıdaki havaya yakın olan bölgelerdeki kanı azaltmak ve böylece soğumayı minimuma indirmektedir. Üşüyen bir insanın ten renginin beyazlaşmasının nedeni, vücudun otomatik olarak aldığı bu tedbirdir. Kanda gerçekleşen herşey son derece karmaşık ve birbiriyle ilişkilidir. Herşey en küçük ayrıntıya varıncaya kadar kusursuz bir şekilde yaratılmıştır. Kanda o kadar kusursuz bir işleyiş vardır ki en ufak bir bozukluk, oldukça ciddi sorunlar yaratabilir. Vücudumuzun içinde bu derece hayati görevleri olan kanı, bütün özellikleriyle birlikte aynı anda yaratan üstün ilim ve kudret sahibi olan Allah'tır. Kuran'da şöyle bildirilmektedir:
<br>
<br><b>"Sizin ilahınız yalnızca Allah'tır ki, O'nun dışında ilah yoktur. O, ilim bakımından herşeyi kuşatmıştır." (Taha Suresi, 98)</b>
<br>
<br>Çoğu zaman tasarımcılar için, harekete dayalı sistemlerin tasarımı, durağan yapılı sistemlerin tasarımından daha zordur. Söz gelimi bir matkabı tasarlarken karşılaşılan problemler bir sürahiyi tasarlarken karşılaşılan problemlerden daha çoktur. Çünkü ilkinde fonksiyon ilk planda iken, ikincisinde şekil ön plandadır. Ve fonksiyon ağırlıklı tasarımlar daha karmaşıktır. Tasarımdaki her parça amaca hizmet etmelidir ve hepsinin bir görevi olmalıdır. Bir tek parçanın eksikliğinde veya tasarım bozukluğunda sistem işlemez. Canlılardaki mekanik tasarımlara baktığımızda ise kusursuzlukla karşılaşırız.
<br>
<br>Tüm canlılardaki mekanik tasarımlar mükemmeldir. Ve bu mükemmel tasarım tek bir seferde hatasız olarak ortaya çıkmıştır. Çünkü Allah, tüm bunları kusursuz bir biçimde yaratmıştır. Hayvanlardaki tasarıma örnek olarak zürafayı verelim. Zürafa 5 m'ye varan boyuyla karada yaşayan en büyük hayvanlardandır. Hayvanın yaşayabilmesi için kalbinden 2 m yukarıdaki beynine kan göndermesi şarttır. Bunun içinse olağanüstü güçlü bir kalbe ihtiyacı vardır. Nitekim zürafanın kalbi 350 mmHg'lik bir basınçla kan pompalayacak kadar güçlüdür.
<br>
<br>Normalde bir insanı öldürebilecek kadar güçlü olan bu sistem, özel bir haznenin içinde bulunur. Hazne, basıncın bu ölümcül etkisini kaldırabilmek için küçük damarlarla kuşatılmıştır. Baştan kalbe kadar giden bölümde; yukarı çıkan ve aşağı inen damarların oluşturduğu bir U sistemi bulunur. Ters yönde akan kan damarları toplam basıncı sıfırlar, böylece hayvan ani kanamalara neden olacak iç basınçtan kurtulmuş olur. Kalpten aşağıda olan kısımda ise, fazla kalın olmadığından bacakların ve ayağın da özel bir korumaya ihtiyacı vardır. Zürafanın bacak ve ayaklarını saran derinin son derece kalın olması onu kan basıncının kötü etkilerinden korur. Ayrıca damarların içinde, şiddetli kan akışını durdurarak basıncı kontrol altına alan kapakçıklar da bulunur. Zürafalardaki bu kusursuz sistemleri de Allah yaratmaktadır.
<br>
<br>Ağaçkakanlar, ağaç kabuğuna yaptıkları vuruşlarla kabuğu koparır sonra da ortaya çıkan böcekleri ve kabuğun altına saklanmış yumurtaları yiyerek beslenir. Bu kuşlar, yuvalarını sağlam, canlı ağaçlara oyarlar. Bu oyukları açarken de bir marangoz kadar maharetlidirler.
<br>
<br>Büyük noktalı ağaçkakan türü saniyede 9-10 vuruş yapar, daha küçük boyutlu ağaçkakanlarda ise bu sayı 15-20'ye kadar çıkar. En usta ağaçkakan türlerinden biri de Yeşil ağaçkakandır. Yeşil ağaçkakan ağaçları oyarken, gagası saatte 100 km'den daha büyük bir hızla çalışır. Fakat kiraz büyüklüğündeki beyni bu sarsıntılardan etkilenmez. İki vuruşu arasındaki zaman farkı, saniyenin binde birinden azdır. Ağaçkakanın sırrı, boyun kaslarındadır. Vurmaya başlayınca, baş ve gaga tam bir doğru üzerine gelirler. En küçük bir sapma, beyinde yırtılma yapabilir. Bu denli hızlı bir vuruşun betona kafa atmaktan bir farkı yoktur. Kuşun beyninin hiçbir hasara uğramaması ise ancak olağanüstü bir tasarımla mümkündür. Kuşların büyük çoğunluğunda kafatası kemikleri birbirine yapışıktır. Gaga ise çenenin hareketiyle açılır. Oysa ağaçkakanlarda gaga ve kafatası, vuruş sırasında oluşan şoku emen süngerimsi bir madde ile birbirinden ayrılmıştır. Bu esnek madde, otomobil amortisörlerindekinden çok daha iyidir. Bu üstünlüğü, çok kısa aralıklarla oluşan şokları da emebilmesinden ileri gelir.
<br>
<br>Bu madde her vuruşta oluşan şoku emip bir sonraki şoku karşılayacak duruma gelebilir. Üstelik bunu saniyede onu aşan vuruşun yapıldığı şartlarda başarır. Bu madde modern teknolojinin geliştirdiği tüm benzerlerinden üstündür. Ağaçkakanın kafatası ve üst gagasının olağan dışı bir yöntemle bağlanmış olması, her vuruşta beyninin bulunduğu bölümün gagadan uzaklaşmasını, böylece şok emici ikinci bir mekanizma oluşmasını sağlar. Allah, her canlı gibi ağaçkakanları da içinde bulundukları şartlara en uygun vücut yapılarıyla yaratmıştır.]]></description>
<pubDate>2011-12-11</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=23722</link>
</item>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[Görünen Işık Mucizesi]]></title>
<description><![CDATA[Herşeyi mükemmel bir uyum içerisinde ve insanın yaşamına ve canlılığın devamına uygun olarak var eden Allah'tır. İlginç olan bunu göremeyen ve şaşırtıcı bulan insanların durumlarıdır.
<br>
<br>Evrendeki yıldızların ve diğer ışık kaynaklarının hepsi değişik boyda ışın yayarlar. Bu farklı ışınlar, dalga boyuna göre sınıflandırılır. Farklı dalga boyları geniş bir yelpaze oluşturur. En küçük dalga boyuna sahip olan gama ışınları ile, en büyük dalga boyuna sahip olan radyo dalgaları arasında 10<sup>25</sup>lik (onüzeriyirmibeş) bir fark vardır. Buradaki mucizevi yön ise, Güneş'in yaydığı ışınların tamamına yakınının, bu 10<sup>25</sup>'lik yelpazenin tek bir birimine sıkıştırılmış olmasıdır. Bu daracık alanda, yaşam için gerekli olan yegane ışınlar bulunmaktadır.
<br>
<br>Burada dikkat edilmesi gereken nokta, dalga boylarının olağanüstü derecede geniş bir yelpazede dağılmış olmalarıdır. En kısa dalga boyu, en uzun dalga boyundan tam 1025 kat daha küçüktür. 10<sup>25</sup>, 1 rakamının yanına 25 tane sıfır eklenmesiyle oluşan bir sayıdır:
<br>
<br>10, 000, 000, 000, 000, 000, 000, 000, 000 şeklinde yazabileceğimiz bu sayının büyüklüğünü daha iyi kavramak için bazı karşılaştırmalar yapmak yerinde olur. Eğer 10<sup>25</sup> tane iskambil kağıdını üst üste dizsek, Samanyolu Galaksis'inin çok dışına çıkıp gözlemlenebilir evrenin yaklaşık yarısı kadar bir mesafe gitmemiz icap eder.
<br>
<br>10<sup>25</sup>'te 1 ihtimal hiç bir tesadüfle açıklanamaz. Bu kadar hassas bir dengeyi, Güneş'i ve tüm canlıları birbirleriyle uyum halinde yaratan, üstün akıl sahibi olan Allah kurmuştur.
<br>
<br>Evrendeki farklı dalga boyları, işte bu kadar geniş bir yelpaze içine dağılmıştır. Güneş ışınları, bu geniş yelpazenin çok dar bir aralığına sıkıştırılmıştır. Güneş'ten yayılan farklı dalga boylarının % 70'i, 0.3 mikronla 1.50 mikron arasındaki daracık bir sınırın içindedir. Bu aralıkta üç tür ışık vardır: Görülebilir ışık, yakın kızılötesi ışınlar ve biraz da yakın morötesi ışınlar.
<br>
<br><b>Peki acaba neden Güneş'in ışınları bu daracık aralığa sıkıştırılmıştır?</b>
<br>
<br>Cevap son derece önemlidir: Güneş ışığı bu daracık aralığa sıkıştırılmıştır, çünkü Dünya üzerindeki yaşamı destekleyecek olan ışınlar, sadece bu ışınlardır.
<br>
<br>İngiliz fizikçi Ian Campbell, Energy and the Atmosphere" (Enerji ve Atmosfer) adlı kitabında bu konuya değinmekte ve "Güneş'ten yayılan ışınların, Dünya üzerindeki yaşamı desteklemek için gereken çok dar aralığa sıkıştırılmış olması gerçekten çok olağanüstü bir durumdur" demektedir. Campbell'e göre bu durum, "inanılmaz derecede şaşırtıcı"dır.
<br>
<br>Herşeyi mükemmel bir uyum içinde ve insanın yaşamına ve canlılığın devamına uygun olarak var eden Allah'tır. İlginç olan bunu göremeyen ve şaşırtıcı bulan insanların durumlarıdır. Bu ışık aralığı aslında çok küçük ve üzerinde fazla düşünülmeyen bir mucizedir ve tek başına bile Allah'ın bir delilidir. Oysa evren, galaksiler, Güneş Sistemi, Dünya, denizler, atmosfer ve tüm canlıların hepsi birer Yaratılış delilidir. (<a href="http://www.evreninyaratilisi.com" class="SidesTableText" target="_blank">www.evreninyaratilisi.com</a>)
<br>
<br>Allah herşeyin bir uyum içinde olduğunu ve bunların üzerinde düşünülmesini bize bir ayetinde şöyle bildirmektedir:
<br>
<br><b>"Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün ard arda gelişinde, insanlara yararlı şeyler ile denizde yüzen gemilerde, Allah'ın yağdırdığı ve kendisiyle yeryüzünü ölümünden sonra dirilttiği suda, her canlıyı orada üretip-yaymasında, rüzgarları estirmesinde, gökle yer arasında boyun eğdirilmiş bulutları evirip çevirmesinde düşünen bir topluluk için gerçekten ayetler vardır." (Bakara Suresi, 164)</b>]]></description>
<pubDate>2011-12-11</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=23725</link>
</item>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[Hayati Bir Organel: Silya ]]></title>
<description><![CDATA[<b>Solunum yollarında hatasız yön tespiti yapabilen tüycükler!</b>
<br>
<br>Evrim teorisinin iddialarını tümüyle geçersiz kılan indirgenemez komplekslik, evrimcilerin iddia ettikleri aşama aşama gelişimi imkansız hale getirir. Örneğin biraraya gelerek bir gözü oluşturan 40 parçanın aşamalarla teker teker oluşmaları mümkün değildir. Çünkü 40 parça tamamlanmadan organ işlevsizdir. Yine evrime göre işlevsiz bir organın "doğal seleksiyona" uğrayarak yok olması gerekmektedir.
<br>
<br>Leigh Üniversitesi profesörlerinden Michael Behe'nin çağımızda ortaya koyduğu bir gerçek, bilimin canlı organizmalardaki "indirgenemez kompleksliği" ortaya çıkardığı gerçeğidir. Buna göre, en büyüğünden en küçüğüne kadar tüm sistemler parça parça değil bir anda yaratılmışlardır, yani son derece kapsamlı bir kompleksliğe sahiptirler ve bu sistemler içinde tek bir parçanın bile eksilemeyeceği bir düzen vardır. Daha açık anlatmak gerekirse, bir organın işlevini yerine getirebilmesi için o organı oluşturan parçalardan tek bir tanesinin bile devre dışı kalmaması gerekmektedir. Aksi takdirde organ işlevini yerine getiremez.
<br>
<br>Bu şartlar altında evrimciler için diğer kompleks organlarla ilgili olarak da aynı sorun başgösterir. Çok detaylı olan koku alma sistemi de indirgenemez bir kompleksliğe sahiptir. Koku alabilmek için, tüycüklerin, reseptörlerin, koku alıcı hücrelerin, koku sinirlerinin, ağrı alıcı sinirlerin, koku soğancığının, mukus salgısının, bazal hücrelerin, özel protein ve enzimlerin ve daha pek çok detayın eksiksiz bir şekilde birarada olması gerekir. Bütün bu parçalar birarada olmaksızın bu kompleks sistem hiçbir anlam ifade etmemektedir.
<br>
<br>Bu kompleksliğin bir parçası olan solunum yollarının yüzeyinde bulunan hücrelerin üzerindeki silya isimli tüycükler bizim için hayati bir görev üstlenmektedirler.
<br>
<br><b>Nefes Alırken Karşılaşılan Tehlike</b>
<br>
<br>Nefes alırken aslında havayla birlikte birçok zararlı maddeyi de solumuş oluruz. Ancak bu bizi etkilemez. Çünkü vücut için zararlı olan birçok madde akciğerlere ulaşamadan belirli güvenlik kapılarında tutularak etkisiz hale getirilir. Burundan bronşlara kadar bütün solunum yollarının yüzeyi mukus adlı bir tabakayla kaplıdır. Bu maddenin solunum yollarının yüzeyini nemlendirici özelliği vardır. Bu sayede havayla birlikte solunan toz gibi küçük maddeleri tutarak, akciğere girmelerini engeller. Ancak mukus tarafından tutulan yabancı maddelerin, zamanla solunum yollarında birikmemesi için dışarıya atılmaları gerekir. Bunun için de vücudumuzdaki diğer güvenlik mekanizması devreye girer.
<br>
<br>Bu mekanizmada solunum yolları yüzeyini kaplayan silya adındaki sivri uçlu kamçılar görev alır. Solunum yollarının yüzeyindeki hücrelerin her birinin üstünde 200 silya bulunur. Bunlar saniyede 10-20 vuruş yaparak yutağa doğru sürekli bir çarpma hareketinin oluşmasını sağlarlar. Bu bölgedeki silyaların hareket yönleri hep yutağa doğrudur. Bu şekilde içinde yabancı madde barındıran mukusun dakikada 1 cm. hızla yutağa doğru ilerlemesini sağlarlar. Burundaki silyalar ise bulundukları bölgede mukusun bu kez aşağı doğru hareket ettirilmesi gerektiğini bilirler ve tam aksi yöne kamçı hareketi yaparlar. Böylece burundaki mukusta yer alan maddelerin yutağa gelmesini sağlarlar. Böylece solunum sistemi zararlı maddelerden arındırılmış olur.
<br>
<br>Bu örnekten anlaşıldığı gibi silya isimli tüycükler, görmek için gözleri, düşünebilmek için beyinleri olmamasına rağmen kendilerine kıyasla kilometrelerce uzaktaki yutağın yerini tespit edebilmektedirler. Bunun yanısıra yabancı maddelerin akciğere gönderilmesinin bedene zarar vereceğini bilmekte ve bulundukları bölgede bunu engelleyecek şekilde, birbirleriyle tam bir uyum içinde, hep gereken yönde hareket etmektedirler.
<br>
<br>Silya isimli tüycükler insanın ilk oluşumunda da üstlendiği bu hayati görevle karşımıza bir kez daha çıkmakta; sperm ve yumurtanın birleşip hücreyi oluşturmadan önce olgunlaşmış yumurtanın anne rahmine gitmesi gerekmektedir. Bunun için ilk önce olgunlaşmış yumurtanın, yumurtalıktan dışarı bırakılmasına az bir zaman kala fallop tüpü isimli bir organ, bu yumurtayı yakalayabilmek için harekete geçer. Hassas dokunuşlarla yumurtalığın üzerinde yumurta hücresini bulmaya çalışır. Çünkü olgunlaşmış yumurtanın döllenebilmesi için mutlaka fallop tüpünün içine girmesi gerekir. Sonunda fallop tüpü olgunlaşan yumurtayı bulur ve içine çeker. Artık yumurta hücresinin yolculuğu başlamıştır. Yumur! ta döllenebilmek ve anne rahmine ulaşabilmek için fallop tüpü boyunca uzun bir yol kat etmek zorundadır. Nitekim fallop tüpünün içinde bulunan milyarlarca hücre yumurtayı rahme ulaştırmakla görevlendirilmiştir. Bu hücreler yüzeylerinde bulunan silya isimli tüycükleri aynı yöne doğru hareket ettirirler. Böylece adeta elden ele çok kıymetli bir yükü taşır gibi, yumurta hücresini gitmesi gereken yöne doğru iletirler. Yumurta, kendisini arayan spermlerle karşılaşır. Spermlerden yalnızca bir tanesi yumurtaya girmeyi başaracaktır. Döllenmiş yumurta fallop tüpündeki tüycüklerin (silya) yardımıyla anne rahmine doğru ilerler. Her hücre üzerine düşen görevi eksiksiz yerine getirir. Çünkü Allah'ın yaratışı kusursuzdur.
<br>
<br>Görüldüğü gibi şu anda sizin bu yazıyı okuyabilmeniz silya isimli tüycüklerin görevini eksiksiz olarak yerine getirmesiyle olmaktadır. Bu tüycüklerin birkaç tanesinin bile ters yöne doğru hareket etmesi insanın oluşum evresini engelleyecek ve biz şu anda yeryüzünde olmayacaktık. Bir tanesi olmazsa olmaz olan bu kompleks sistem bize Yaratıcımız olan Allah'ın sonsuz gücünü, kudretini, yaratıcılığını göstermektedir.
<br>
<br>Bilim adamlarının çeşitli deneylerle, farklı araçlar kullanarak, uzun yıllar süren araştırmalarına rağmen çalışma mekanizmasını tam olarak keşfedemedikleri, bu metrenin 2 milyonda biri boyundaki tüycükler, yeryüzünde ilk insan var olduğundan beri kusursuz bir mekanizmayla çalışmaktadırlar. Onlar kendilerini yaratan Allah'ın ilhamıyla hareket ettikleri için hiçbir tesadüf zincirinin oluşturamayacağı kadar mükemmel bir işleyişe sahiptirler. ]]></description>
<pubDate>2011-12-09</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=23692</link>
</item>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[ Kulluğun En Güzel İfadesi: Dua ]]></title>
<description><![CDATA[<b>"Üzerlerindeki göğe bakmıyorlar mı? Biz, onu nasıl bina ettik ve onu nasıl süsledik? Onun bir çatlağı bile yok. Yeri de(nasıl) döşeyip-yaydık? Onda sarsılmaz dağlar bıraktık ve onda 'göz alıcı ve iç açıcı' her çiftten (nice bitkiler) bitirdik. (Bunlar) 'İçten Allah'a yönelen' her kul için 'hikmetle bakan bir iç göz' ve zikirdir." (Kaf Suresi, 6-8)
<br>
<br>"Çağırmak, seslenmek, istemek, yardım talep etmek" anlamlarına gelen DUA, Kuran'a göre "kulun bütün benliğiyle Allah'a yönelmesi"</b> ya da <b>"gücü sınırlı ve sonlu bir varlık olan insanın, sınırsız ve sonsuz bir kudret karşısında acizliğini kabul ederek yardım dilemesi"</b> şeklinde tanımlanır.
<br>
<br>Allah inancı olan her insanın şu ya da bu şekilde dua ettiği bir gerçektir. Ancak toplumun oldukça geniş bir kısmı duayı, sadece darlık ve sıkıntı anında, elden gelen tüm ihtimaller denendikten sonra, Allah'tan istemek şeklinde bilirler. İnsanlar üzerlerindeki sıkıntı geçince, bir sonraki darlık ve sıkıntı anına kadar Allah'ı unutur ve ondan bir şey talep etmeyi akıllarının ucundan dahi geçirmezler.
<br>
<br>Toplumun belli bir kesiminde ise, son derece hatalı bir dua anlayışı hüküm sürmektedir. Öğretilen bu "dua"ların önemli bir bölümü, Kurani bir temeli olmayan geleneksel bir halk inancından ibarettir. Bu insanların büyük çoğu için dua, küçük yaşlarda ailenin yaşlı bir ferdi tarafından öğretilen anlaşılmaz bazı sözlerdir. Genelde dualar Arapça öğretilir ve anlamları bilinmeden ezberlenir. Sonuçta, bu tür dualarda Allah'ın varlığı, birliği, büyüklüğü, kudreti, insanları sürekli olarak görüp-işittiği, dualara icabet edeceği fazla düşünülmez. Önceden ezberlenmiş olan dua kalıpları tekrarlanır, durur. Oysa, Allah'ın Kuran aracılığıyla insanlara duyurduğu dua metodu tamamen farklıdır.
<br>
<br>Kuran'da tarif edilen dua, Allah'a ulaşabilmenin en kolay yoludur. Şimdi Allah'ın sıfatlarını bir düşünelim. O, insana şah damarından daha yakın olan, herşeyi bilen ve işitendir... İnsanın içinden geçirdiği tek bir düşünce dahi Allah'tan gizli kalmaz. O halde Allah'tan bir istekte bulunulması için, insanın samimi olarak sadece düşünmesi bile yeter. İşte Allah'a ulaşmak bu denli kolaydır.
<br>
<br>Furkan Suresi'nin 77. Ayetinde, insanlar "Sizin duanız olmasaydı Rabbim size değer verir miydi?" ifadesiyle uyarılırlar. Duasız bir hayatın Allah katında herhangi bir değerinin de olamayacağı bu ayette özellikle vurgulanmıştır. İnsan, ancak kulluk bilincinde olduğu sürece Allah katında bir değer kazanabilir. Bu yüzden insanın Allah'a yönelmesi, hataları konusunda Allah'a itirafta bulunması ve sadece Allah'tan yardım dilemesi gerekmektedir. Bunun dışında bir davranış tarzı Allah'a karşı büyüklenmektir ki, Kuran'da bunun cezasının sonsuz cehennem olduğu bildirilir.
<br>
<br>Dua'nın çok önemli bir özelliği de, dua eden kişinin tüm samimiyetiyle Allah ile büyük bir bağlantı içinde olmasıdır. Diğer ibadetlerden farklı olarak duanın ne zaman ve nerede yapıldığı, uzunluğu, kısalığı ve içeriği sadece Allah ile dua eden kişi arasındadır. Dolayısıyla üçüncü bir kimse tarafından bilinmesine imkan olmayan dua ibadetinde gösterişe yer yoktur. Bu yüzden dua, güçlü bir karakter ve Allah'a karşı samimiyeti gerektirir ki zaten bunlar müminlerin temel özelliğidir.
<br>
<br>Günümüz toplumlarında dikkat çeken bir gerçek, diğer birçok ibadet gibi duanın da terkedilmiş bir gelenek olarak düşünüldüğüdür. Aslında bu düşüncenin gelişmesinin perde arkasında "Allah'tan bağımsız, kendi kendisine işleyen bir dünya" olabileceği telkini yatmaktadır. İnsanların büyük bir kısmı ister istemez yaşantılarının başlangıcından sonuna kadar tüm olayların kendilerinin ve çevrelerindeki insanların kontrolünde cereyan eden olaylar olduğunu düşünürler. Bu yüzden de ölümle burun buruna gelmeden ya da çok büyük bir felaketle karşılaşmadan Allah'a dua etme ihtiyacı duymazlar. Oysa bu büyük bir yanılgıdır.
<br>
<br>Duada temel unsur ihtiyaçların Allah'a duyurulması değil, Allah'a olan kulluk görevinin yerine getirilmesidir. İnsanın duada bu temel unsuru hiçbir zaman gözardı etmemesi gerekir. Zaten dua edilen konunun içeriği tüm yönleriyle Allah'ın bilgisi dahilindedir.
<br>
<br>İnsanların tamamı duaya muhtaçtır. Fakir ve zor şartlar altında yaşayan birinin zengin bir insana göre duaya daha fazla ihtiyacı olduğunu düşünmek, dua konusunu temelinden yanlış anlamak demektir. Hali vakti yerinde, hayatta tüm istediklerine kavuştuğunu düşünen bir insanın duaya ihtiyacı olmadığını düşünmesi ise son derece hatalıdır. Çünkü bu durumda dua etmenin tek sebebinin dünyevi arzuların tatmini olduğu anlamı çıkmaktadır. Oysa müminler hem dünya hayatları için, hem de ahiretleri için dua ederler.
<br>
<br>Öncelikle bilinmelidir ki, DUA, ihtiyacı olan bir kişinin, rahatlamak için Allah'a bu ihtiyaçlarını ardı ardına sıraladığı bir teskin ilacı değildir. Dua, yaşamın geneline yayılacak başlıbaşına bir ibadettir. Peygamberimiz Hz. Muhammed'in tabiriyle "ibadetlerin özüdür."
<br>
<br><b>"Kullarım beni sana soracak olurlarsa muhakkak ki ben (onlara) pek yakınım. Bana dua ettiği zaman dua edenin duasına cevap veririm. Öyleyse onlar da benim çağrıma cevap versinler ve bana iman etsinler. Umulur ki irşat olurlar." (Bakara Suresi, 186)</b>
<br>
<br>Dua beraberinde tevekkülü de getirir. Dua eden insan, karşısına çıkabilecek zor ya da kolay her türlü durumu, tüm olayları, kainatın Yaratıcısı ve Hakimi olan Allah'a havale etmiş demektir. Bir problemi çözmenin ya da önlemenin bütün yollarının evrendeki tüm kudretin sahibi olan Allah'a dayandığını bilmek, tüm işleri ona havale etmek ve sadece ona dua etmek, mümin için bir ferahlık ve güven kaynağıdır.]]></description>
<pubDate>2011-12-09</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=23693</link>
</item>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[Her Olayda Hayır Görmek ]]></title>
<description><![CDATA[Müminler her olayı en ince detayına kadar Allah'ın yarattığını ve hepsinin kaderde önceden takdir edilmiş olaylar olduğunu bilerek, büyük bir teslimiyet içerisinde yaşarlar. Elbette inananlar da yaşamları boyunca pek çok ve çeşitli imtihanlarla karşılaşırlar.
<br>
<br>Ama asla "keşke şöyle olsaydı", "böyle yapsaydım daha hayırlı olurdu" gibi sözler söylemez ve böyle kuruntulara kapılmazlar.
<br>
<br>Şöyle geçmişe doğru bir bakıp bugüne kadar yaşadıklarınızı gözden geçirecek olsanız, onyılllara sığan olayların aslında dakikaları aşmadığını görürsünüz. Bir zamanlar çok önemli olduğunu düşündüğünüz, kimi zaman heyecanla, kimi zaman endişeyle kimi zamanda merakla beklediğiniz tüm olaylar sizin için artık birer hatıra olmuştur. Tüm bunlardan dünyevi anlamda geriye kalan sadece hafızanızdaki kalıntılardan ibarettir. Ancak tüm bu zaman dilimi içerisinde sarf etmiş olduğunuz her söz, göstermiş olduğunuz her tavır, aklınızdan geçirdiğiniz her düşünce, Allah katında sizin adınıza saklanmış durumdadır. Her insanın mutlak olarak karşılaşacağı ölüm gerçeğiyle birlikte bu bilgiler önünüze dökülecektir. Sizin hafızanızda artık dakikalarla ifade ettiğiniz ömrünüz Allah katında size an an, dakika dakika tek bir saniyesi bile eksik olmadan sunulacaktır. Sizin sadece birkaç on dakika özetleyebileceğiniz hayatınızdan Allah katında hiçbir detay unutulmamış olacaktır.
<br>
<br>Eğer ömrünüzü Allah'ın hayatınız üzerindeki mutlak hakimiyetini ve hikmetli yaratışını fark ederek geçirdiyseniz, karşınıza çıkan tüm olayları hayra yorup, Allah'ın tüm kaderinizi en hayırlı şekilde yarattığının şuuruna vardıysanız, bilin ki sonuç sizin için yine hayır olacaktır.
<br>
<br><b>Şükredici Bir Tavır</b>
<br>
<br>Çünkü ölüm ile birlikte insanın karşı karşıya kalabileceği sadece iki ihtimal vardır; eğer insan ömrünü Allah'ın istediği ahlakı yaşayarak geçirmişse, sonsuz bir kurtuluşla, aksindeyse sonsuz bir azapla karşılık bulacaktır. Allah'ın istediği ahlak ise, insanın, herşeyin O'ndan geldiğini bilerek her an her şart ve durumda O'na şükretmesi, tüm hayatını her olayda bir hayır olduğuna iman ederek yaşamasıdır.
<br>
<br>İnsanın yaşadığı tüm olaylardan hoşnut olabilmesi, her olayda bir hayır olduğuna iman etmesi ve her an Allah'a şükredici bir tavır gösterebilmesi ise, asla zor kazanılacak bir yetenek değildir. Bu, Allah'ın büyüklüğünü ve üstünlüğünü kavramanın insanı ulaştırdığı kesin bir gerçektir. Bunun için insanın yaşadığı dünyayı ve bu dünyada karşılaştığı her detayı yaratan Rabbimizi tanıması O'nu takdir edebilmesi yeterlidir.
<br>
<br><b>Herşey Kader Üzerine Yaratıldı</b> 
<br>
<br>İnsanın gözlerini dünyaya açtığı andan itibaren karşılaştığı her olayı, duyduğu her sözü, muhatap olduğu her detayı yaratan Allah'tır. Allah sonsuz kuvvet, sonsuz akıl, sonsuz adalet ve sonsuz hikmet sahibidir. <b>"Hiç süphesiz, Biz herşeyi kader ile yarattık"</b> ayetiyle de bildirildiği gibi Allah'ın herşeyi belirli bir plan ve hikmet doğrultusunda yaratmaktadır. (Kamer Suresi, 49) Allah'ın bu sonsuz güç ve üstünlüğüne karşılık insan ise son derece sınırlı ve aciz bir varlıktır. Hayatta kalabilmek için Allah'ın kendisine imkan tanımasına ve nimet vermesine muptaçtır. Aklı ve anlayışı, ancak Allah'ın kendisine öğrettiği kadarını kavramaya yeterlidir. Bu durumda Allah'ın sonsuz aklına ve sonsuz hikmetlerle dolu yaratışına teslim olmak insan için büyük bir ihtiyaçtır. Her yaşadığı olayda Allah'ın tüm evrenin ve tüm varlıkların hakimi olduğunu bilecek, kendisinin göremediği, bilemediği olayları Allah'ın görüp bildiğini, kendisinin duyamadığı sesleri O'nun duyduğunu, yine kendisinin habersiz olduğu geçmişteki ve gelecekteki tüm gelişmeleri O'nun bildiğini düşünecek ve böylece de Allah'ın her olayı olabilecek en hikmetli ve en hayırlı şekilde yarattığını görecektir. Bu gerçeğe iman etmek de ona, hayatın her anına şükredebilmeyi bilen üstün bir ahlak kazandıracaktır. Bir başka şekilde ifade edecek olursak, insan yaşadığı bu iman ile duyduğu her sese, gördüğü her görüntüye, yaşadığı her olaya, kısacası hayatın her anına "hayır gözüyle bakacak" ve böylece hayatı en gerçek ve en doğru şekilde yorumlayabilmiş olacaktır.
<br>
<br>Ve ayette <b>"...Biz ona yolu gösterdik; (artık o) ya şükredici olur ya da nankör." (İnsan Suresi, 3)</b> sözleriyle ifade edilen seçenekler arasında doğrusunu seçerek, yaşamın en hayırlı sonucunu alacak ve Allah'ın izniyle en hayırlı hayat olan sonsuz cennet hayatına kavuşacaktır.
<br>
<br><b>Tevekkül ve Samimiyet</b>
<br>
<br>Olayları hayra yormak aslında toplumun büyük çoğunluğunun aşina olduğu bir deyimdir. İnsanların pekçoğu günlük hayatlarında sık sık "vardır bir hayır" ya da "hayırdır inşallah" gibi sözler kullanırlar. Ancak bu kullanım genellikle ya ağız alışkanlığından ya da bu sözlerin halk arasında gelenekselleşmiş olmasından kaynaklanmaktadır. Yoksa bu insanların büyük çoğunluğu hayra yormanın gerçek anlamda ne ifade ettiğinin ya da bu anlayışın günlük hayata nasıl aktarılacağının bilincinde değildir. Hatta, kimileri bu sözün bir deyimin ötesinde yaşama geçirilebilecek nitelikte bir anlam taşıyabileceğinin bile farkında değildir.
<br>
<br>Oysa insanın iyi ya da kötü, olumlu ya da olumsuz gibi görünün tüm olayları her ne olursa olsun mutlaka hayra yorması, Allah'a karşı duyulan samimi imandan kaynaklanan önemli bir ahlak özelliği ve yine imanın getirdiği bir yaşam şeklidir. Ve bu gerçeğin farkına varmak dainsana dünyada ve ahirette tüm nimetlerin kapısını açan, kişinin hayatına huzur ve esenlik getiren önemli bir konudur.
<br>
<br>Müminler her olayı en ince detayına kadar Allah'ın yarattığını ve hepsinin kaderde önceden takdir edilmiş olaylar olduğunu bilerek, büyük bir teslimiyet içerisinde yaşarlar. Elbette inananlar da yaşamları boyunca pek çok ve çeşitli imtihanlarla karşılaşırlar. Ama asla "keşke şöyle olsaydı", "böyle yapsaydım daha hayırlı olurdu" gibi sözler söylemez ve böyle kuruntulara kapılmazlar. Olayların özünde belki de hiç bilmeyecekleri bir hikmet ve hayır olduğuna kesin olarak iman ederler. Böylece hoşlarına giteyen, sıkıntılı görünen durumlarda bile son derece huzurlu bir yaşam sürerler.]]></description>
<pubDate>2011-12-08</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=23691</link>
</item>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[Yaşamın Ritmi: Tiroid Bezleri]]></title>
<description><![CDATA[Günümüz fabrikalarında ve modern sanayi tesislerinde gündemde tutulan en önemli nokta "verim"dir. Fabrikanın her bölümünün ideal bir hızda çalışması gerekir. Ancak birimlerin hızlı çalışmaları tek başına yeterli değildir. Her birimin bir diğeri ile uyum içinde olması gerekir. Bir birimin diğerlerinden çok daha hızlı çalışması tek başına değerlendirildiğinde ilk anda daha avantajlıymış gibi gelebilir. Ancak genel planlama göz önünde bulundurulduğu zaman bu durumun faydadan çok zarar getirebileceği görülecektir. Bu nedenle fabrikalarda iyi bir planlama ve yüksek verim sağlamak için endüstri mühendisleri, işletmeciler ve çok sayıda uzman personel çalışır.
<br>
<br>Şimdi bir kez daha hep birlikte dev bir fabrika hayal edelim:
<br>
<br>Bu fabrikada milyonlarca farklı ürün üretilsin. 24 saat hiç ara verilmeksizin fabrika çalışsın. Ve bu fabrikada insanın hayal gücünün ötesinde sayıda işçi çalışsın; 100 trilyon işçi.
<br>
<br>Şüphesiz böyle bir fabrikanın üretim planını yapmak, hangi işçi gruplarının hangi hızda en verimli şekilde çalışacaklarını hesaplamak için bir mühendisler ve işletmeciler ordusu gerekecektir.
<br>
<br>Böyle bir fabrika ilk anda hayal ürünü gibi gelebilir. Oysa gerçek hayatta böyle bir fabrika vardır. Ancak bu fabrikada işletmeciler ve mühendisler görev yapmaz. Fabrikanın elemanları küçük bir organımızdan ve hormonlardan ibarettir.
<br>
<br>Söz konusu fabrika insan vücududur. Bu fabrikanın veriminden sorumlu yönetici tiroid bezidir. Tiroid bezi salgıladığı tiroksin hormonu yardımıyla 100 trilyon hücrenin çalışma ritmini teker teker düzenler, hızlarını ayarlar. Besinlerin hücreler tarafından enerjiye çevirim hızlarını belirler. Bu da yediğimiz besinlerden hangi verimle faydalandığımızı tespit eder.
<br>
<br>Örneğin genç insanların, özellikle yetişme çağındaki insanların çoğu oldukça yüksek bir metabolizma hızına sahiplerdir ve yedikleri besinleri hızla enerjiye çevirirler. Bir başka deyişle, yedikleri besinleri kolay yakar ve kilo almazlar.
<br>
<br>Yaş ilerledikçe genellikle kişinin iştahında bir farklılık olmaz; ancak aynı miktarda besin yendiği halde gençlik dönemlerine göre kilo alınır. Bunun sebebi, gençlik döneminde vücut hücrelerinin besinlerden daha yüksek bir verimle enerji elde etmeleridir. Yaşlılık dönemine girildiğinde hücrelerin besin yakma işlemindeki verimleri düşer ve yakılamayan besinler yağ olarak vücutta depolanır.
<br>
<br><b>Hücreler Üzerindeki Sıkı Kontrol</b>
<br>
<br>Konunun başında verdiğimiz fabrika örneğini tekrar ele alalım. Eğer bir fabrika sahibi olsaydınız, sizin için çalışan işçilerin en verimli şekilde çalışmalarını, bunu yaparken de kendi sağlık ve güvenliklerine dikkat etmelerini sağlamaya çalışırdınız. Fabrikanızda çalışan işçilerin bir bölümü hiçbir mazeretleri olmadığı halde yavaş çalışsalardı bu, elbette fabrikanın verimi açısından iyi olmazdı. Eğer işçilere hangi işi hangi hızda yapmaları gerektiğini söyleyen bir idareci bulunmazsa, bir süre sonra fabrikanın üretiminde de aksamalar görülürdü.
<br>
<br>Aynı şey vücudumuz için de geçerlidir. Eğer hücrelerinize hangi hızda çalışmaları gerektiğini söyleyen bir idareci bulunmazsa, sonuç bedeniniz için iyi olmayacaktır. Bu durumda hücre faaliyeti yavaşlayacak, yediğiniz besinler hızla yağa çevrilecek, kolunuzu kaldıracak haliniz kalmayacaktır ve bütün vücudunuz iflas noktasına gelecektir. Bu durum zeka geriliğine neden olacak rahatsızlıklara kadar varacaktır. Nitekim tiroksin hormonu az salgılandığı zaman "miksödem" isimli bir hastalık ortaya çıkar ve söz konusu belirtiler görülür.
<br>
<br>Ancak siz farkında bile değilken tiroid beziniz sizin için çalışır ve tiroksin hormonu salgılar. Bu hormon 100 trilyon hücrenizin her birini teker teker bulur ve tembellik etmelerini engeller. Böylece siz de günlük hayatınızı normal şartlar altında sürdürebilirsiniz.
<br>
<br><b>Tiroksin Hormonunun Vücuttaki Etkileri</b>
<br>
<br>Tiroksin hormonu yalnızca hücrelerinizin tembellik etmelerini engellemekle kalmaz, aynı zamanda gereğinden fazla çalışmalarını da engeller. Eğer vücut hücreleri olması gerekenden daha hızlı çalışırsa ne olur?
<br>
<br>Bu durum, tiroksin hormonunun fazla salgılandığı "toksik guatr" hastalığında görülür. Vücuttaki organların çalışma hızı artar, vücut ısısı ve kan basıncı yükselir, kilo kaybı gerçekleşir, terleme artar ve kişi genellikle sinirli davranışlar gösterir. İnsanın göz küresi dışarı doğru fırlar. Bu durum ileri vakalarda körlüğe ve hatta kalp yetersizliğinden dolayı ölüme dahi neden olabilir.
<br>
<br>Peki bu hormonu üreten tiroid bezi, vücudumuzdaki hücrelerin hangi hızlarda çalışmaları gerektiğini nereden bilmektedir?
<br>
<br>İnsanın kendisi dahi vücut hücrelerinin hangi hızda çalışmaları gerektiğini bilmez. Hatta insanların çoğu vücut hücrelerinin bir çalışma hızı olduğundan dahi haberdar değildir. Eğer insan, kendi hücrelerinin çalışma hızlarına müdahale etmek istese, kendi iradesi ile hücrelerine kesinlikle söz geçiremez. Bunun için ya tıbbi bir yardım olması ya da herhangi bir ilaç kullanılması gerekir. Çünkü hücrelerin çalışma hızları insanın kendisinin değil, küçücük bir et parçasının, tiroid bezinin kontrolü altındadır.
<br>
<br>Peki tiroid bezi ve tiroksin hormonu bu üstün akla nasıl sahip olmuştur? Hücrenin içinde bulunan ve insanoğlunun halen nasıl çalıştığını araştırdığı yüzlerce farklı sistemin hangi hızda çalışması gerektiğini nereden bilmektedir?
<br>
<br>İnsanoğlu bu sistemlerin nasıl çalıştığını daha anlamaya çalışadursun, tiroid hormonu bu sistemin bütün detaylarını ve hatta bu sistemin hızını artırmak için nasıl bir müdahalede bulunulması gerektiğini çok iyi bilmektedir. Buna uygun molekülü üretmekte ve hücrelerin her birine teker teker göndermektedir. Bu durumda tiroid bezini oluşturan ve tiroksin hormonunu üretmekle görevli hücrelerin insandan çok daha üstün bir akla sahip olduğunu kabul etmemiz gerekir.
<br>
<br>Ancak burada unutulmaması gereken çok önemli bir nokta vardır. Vücuttaki bütün hücreler gibi tiroid bezini oluşturan hücreler de herhangi bir akıl veya şuur sahibi değildirler. Tiroid hormonu da cansız ve şuursuz atomlardan oluşur. Ama bu hormonu salgılayan hücreler, çekirdeklerinde yazılı bulunan ve insan aklının sınırlarını aşan mükemmel bir genetik programa göre hareket ederler. Bu durumda yaratılış mucizesinin büyüklüğü daha da açık bir şekilde ortaya çıkar.
<br>
<br>Sonsuz akıl ve ilim sahibi olan Allah, vücut hücrelerini, bu hücrelerin çalışma sistemlerini belirleyen genetik programı en mükemmel şekilde yaratmıştır. Bu genetik programı okuyan ve değerlendiren hücre içi sistemleri yaratan da Allah'tır. Tiroid bezini oluşturan hücrelerin genetik programlarına da diğer hücrelerin çalışma sistemlerini hızlandıracak olan hormonun moleküler formülünü belirleyen de Rabbimiz'dir. Bir ayette şöyle buyrulmaktadır:
<br>
<br><b>"Allah, herşeyi gözetleyip denetleyendir." (Ahzab Suresi, 52)</b>]]></description>
<pubDate>2011-12-07</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=23689</link>
</item>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[Uzaydaki Mesafeler Allah'ın İlmiyle Ölçülendirilmiştir]]></title>
<description><![CDATA[Gök cisimlerinin uzaydaki dağılımı ve aralarındaki devasa boşluklar Dünya'da canlı hayatının var olabilmesi için zorunludur. Gök cisimleri arasındaki mesafeler Dünya'daki yaşamı destekleyecek biçimde pek çok evrensel güçle uyumlu bir hesap içinde düzenlenmiştir.
<br>
<br>Dünya gezegeni, bildiğimiz gibi Güneş Sistemi'nin bir parçasıdır. Bu sistem, evrenin içindeki diğer yıldızlara göre orta küçüklükte bir yıldız olan Güneş'in etrafında dönmekte olan dokuz gezegenden ve onların elli dört uydusundan oluşur. Dünya, sistemde Güneş'e en yakın üçüncü gezegendir.
<br>
<br>Önce bu sistemin büyüklüğünü kavramaya çalışalım. Güneş'in çapı, Dünya'nın çapının 103 katı kadardır. Bunu bir benzetmeyle açıklayalım; eğer çapı 12.200 km. olan Dünya'yı bir misket büyüklüğüne getirirsek, Güneş de bildiğimiz futbol toplarının iki katı kadar büyüklükte yuvarlak bir küre haline gelir. Ama asıl ilginç olan, aradaki mesafedir. Gerçeklere uygun bir model kurmamız için, misket büyüklüğündeki Dünya ile top büyüklüğündeki Güneş'in arasını yaklaşık 280 metre yapmamız gerekir. Güneş Sistemi'nin en dışında bulunan gezegenleri ise kilometrelerce öteye taşımamız gerekecektir.
<br>
<br>Ancak bu kadar dev bir boyuta sahip olan Güneş Sistemi, içinde bulunduğu Samanyolu galaksisine oranla oldukça mütevazıdır. Çünkü Samanyolu galaksisinin içinde, Güneş gibi ve çoğu ondan daha büyük olmak üzere yaklaşık 250 milyar yıldız vardır. Bu yıldızların içinde Güneş'e en yakın olanı Alpha Centauri'dir. Eğer Alpha Centauri'yi az önce yaptığımız ölçeğe, yani Dünya'nın misket büyüklüğünde olduğu ve Güneş ile Dünya'nın arasının 280 metre tuttuğu ölçeğe yerleştirirsek, onu Güneş'in 78 bin kilometre uzağına koymamız gerekir!
<br>
<br>Modeli biraz daha küçültelim. Dünya'yı gözle zor görülen bir toz zerresi kadar yapalım. O zaman Güneş ceviz büyüklüğünde olacak ve Dünya'ya üç metre mesafede yer alacaktır. Bu ölçek içinde Alpha Centauri'yi ise Güneş'ten 640 kilometre uzağa koymamız gerekir. Samanyolu galaksisi, işte aralarında bu denli inanılmaz mesafeler bulunan 250 milyar yıldızı barındırır. Spiral şeklindeki bu galaksinin kollarının birinde, bizim Güneşimiz yer almaktadır.
<br>
<br>Ancak ilginç olan, Samanyolu galaksisinin de uzayın geneli düşünüldüğünde çok "küçük" bir yer oluşudur. Çünkü uzayda başka galaksiler de vardır, hem de tahminlere göre, yaklaşık 300 milyar kadar! Bu galaksilerin arasındaki boşluklar ise, Güneş ile Alpha Centauri arasındaki boşluğun milyonlarca katı kadardır.
<br>
<br>Gök cisimlerinin birbirlerine olan uzaklıklarındaki mucize
<br>
<br>Gök cisimlerinin uzaydaki dağılımı ve aralarındaki bu devasa boşluklar Dünya'da canlı hayatının var olabilmesi için zorunludur.(www.Allahvar.com) Bu mesafeler gezegenlerin yörüngelerini hatta varlıklarını doğrudan etkiler. Mesafeler biraz daha az olsaydı, yıldızlar arası kütle çekim güçleri gezegenlerin yörüngelerini kararsız hale getirecekti. Bu kararsızlık ise gezegenlerde çok uç sıcaklık değişimlerine yol açacaktı. Eğer uzaklıklar biraz daha fazla olsaydı, süpernovalarla uzaya fırlatılan ağır elementlerin dağılımı çok seyrek olacak ve Dünya gibi dağlık gezegenler oluşamayacaktı. Yıldızlar arasındaki şu an var olan boşluklar bizimki gibi bir gezegen sisteminin var olabilmesi için en ideal mesafeye sahiptir. (<a href="http://www.evreninyaratilisi.com" class="SidesTableText" target="_blank">www.evreninyaratilisi.com</a>)
<br>
<br>Ünlü biyokimya profesörü Michael Denton da, "Nature's Destiny" (Doğanın Kaderi) adlı kitabında şöyle yazar:
<br>
<br><i>Süpernovalar ve aslında bütün yıldızlar arasındaki mesafeler çok kritik bir konudur. Galaksimizde yıldızların birbirlerine ortalama uzaklıkları 30 milyon mildir. Eğer bu mesafe biraz daha az olsaydı, gezegenlerin yörüngeleri istikrarsız hale gelirdi. Eğer biraz daha fazla olsaydı, bir süpernova tarafından dağıtılan madde o kadar dağınık hale gelecekti ki, bizimkine benzer gezegen sistemleri büyük olasılıkla asla oluşamayacaktı. Eğer evren yaşam için uygun bir mekan olacaksa, süpernova patlamaları çok belirli bir oranda gerçekleşmeli ve bu patlamalar ile diğer tüm yıldızlar arasındaki uzaklık, çok belirli bir uzaklık olmalıdır. Bu uzaklık, şu an zaten var olan uzaklıktır.1</i>
<br>
<br>Prof. George Greenstein da bu akıl almaz büyüklükle ilgili, The Symbiotic Universe (Simbiyotik Evren) adlı kitabında şöyle yazar:
<br>
<br><i>Eğer yıldızlar birbirlerine biraz daha yakın olsalar, astrofizik çok da farklı olmazdı. Yıldızlarda, nebulalarda ve diğer gök cisimlerinde süregiden temel fiziksel işlemlerde hiçbir değişim gerçekleşmezdi. Uzak bir noktadan bakıldığında, galaksimizin görünüşü de şimdikiyle aynı olurdu. Tek fark, gece çimler üzerine uzanıp da izlediğim gökyüzünde çok daha fazla sayıda yıldız bulunması olurdu. Ama pardon, evet; bir fark daha olurdu: Bu manzarayı seyredecek olan "ben" olmazdım... Uzaydaki bu devasa boşluk, bizim varlığımızın bir ön şartıdır.2</i> (<a href="http://www.harunyahya.org" class="SidesTableText" target="_blank">www.harunyahya.org</a>)
<br>
<br>Greenstein bunun nedenini de açıklar; uzaydaki büyük boşluklar, bazı fiziksel değişkenlerin tam insan yaşamına uygun biçimde şekillenmesini sağlamaktadır. Ayrıca Dünya'nın, uzay boşluğunda gezinen dev gök cisimleriyle çarpışmasını engelleyen etken de, evrendeki gök cisimlerinin arasının bu denli büyük boşluklarla dolu oluşudur.
<br>
<br>Kısacası evrendeki gök cisimlerinin dağılımı, insanın yaşamı için tam olması gereken ölçülerdedir. Dev boşluklar, rastgele ortaya çıkmamışlardır; amaçlı bir yaratılışın sonucudurlar. (<a href="http://www.imanhakikatleri.com" class="SidesTableText" target="_blank">www.imanhakikatleri.com</a>)
<br>
<br>Sonsuz hikmet sahibi olan Allah, Kuran'da, göklerin ve yerin bir amaçla yaratıldığını pek çok ayetle bildirmiştir:
<br>
<br><b>Biz, gökleri, yeri ve her ikisinin arasındakilerini hakkın dışında (herhangi bir amaçla) yaratmadık. Hiç şüphesiz o saat de yaklaşarak-gelmektedir; öyleyse (onlara karşı) güzel davranışlarla davran. (Hicr Suresi, 85)
<br>
<br>Biz, gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları bir 'oyun ve oyalanma konusu' olsun diye yaratmadık. Biz onları yalnızca hak ile yarattık. Ancak onların çoğu bilmezler. (Duhan Suresi, 38-39)</b>
<br> 
<br>
<br>1) Michael Denton, Nature's Destiny, s. 11.
<br>2) George Greenstein, The Symbiotic Universe. New York: William Morrow, 1988, s. 21 4) 5)]]></description>
<pubDate>2011-12-07</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=23690</link>
</item>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[ Elektrik Akımı Üreten Hücreler ]]></title>
<description><![CDATA[İnsan vücudundaki bir çok mucizevi yapıdan biri de sindirim sistemidir. Sistem içindeki organellerin olağanüstü özellikleri vardır. Sindirim sisteminin diğer sistemlerle olan uyumu, birbirleri arasında kurmuş oldukları iletişim bunlardan biridir. Örneğin sindirim sistemi, dolaşım sistemi ile tam bir uyum içinde olmak zorundadır, çünkü sindirilen besinlerin kan yoluyla, hücrelere taşınması gerekir. Sindirim sistemi ayrıca hormonlarla da çok iyi iletişim halindedir. Vücuda hangi maddelerin gerektiği beyin tarafından belirlenir ve sindirim sistemine ne yapması gerektiği hormonlarla bildirilir. Bu iletişim sisteminin kusursuz işlemesi için, hormonların nereye hangi emri ulaştırmaları gerektiğini akıl etmeleri, sindirim sisteminin de hormonların dilinden anlaması ve verilen emre göre organize olmaları gerekir.
<br>
<br>Sindirim sistemi birçok bölümden oluşur ve bu bölümlerin hepsinin çok farklı mekanizmaları vardır. Besinlerin sindirim kanalı boyunca ilerlemesini sağlayan mekanizmalar buna bir örnektir. İstem dışı düz kasların ritmik kasılmaları sayesinde besinler tek yönlü bir hareketle ileriye doğru giderler. Ancak burada merak konusu olan, besinlerin neden hep ileriye doğru hareket ettikleridir. Kanada'daki MakMaster Üniversitesi'nden bir ekip, bu tek yönlü hareketi sağlayan hücreleri araştırdılar. Çalışmalarında sindirim kanalı boyunca yerleştirdikleri mikroelektrodları kullandılar. Bu mikroelektrodlar "Cajal Hücreleri" adını verdikleri bazı hücrelerin sürekli ve düzenli bir elektrik akımı oluşturduğunu saptadı. İşte bağırsak çeperindeki halka biçimli kasların peşpeşe kasılmasını sağlayan, bu tek yönlü hücrelerin oluşturduğu elektrik akımıydı. Ancak bu mekanizmanın kusursuz işlemesi için sadece elektrik akımının oluşturulması da yeterli değildir. Aynı zamanda akımın hatasız bir ritmle oluşturulması da gerekir. Bu hücreler, bu nedenle bağırsaklarda bir ağ oluşturmuşlardır. Bu ağ onların aynı ritmle elektrik akımını boşaltmalarını sağlar. (Science et Vie, Eylül 1998)
<br>
<br>İşte bu kusursuz mekanizma sayesinde yediklerimiz midemizde kalır ve vücudumuz için faydalı hale dönüştürülür. Eğer tek yönlü hareket sağlayan hücrelerin oluşturduğu ritmik elektriksel akımlar olmasaydı, bağırsaklardaki kaslar uyumlu bir şekilde kasılmazdı. Bu da yediğimiz besinlerin ileriye doğru hareket etmek yerine tekrar ağzımıza geri gelmelerine neden olabilirdi. Ancak biz hastalık durumu haricinde böyle sıkıntı verici bir durumu hiçbir zaman yaşamayız. Hatta böyle bir ihtimal olabileceği aklımıza dahi gelmez. Bu örnekte de görüldüğü gibi Allah'ın vücudumuzda yarattığı sistem her yönden kusursuzdur. Bu nimet sayesinde rahatlıkla yaşantımızı sürdürebiliriz.
<br>
<br>İnsan vücudunda hormonlar nereye hangi emri ulaştırmaları gerektiğini bilir, sindirim sistemi de hormonların kendilerine emirleri ilettiği dili bilir. Bu konu bile bize, insanın tesadüfler sonucu oluşamayacağını açıkça kanıtlar.]]></description>
<pubDate>2011-12-02</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=23686</link>
</item>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[Gaflet Halinden Kaçınmak ]]></title>
<description><![CDATA[Gaflet hali, kişinin, Allah'ın ve ahiretin varlığından habersiz olması ya da haberi olduğu halde bu bilginin gerektirdiği bilinç ve sorumluluğu, davranış şeklini göstermeyerek, kayıtsız ve umursuz bir tutum içinde bulunmasıdır. Gaflet hali kimi zaman iman eden bir kimse için kısa süreli, geçici bir unutkanlık ya da dalgınlık şeklinde olabildiği gibi kimi zaman da Allah'a iman etmeyen ya da O'na ortak koşanlarda olduğu gibi tüm yaşamlarını ve yaşamlarının her ayrıntısını kaplayacak derecede derin olabilir.
<br>
<br>Dünya üzerinde pek çok insan, yaratılış amacını düşünmeden, nefsinin arzularıyla oyalanıp boş ve yararsız işlerle uğraşarak şuursuzca yaşamını sürdürür. "Gününü gün etme" mantığıyla, sadece dünyadaki nimetlerin en iyisine ve en fazlasına sahip olmayı hedefler. Onun için önemli olan, "dünyaya bir daha mı geleceğiz" düşüncesiyle bu zamanı en iyi şekilde değerlendirmektir. Bu yüzden de yaşadığı zaman dilimine sadece, kendince en fazla zevki ve eğlenceyi sığdırmaya çalışır. Öleceğini bilir, ancak öldükten sonra kendisini bekleyen ebedi azaptan habersizdir ya da Allah'ın üstün gücünü kavrayamadığı için bu azabın şiddetini düşünmez. Oysa bu azabın şiddeti Kuran'ın pek çok ayetinde tarif edilmektedir. (Detaylı bilgi için bakınız, <u>Harun Yahya, Ölüm-Kıyamet-Cehennem</u>, Kültür Yayıncılık) Bu ayetlerden bazıları şöyledir:
<br>
<br><b>"... O zulmedenler, azaba uğrayacakları zaman, muhakkak bütün kuvvetin tümüyle Allah'ın olduğunu ve Allah'ın vereceği azabın gerçekten şiddetli olduğunu bir bilselerdi." (Bakara Suresi, 165)
<br>
<br>"Artık o gün hiç kimse (Allah'ın) vereceği azab gibi azablandıramaz. Onun vuracağı bağı hiç kimse vuramaz." (Fecr Suresi, 25-26)</b>
<br>
<br>Gaflet içindeki insanların çoğu Allah'ın varlığını bilir, ancak O'na kesin bir bilgiyle iman etmez, teslim olmazlar. Bu nedenle de hayatlarındaki her zorlu ve sıkıntılı olayda, tevekkülsüzlüklerinden dolayı derin bir acı ve üzüntü duyarlar. En küçük sıkıntıların bile, hayatlarını alt üst etmeye yettiği bu kimseler toplumda karamsar, mutsuz ve bunalım içindeki insan tiplerini oluştururlar.
<br>
<br>Oldukça boş ve yararsız işlerle geçirdikleri uzun zamanları "yoğunluk", "meşguliyet" olarak nitelendirirler. Bu "boş yoğunlukları" nedeniyle de kendilerini önemli ve yeterli hissederler. Oysa bu yoğunluk, gaflet içindeki insanın şuursuzluğunu körükleyen boş bir oyalanmadan başka bir şey değildir. İnkar edenlerin boş oyalanmalarını Allah ayetlerde şöyle tarif eder:
<br>
<br><b>"O inkâr edenler Müslüman olmayı nice kereler dileyecekler. Onları bırak; yesinler, yararlansınlar ve onları (boş) emel oyalayadursun. İlerde bileceklerdir." (Hicr Suresi, 2-3)</b>
<br>
<br>Gaflet, Allah'ı ve ahiret gününü unutmuş insanları çepeçevre sarmış sinsi bir hastalık gibidir. Bu, insanın zihnini uyuşturan, aklını örten bir hastalıktır. Bu uyuşukluk ve şuursuzluk içinde insan kendisini kuşatan ve bekleyen gerçeklerin farkına varamaz. Bu nedenle gaflet halindeki insanlar görebilme, duyabilme gibi duyulara sahip olmalarına rağmen, gördüklerini ve duyduklarını değerlendirme, muhakeme etme yeteneğini kaybetmişlerdir. Çünkü kendilerini saran gaflet akıllarını örtmüştür. Gaflet içindeki insanlar tüm zamanlarını nefislerinin sınırsız isteklerini tatmin etmek için sarf ederler, başka bir şey düşünmezler. İstek ve tutkularını, tüm benliklerini adadıkları birer ilah edinmişlerdir. Onların durumunu Allah Kuran'da şöyle bildirir:
<br>
<br><b>"Kendi istek ve tutkularını (hevasını) ilah edineni gördün mü? Şimdi ona karşı sen mi vekil olacaksın? Yoksa sen, onların çoğunu (söz) işitir ya da aklını kullanır mı sayıyorsun? Onlar, ancak hayvanlar gibidirler; hayır, onlar yol bakımından daha şaşkın (ve aşağı) dırlar." (Furkan Suresi, 43-44)</b>
<br>
<br>Gafletin önemli özelliklerinden biri de kişinin gerçeklerden uzaklaşıp hayal dünyasında yaşamasıdır. Örneğin gençler, sürekli gelecekle ilgili hayaller kurarlar ve zihinlerini yalnızca bununla meşgul ederler. Kurulan hayaller sonucunda da sanki bu hayaller gerçekmiş gibi mutluluk duyarlar. İleriki yaşlarda ise insanlar daha sınırlı hayaller kurarak, daha çok hatıralarıyla zaman geçirir ve bunlarla yaşarlar. Çok kısa bir zaman içinde yakınlarına anlatacak pek çok anı bulabilir ve bunları dile getirirken o anki heyecan veya hüznü adeta yeniden duyarlar.
<br>
<br>Görüldüğü gibi gaflet içindeki insanların zihinleri, hayaller ve hatıralarla yoğun bir şekilde meşguldür. Ama asıl düşünülmesi gereken ahiret günü, cennet ve cehennem gibi gerçekleri göz ardı ederler. Bu insanlar ne fikirlerinde ne de kalplerinde Allah ile bağlantı halinde değildirler. Gafil insan, gerçekleri, hayaller ve hatıralar arasında yalnızca istenmeyen, puslu ve karanlık bir kare olarak algılar ve gerçekler bir an aklına geldiğinde bunları düşünmekten vazgeçip hemen kendince toz pembe düşlerine geri döner.
<br>
<br>Gaflet, gözleri bozuk olan bir insanın, nesneleri ve insanları yalnızca puslu ya da karmaşık şekillerden ibaret görmesi gibidir. Bu durumdaki insan, gördükleri hakkında detaylı bir bilgiye sahip olamaz. Ancak gözlük taktığında, görüntü netleşir ve herşeyi en ince ayrıntısına kadar görebilir. Artık görüntüdeki netlik sayesinde, gözlükler olmadığında ne kadar az gördüğünün, hatta göremediğinin tam olarak farkına varacaktır.
<br>
<br>Gaflet içindeki bir insan için de benzer -ancak çok daha ciddi ve önemli- bir algı eksikliği söz konusudur. Gaflet içindeyken insanın Allah'ın varlığını, üstün izzet ve şerefini gereği gibi takdir edebilmesi mümkün değildir. Ancak samimi bir şekilde kalben Allah'a yöneldiği, dua ettiği, tefekkür ettiği ve Allah'ın sınırlarına riayet ettiği zaman içinde bulunduğu gafletin boyutlarının farkına varacaktır. Bunun sonucunda ise, gafletin neden olduğu kavrama bozukluğu Allah'ın izniyle kalkacak, gerçekleri açık ve net bir biçimde görüp kavrayacaktır.]]></description>
<pubDate>2011-12-02</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=23687</link>
</item>

<item>
<category>Adnan Oktar Anlatıyor</category>
<title><![CDATA[Harun Yahya Kitapları İngiltere Okullarını Fethetti]]></title>
<description><![CDATA[<a href="http://harunyahya.net/V2/Lang/tr/Pg/WorkDetail/Number/23704 " class="SidesTableText"><b>Sayın Adnan Oktar'ın 28 Kasım 2011 Tarihli A9 TV Röportajından</b></a>]]></description>
<pubDate>2011-11-28</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=23716</link>
</item>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[Beyni Koruyan Kafatası ]]></title>
<description><![CDATA[Kafatası beyni çevreleyen ve son derece güçlü bir koruma sağlayan kemikten bir zırhtır. 8 ayrı kemiğin birleşmesiyle oluşan kafatasında kendine özgü bir tasarım söz konusudur.
<br>
<br>Kafatasında yer alan kemiklerin birleşim noktaları, diğer kemiklerden daha farklı olarak girintili çıkıntılı bir yapıya sahiptir. Çünkü kafatası kemiklerinin birleşim noktaları birbirlerine oturabilecek şekilde tasarlanmıştır.
<br>
<br>Yetişkin bir insanda oldukça sert ve güçlü bir yapıya sahip olan kafatası, yeni doğmuş bir bebekte çok farklı bir yapıya sahip olarak karşımıza çıkmaktadır. Anne karnından çıkan bir bebeğin kafatası henüz kemik halini almamış, yumuşak bir yapıdadır. Ayrıca kafatasını oluşturan 8 kemik birbirlerine tam oturmamıştır. Kemiklerin birleşim noktaları arasında boşluklar vardır. İlk bakışta bebeğin sağlığı açısından bir dezavantaj gibi görünen bu durum, aslında doğum sırasında bebeğin hayatını kurtaran önemli bir özelliktir. Eğer kafatası tam olarak kemiksi sert bir yapıda olsaydı ve arada boşluklar olmasaydı, doğum anında bebeğin kafasının ezilme ihtimali çok yüksek olacaktı. Fakat bebeklerde kafatası kemiklerini oluşturan kıkırdaksı yumuşak yapıdan dolayı kemikler bir esneklik kazanarak, eğilme ve bükülme özelliği taşımaktadırlar. Ancak sadece esneme tabii ki yetersizdir.
<br>
<br>Kafatasının esneyebilmesi için bir de alana ihtiyaç vardır. İşte bu alan da doğum sırasında henüz tam olarak kapanmamış olan kafatası aralığıdır. Kafatası kemikleri sıkışarak aradaki bu boşluğu doldurur, hatta birbirlerinin üzerine doğru çıkarlar ve kafanın hacmi küçülür. Böylece bebek, baş hacminin yarısı kadar olan doğum kanalından geçerek sağlıklı doğar.
<br>
<br>Ya bunlardan biri olmasaydı? Mesela kafatası kemikleri yine esnek olsaydı da arada boşluk olmasaydı?... Ya da tam tersi olsaydı, yani kemiklerin arasında boşluk olsaydı, ancak kemikler esnek olmasaydı?. Her iki durumda da bebeğin beyni büyük hasar görürdü. Yani doğum anında bu iki özelliğin de birarada bulunması şarttır. Fakat burada unutulmaması gereken çok önemli bir detay daha vardır: Anne vücudundaki leğen kemikleri.
<br>
<br>Hamile kadınlarda leğen kemikleri, hamileliğin son aylarına doğru gevşer ve birbirlerinden biraz ayrılır. Bu son derece önemli bir ayrıntıdır, çünkü bu gevşeme sayesinde bebek, başı ezilmeden doğabilir.
<br>
<br>İnsan vücudundaki her özellik insanın sağlığını korumak ve zarar görmesini engellemek için tasarlanmıştır. Burada da açıkça görülen planın ve bu plan dahilinde gerçekleşen tasarımın nasıl ortaya çıktığı sorusunun tek bir cevabı vardır: Bu benzersiz tasarım evrendeki herşeyi yaratmış ve belirli bir düzene koymuş olan Allah'a aittir.
<br>
<br>Allah çok üstün bir aklın sahibidir. Allah'ın sonsuz aklını görebilen ve bundan sonuç çıkarabilen kimseler gerçek kurtuluşa ulaşacaklardır. İnsana düşen Allah'ın yarattığı bu gibi nimetleri görebilmek ve buna şükretmektir. Allah bir ayetinde şöyle buyurmaktadır:
<br>
<br><b>"Şüphesiz Allah, insanlara karşı büyük ihsan (fazl) sahibidir, ancak onların çoğu şükretmezler." (Yunus Suresi, 60)</b>]]></description>
<pubDate>2011-11-22</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=23601</link>
</item>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[Atmosferdeki İdeal Oranlar ]]></title>
<description><![CDATA[Dünya'nın atmosferi, yaşam için gerekli son derece özel şartların biraraya gelmesiyle tasarlanmış olağanüstü bir karışımdır. Dünya atmosferi, % 77 azot, % 21 oksijen ve % 1 oranında karbondioksit ve argon gibi diğer gazların karışımından oluşur.
<br>
<br>Bu gazların en önemlisi olan oksijendir, çünkü insanların ve hayvanların enerji elde etmek için kullandıkları çoğu kimyasal reaksiyon oksijen sayesinde gerçekleşir. Soluduğumuz havadaki oksijen oranının, son derece hassas dengelere dayalı olması çok ilginçtir. Dünyaca ünlü bilim adamı Michael Denton, bu konuya şöyle dikkat çekmektedir:
<br>
<br>"Atmosferimiz daha fazla oksijen içerebilir ve buna rağmen hayatı destekleyebilir miydi? Hayır! Oksijen çok reaktif bir elementtir. Şu anda atmosferde bulunan oksijenin oranı, yani yüzde 21, yaşamın güvenliği için aşılmaması gereken sınırların tam ideal noktasındadır. Yüzde 21'in üzerine artan her yüzde birlik oksijen oranı, bir yıldırımın orman yangını başlatma olasılığını %70 artıracaktır."
<br>
<br>İngiliz biyokimyacı James Lovelock ise bu kritik dengeyi şu şekilde ifade etmektedir:
<br>
<br>"Yüzde 25'lik bir oksijen oranının daha yukarısında, şu anda besin olarak kullandığımız bitki türlerinin çoğu, tüm tropik ormanları ve arktik tundraları yok edecek olan dev yangınlarda yok olurdu... Atmosferin şu anki oksijen oranı, tehlikenin ve yararın çok iyi bir biçimde dengelendiği bir rakamdadır."
<br>
<br>Atmosferdeki oksijen oranının dengede kalması da, mükemmel bir "geri dönüşüm" sistemi sayesinde gerçekleşir. İnsanlar ve hayvanlar devamlı olarak oksijen tüketirler ve kendileri için zehirli olan karbondioksiti üretirler. Bitkiler ise bu işlemin tam tersini gerçekleştirir ve karbondioksiti hayat verici oksijene çevirerek canlılığın devamını sağlarlar. Her gün bitkiler tarafından milyarlarca ton oksijen bu şekilde üretilerek atmosfere salınır. (<a href="http://www.evreninyaratilisi.com" class="SidesTableText" target="_blank">www.evreninyaratilisi.com</a>)
<br>
<br>Bitkiler, insanlar ve hayvanlar, eğer aynı reaksiyonu gerçekleştirselerdi, dünya çok kısa sürede yaşanılmaz bir gezegene dönüşürdü. Örneğin tüm canlılar oksijen üretselerdi, atmosfer kısa sürede "yanıcı" bir özellik kazanacak ve en ufak bir kıvılcım dev yangınlar çıkaracaktı. Sonunda da dünya dev bir "tüp patlaması" gibi bir patlamayla yanarak kavrulacaktı. Öte yandan, tüm canlılar karbondioksit üretseydi, bu kez atmosferdeki oksijen hızla tükenecek ve bir süre sonra canlılar nefes almalarına rağmen "boğularak" toplu halde ölmeye başlayacaktı.
<br>
<br>Allah canlılığın dengesini öylesine kusursuz bir sistemle kurmuştur ki, atmosferdeki oksijen oranı bu sayede canlılık için en ideal olan oranda durmaktadır.
<br>
<br>Ancak Allah canlılığın dengesini son derece kusursuz bir sistemle kurmuştur. İşte bu sayede atmosferdeki hassas oksijen oranı, canlılık için en ideal olan oranda durmaktadır. Bu oran, ünlü bilimadamı Lovelock'ın ifadesiyle "tehlikenin ve yararın çok iyi bir biçimde dengelendiği bir rakam"dır.
<br>
<br>Karbondioksit Güneş'ten gelen ışınlardan bir kısmının yeryüzünden yansıyıp uzaya kaçmalarına engel olur ve böylece Dünya'nın sıcaklığının korunmasını sağlar.
<br>
<br>Atmosferdeki gazların karışımı, yaşayan canlılar için çok hassas bir dengededir; her bir gaz doğru oranda ve doğru miktarda bulunur. Örneğin solunum sırasında bizler için zararlı olan karbondioksit bile aslında çok çok önemlidir. Zira bu gaz Güneş'ten gelen ışınlardan bir kısmının yeryüzünden yansıyıp uzaya kaçmalarına engel olur ve böylece Dünya'nın sıcaklığının korunmasını sağlar. Atmosferi oluşturan bu gazların oranları Dünya'da meydana gelen biyolojik ve tektonik işlemler sayesinde devamlı olarak dengede tutulur. Bu dengenin binlerce yıldır korunması ve canlıların ihtiyaç duyduğu şekilde muhafaza edilmesi de yine bir düzeni ve dolayısıyla bu düzeni kusursuzca var eden Allah'ın varlığını göstermektedir. Allah Kuran'da şöyle buyurmuştur:
<br>
<br><b>"O Allah ki, yaratandır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, 'şekil ve suret' verendir. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O'nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakimdir." ( Haşr Suresi,24)</b>]]></description>
<pubDate>2011-11-22</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=23608</link>
</item>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[Bukalemundaki Harika Tasarım ]]></title>
<description><![CDATA[Bukalemunların bulundukları ortama göre renk değiştirebilmeleri görülmeye değer bir olaydır. Zira bukalemun öylesine üstün bir kamuflaj yeteneğine sahiptir ki, bu işi yapmaktaki çabukluğu ile insanı hayrete düşürür.
<br>
<br>Bukalemun, derisinin altındaki kırmızı ve sarı renk taşıyıcıları, mavi ve beyaz yansıtıcı tabakayı ve en önemlisi de rengini koyulaştıran "kramotofor" hücrelerini büyük bir ustalıkla kullanabilir. Örneğin bir bukalemunu sapsarı bir ortama koyduğunuzda vücudunun renginin de hızla sarı renge dönüştüğünü ve ortama uyum sağladığını görürsünüz. Üstelik bukalemun sadece tek bir renge değil alacalı renklere de tam bir uyum gösterebilmektedir. Bunu başarabilmesinin sırrı ise bu usta kamuflajcının derisinin altındaki renk hücrelerinin boyutça büyümeleri ve hızla yer değiştirerek bulundukları yere uyum göstermeleridir. Bugün bilim adamları bukalemunlara bakarak renk değiştirebilen ürünler tasarlamaya çalışmaktadırlar.
<br>
<br>Peki bukalemun bu son derece mükemmel değişimi kendi kendine yapmış olabilir mi?
<br>
<br>Böyle bir işlemi bukalemunun kendi iradesiyle yaptığını iddia etmek elbette ki akıl dışı olacaktır.Çünkü bir sürüngenin kendi bedeninin görünümünü belirlemesi, hatta görünümünü değiştirecek bir sistemi vücudunun içine yerleştirmesi elbette ki mümkün değildir. Böyle üstün bir yeteneğin tesadüfen oluştuğunu iddia etmek de tamamen tutarsız ve anlamsız bir iddiadır. Doğadaki hiçbir mekanizma böyle kusursuz bir yeteneği oluşturma ve ihtiyacı olan canlıya verme gücüne sahip değildir. Çünkü bu canlının vücudundaki hücrelere, atomlara hakim olan ve bunlar üzerinde dilediği ayarlamayı yapan bir mekanizma doğada mevcut değildir.
<br>
<br>Bukalemunları da yeryüzündeki diğer tüm canlılar gibi Allah yaratmıştır. Allah yaratma sanatındaki benzersizliğini bize bukalemunda da göstermektedir. Allah üstün ve güçlü olandır.
<br>
<br><b>"Göklerde ve yerde olanların tümü Allah'ı tesbih etmiştir. O, üstün ve güçlü (aziz) olandır, hüküm ve hikmet sahibidir. Göklerin ve yerin mülkü O'nundur. Diriltir ve öldürür. O, her şeye güç yetirendir." (Hadid Suresi, 1-2)</b>]]></description>
<pubDate>2011-11-22</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=23609</link>
</item>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[Kalbin Kendini Onarma Özelliğini Ortaya Çıkaran Protein: Timosin Beta-4]]></title>
<description><![CDATA[Kalp, bedendeki tüm mucizevi sistemlerden ayrı olarak, tek başına, kusursuz yaratılışın en güzel örneklerinden biridir. “İnsanı yaşatabilecek” benzer bir mekanizma tüm bilimsel gelişmelere rağmen asla yapılamamıştır. Kalp; kendisini oluşturan hücreleri, özel kapakçık sistemleri ve bunların açılma ve kapanma düzenleri ile son derece kompleks ve özel sistemlere sahip bir organdır. Yaptığı işin benzerini yapabilecek bir organ yoktur. 
<br>
<br><li>Bu organın işleyişinde herhangi bir bozukluk olursa ne olur?
<br>
<br><li>Kalp krizi sonrasında kalp kendini tekrar nasıl onarabilir? 
<br>
<br><li>Timosin Beta-4 (TB4) molekülünün kalbin onarılmasındaki işlevi nedir? 
<br>
<br>Henüz yaratılışı üzerinden 22 gün geçmiş olmasına rağmen, ceninin sol yanında küçük bir hücre topluluğu hareket etmeye başlar. Artık bu hücre topluluğu uzunca bir süre hiç durmayacaktır. Asla yorulmayacaktır. Dakikada yaklaşık 70 kere, bir yılda yaklaşık 35 milyon kere, ortalama bir ömür boyunca ise 2 trilyon kere atacaktır. Tüm hayatı boyunca yaklaşık 227 milyon litre kan pompalayacaktır. Hiç yorulmadan kan damarları aracılığı ile tüm organları besleyecektir. Kalp, Allah dilediği için her bedende görevini mükemmel bir şekilde yerine getirir, her an, her yaptığı işte Rabbimiz’in gözetimi altındadır. İnsan vücudunda detay sanatını sergileyen Allah bir ayetinde bu gerçeği şu şekilde bildirir: 
<br>
<br><b>“Allah, sizi annelerinizin karnından hiçbir şey bilmezken çıkardı ve umulur ki şükredersiniz diye işitme, görme (duyularını) ve gönüller verdi.”</b> (Nahl Suresi, 78)
<br>
<br>Yaşamın temeli  olan bu organ aynı zamanda kendisini beslemek için de kan kullanır. Ancak, Rabbimiz, insanlara acizliklerini hatırlatmak için bazen kalbi besleyen damarları; kolesterol (kan yağları), diğer yağlar, kalsiyum ve kandaki bazı maddelerin birleşerek oluşturdukları tabakalar (plaklar) gibi sebeplerle daraltabilir. Bu durumda kalbin kendini besleyen damarları (koroner arterler) dolaşım bozukluğuna neden olur ve koroner yetersizlik meydana gelir. Damarların daralmaları zaman içinde tam bir tıkanıklığa dönüştüğünde ise şiddetli göğüs ağrısıyla birlikte kalp krizi oluşur. Bu rahatsızlık büyük çoğunlukla ölümle sonuçlanır, ancak bazen  kriz geçiren kişi kurtulur. Fakat kalp geçirdiği bu rahatsızlık nedeniyle  zarar görür. 
<br>
<br>Son yıllarda yapılan çalışmalar Yüce Allah’ın kulları üzerindeki rahmetini ve şefkatini bir kez daha göstermiştir. Çünkü kalbin çocuklardaki gelişim sürecinde ürettiği bir protein, zarar görmüş kalp hücrelerinin onarılmasını ve kalbi besleyen damarların sayısının artmasını sağlamaktadır.  
<br>
<br><b>Kalbin Onarıcı Gücü: Timosin Beta-4</b>
<br>
<br>Kalp krizi esnasında kalbe kan akışının aniden durmasıyla kalp hücreleri ölür ve kalpte onarılması mümkün olmayan zararlar meydana gelir. Kalpte  ortaya çıkan bu tahribatla, hasta bundan sonraki hayatına yaşam kalitesi düşmüş olarak devam eder. 
<br>
<br>Kısa bir süre öncesine kadar, diğer organların aksine kalbin kendisini yenileme yeteneğine sahip olmadığı zannediliyordu. Ancak, günümüzde, bu zararın aslında vücut tarafından telafi edilebileceği  anlaşılmıştır. Çocuklarda kalbin gelişiminde anahtar rol oynayan timosin beta 4 (TB4) adlı protein, yetişkinlerin kalbinde ‘’uykudaki’’ kök hücreleri uyandırır. Birçok canlının dokularında bulunan α 1 ve β 4 olmak üzere iki tipi bulunan timosin adlı bu küçük proteinler vücuttaki hücreleri yeniden programlama özelliğine sahiptirler. Günümüzde ilaç olarak verilen bu protein, kök hücrelere kalbin onarılmasıyla ilgili bir kod yollar. Böylece başka tedaviye gerek kalmadan kalp kendi kendini tedavi eder. İlaç şeklinde verilen bu protein, kök hücrelerinin kalp ve damar hücrelerine dönüşmesini sağlayarak kalbin performansını %25’e varan oranda arttırır, zarar görmüş kalp hücrelerini onarır ve kalbi besleyen damarların artmasını, kasların da kendi kendilerini onarmasını sağlar.
<br>
<br><b>Herşeyin Yaratıcısı Olan Allah Çok Yücedir</b>
<br>
<br>Vücudumuzda farkına varmadığımız, çoğu zaman da varlığından bile haberdar olmadığımız olaylar, büyük bir düzen içerisinde meydana gelir. Hayatımız için vazgeçilmez olan kalbin atışı kendi irademizle başlattığımız ve devam ettirdiğimiz bir hareket değildir. Kalbimiz Rabbimiz’in mucize olarak yarattığı organlardan biridir. Bu organ, insan henüz anne karnında küçük bir hücre topluluğu iken atmaya başlar ve  hayatı sona erene kadar  kusursuzca görevini yerine getirir. 
<br>
<br>Son yıllarda yapılan araştırmalar, bu mükemmel işleyen organda herhangi bir aksaklık olduğunda bazı proteinlerin devreye girerek kalbi onardığını ortaya koymuştur. Ancak elbette tıp bilgileri olmayan proteinlerin kalpte oluşan zararı tespit edecek, buna karşı tedbir geliştirecek ve bu tedbir ile hayat kurtaracak bir bilinçleri yoktur. Fakat, yeryüzündeki tüm insanlarda, aynı görevi yerine getirmek için hazır bulunmaktadırlar. Bu üstün özelliklere sahip protein ne bir insan aklının ne de hayali evrim sürecinin bir eseri değildir. Bu, yarattığı herşeye bir düzen, intizam ve kusursuzluk veren Allah’ın yaratmasıdır. Allah, varlığı yaratılan her varlığın bütün ihtiyaçlarına yeten (Kafi), kuşatan (Muhit) ve istediğini istediği gibi yapmaya gücü yeten (Kadir)’dir. Ancak Kendisi’ne şükredilen, bütün varlığın diliyle yegane övülen (Hamid)’dir. O, örneksiz olarak yaratan (Bedi)’dir. Kuran’da bu gerçek şu şekilde belirtilir:
<br>
<br><b>“Gökleri ve yeri (bir örnek edinmeksizin) yaratandır. O, bir işin olmasına karar verirse, ona yalnızca “Ol” der, o da hemen oluverir.</b> (Bakara Suresi, 117)
<br>
<br><b>Kalp, Yüce Allah’ın Yarattığı Mükemmel Bir Organdır</b>
<br>
<br><li>Kanı Rahatlıkla Pompalar: Kalp, su, yağ ve proteinin biraraya gelmesiyle oluşan, yumruk büyüklüğünde bir et parçasıdır. Bu et parçası, dünyadaki tüm uzmanların biraraya gelerek bilgisayarlar ile meydana getirecekleri en teknolojik pompadan bile daha mükemmel ve kusursuz bir sisteme sahiptir. Bu benzersiz et parçası, kanı 3 metre kadar yukarı fırlatabilecek muazzam bir güce sahiptir. 
<br>
<br><li>Oksijen İhtiyacını Tespit Eder: Kalp vücudun gereksinim duyduğu oranda kanı tespit edip ihtiyaç oranında kan pompalar. Bu muazzam organ, dinlenme halindeki bir kişide dakikada yalnızca 4-6 litre kan pompalar. Bu miktar o anda bu kişi için yeterlidir. Çünkü vücuttaki hücrelerin bu aşamada fazla miktarda oksijene ihtiyaçları yoktur. Ancak egzersiz yapan bir kişide oksijen ihtiyacı artar. Hücrelere oksijenin daha hızlı biçimde iletilmesi gerekir. Kalp hemen bu ihtiyacı tespit eder ve daha hızlı atmaya başlar. Egzersiz sırasında kalbin dakikada pompaladığı kan miktarı dört ila yedi kat kadar artar.
<br>
<br><li>Yorulan Kasları Destekler: Kalbin çalışması hiç durmadığı gibi, bazı zamanlarda kalp çalışmasını artırır. Koşarken kalp, kan pompalama miktarını saatte 2270 litreye çıkarabilir. Yorulan kaslarımızın ihtiyacı olan miktarda oksijeni sağlamak için çalışma temposunu dakikada 70’den 180 defaya çıkarabilir. Dokulara sağladığı kanı 5 katına yükseltebilir. Diğer kaslarımız yorucu bir hareket yaptığında kalp, daha da hızlanarak bu kaslara destek vermektedir.
<br>
<br><li>Karıncık ve Kulakçıkları Koordine Eder: Kalbin, zamanlaması kusursuz olan bir düzeni vardır. Bu da kalbi oluşturan hücreler arasındaki koordinasyon ve haberleşme ile sağlanır. Burada elbette ilk dikkati çeken Allah’ın ilhamıyla hareket eden hücrelerdeki “akıl”dır. Kalbi oluşturan bu hücreler akımı, kalbin diğer tarafına doğru saniyede yaklaşık 60 cm hızla gönderirler. Sinyal, S.A yumrusu adı verilen bölgeden gönderilmiştir. S.A yumrusunu oluşturan hücrelerin sinyali ürettikleri süre ise saniyenin 14’de biri kadardır. Burada ikinci akımı üreten hücreler bulunur ve A.V. yumrusu adını alırlar. Akım, hızla ilerlerken sırayla iki kulakçığı harekete geçirir ve kan toplamak için bunların kasılmalarını sağlar. Hala ilerlemekte olan elektrik akımı tam karıncık kaslarına ulaşacakken, sağ kulakçık ile sağ karıncık arasındaki kas dokusunda bulunan özel ipliksi hücreler tarafından durdurulurlar. Bu durum, akımın karıncığa ulaşırken gecikmesine neden olur. Akım, saniyede 20 cm hıza düşer ve saniyenin 16’da biri gibi bir sürede iletilmeye başlar. Bu gecikme son derece önemlidir. Bu gecikme nedeni ile karıncıklar kasılmadan, kulakçıklar kendi içlerini kanla doldurmuş ve pompalamak için hazırlanacak fırsat bulabilmişlerdir. Kalbin senkronize hareketinin sırrı budur.]]></description>
<pubDate>2011-11-18</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=23544</link>
</item>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[Okyanus Dalgalarına Direnç Gösteren Bir Canlı:Yassı Deniz Kestanesi]]></title>
<description><![CDATA[Okyanusta oluşan dalgaların önemli özelliklerinden biri kıyıdan aldıkları bir nesneyi, yeni bir dalgayla tekrar kıyıya sürüklemeleri ve bunu üst üste dalgalarla devam ettirmeleridir. Bu nedenle insanlar için bu dev dalgalarda yüzmek ve bu dalgaların vurduğu kıyılarda ayakta durmak mümkün değildir. Dalgaların bu etkisinden kurtulmak içinse belli bir direnç gösterilmesi gerekir. Denizlerde yaşayan deniz kestanelerinin bir türü olan yassı deniz kestaneleri, dalgaların itme ve çekme kuvvetine karşı bu müthiş dirence sahip canlılardır. Çünkü deniz kestaneleri basınç farklarından meydana gelen kaldırma kuvvetini yenmek, diğer taraftan da hızlı akıntıların meydana getirdiği sürüklenme kuvvetini etkisiz hale getirmek için mükemmel bir yaratılışa sahiptir.
<br>
<br>Yüce Allah deniz kestanelerini çok değişik boy ve şekillerde yaratmıştır. Genel olarak deniz kestanelerinin bilinen şekli küredir. Ancak bazı deniz kestaneleri yassı, uzun ve incedir.  Bu, Yüce Allah’ın çeşitlilik ve yaratma sanatına bir örnek oluşturur. Batı Hindistan’da ve Kuzeybatı Amerika’da okyanus kıyılarında yayılış gösteren deniz kestaneleri (Sanddollar) metal paraya benzeyen yassı görünümleri ile deniz tabanını geniş bir şekilde kaplarlar. En önemli özellikleri okyanusun dev dalgaları ve çalkantılı deniz dibine karşı gösterdikleri müthiş dirençtir. Bu canlıların bir kısmı kendini 2-10 mm derine, dalgaların kırıldığı yerlerde ise 20-30 mm derine gömerler. Yoğun okyanus akıntılarına karşı olan kısımlarda ise bedenlerinin 1/3’ünü kuma gömerler ve akıntıya paralel olarak durarak akıntının etkisini azaltırlar. Küçük bir deniz kestanesinin tıpkı sörf yapanlar gibi denizin akıntısı yönünde durarak akıntının etkisini azaltması veya kendilerini kuma gömerek yerlerini sağlamlaştıracaklarını bilmeleri elbette mümkün değildir. Deniz kestanelerinin bir aklı ve yeteneği yoktur, onlara bu şekilde hareket etmelerini ilham eden Allah’tır. Ancak deniz kestanelerini dalgalara karşı dirençli kılan özellikleri sadece bunlarla sınırlı değildir. Rabbimiz deniz kestanelerinin dalgalara karşı direnç göstermeleri için üstün aklının eseri olan pek çok detay yaratmıştır.
<br>
<br><b>Deniz Kestanelerinin Şekli Dalgalara Karşı Koyacak Biçimde Yaratılmıştır</b>
<br>
<br>Alemlerin Rabbi olan Allah deniz kestanelerinin bedeninde önemli özellikler yaratmıştır: 
<br>
<br><li><b>Bedenleri Okyanus Dalgalarında Sürüklenmeyi Engelleyecek Şekildedir: </b>
<br>
<br>Allah deniz kestanelerinin sürüklenmesini önlemek için bu canlıların şeklini yassı fakat ortası hafif kubbeli olarak yaratmıştır.
<br>
<br><li><b>Vücut Şekilleri Suyun Kaldırma Kuvvetini Dengeler:  </b>
<br>
<br>Rabbimiz deniz kestanelerinin bedenlerinde suyun kaldırma kuvvetine karşı dengeleyici bir unsur olarak ağırlık kemeri yaratmıştır.
<br>
<br><li><b>Basınç Farklarını Ortadan Kaldırırlar:  </b>
<br>
<br>Bu canlıların alt yüzeyindeki basınç üst yüzeyindeki basınçtan fazladır. Bu, deniz kestanesinin tutunmasını engelleyen bir güç oluşturur. Basıncı engellemek için Allah deniz kestanelerinin bedeninin alt yüzeyinde kanalcıklar yaratmıştır. Bu kanalcıklar su akışı sağlayarak suyun kaldırma kuvvetini ortadan kaldırırlar.
<br>
<br><li><b>Ağırlıklarını Çevreden Topladıkları Materyallerle Arttıracak Yapısal Özelliğe Sahiptirler:</b>
<br>
<br>Kaldırma kuvvetlerinin etkisini azaltmada bir yöntem de daha ağır olmaktır. Deniz kestanelerinin genç olanları daha hafif olduklarından kolaylıkla sürüklenebilirler. Ağırlıklarını arttırmak için kum tanelerini toplar ve depo ederler. Kum taneleri dışında deniz dibindeki ağır magnetit parçaları da toplarlar. Ayrıca büyüdükçe bedenlerinin alt ve üst yüzeyleri arasında kalsit oluşur.  Üst taraflarındaki gerilmelerin alt tarafa aktarılmasına olanak veren bu madde, aynı zamanda ağırlık kemeri olarak da işlev görür. Bu canlıların kum tanelerinin ağırlıklarını arttıracağını tahmin etmeleri, hatta magnetidin daha ağır olduğunu düşünüp kum taneleri arasından magnetidi seçmeleri, bedenlerinin üst ve alt kısımlarında kalsit birikimi oluşturmaları  kendi akılları ve iradeleri ile gerçekleştirecekleri işlemler değildir. Bu canlılara okyanustaki akıntılara karşı koyabilecekleri tüm bu detayları öğreten Yüce Rabbimiz’dir. Bir ayette şöyle buyrulur:
<br>
<br>“Allah, her şeyin Yaratıcısıdır. O, her şey üzerinde vekildir. Göklerin ve yerin anahtarları O’nundur. Allah’ın ayetlerine (karşı) inkar edenler ise; işte onlar, hüsrana uğrayanlardır.” (Zümer Suresi, 62-63)
<br>
<br><li><b>Bedenlerindeki Kısa Dikenler Akıntılara Karşı Direnç Sağlar: </b>  
<br>
<br>Deniz kestanelerinin tüm bedenini kaplayan yaklaşık 2-3 mm uzunluğundaki dikenler son derece işlevsel özelliklere sahiptir. Kenarlarda olan uzun dikenler yolu açar, bedenin alt kısmındaki dikenlerin yarısına yakın kısmı ise kumu iterek hareketi sağlar. 
<br>
<br><li><b>Deniz Kestanelerinin Diş Benzeri Keskin Yapıları Dipteki Sert Yüzeylere  Tutunmasını Sağlar:</b>
<br>
<br>Bu canlıların diş benzeri yapıları son derece sert ve doğal bir dolgu maddesine sahiptir. Karışık yapılı kalsit kristal katmanlarından oluşan bu oluşum keskinliğini yitirip kırıldığı zaman, hemen altından yeni bir kristalimsi yapı çıkar.
<br>
<br>Yeryüzünde var olan tüm canlılar çoğalmalarından, korunmalarına, beslenme şekillerine kadar sayısız üstün özelliklerle donatılmışlardır. Ancak tüm canlılar gibi deniz kestaneleri de tüm bunları yapabilecek bir bilince veya akla sahip değillerdirler.
<br>
<br>Deniz kestanelerinin sahip olduğu özellikler ve sistemler, üstün bir aklın ve çok büyük bir ilmin açık delillerindendir. Doğanın tamamında sergilenen bu akıl ve mükemmel uyum, evrendeki herşeyin Yaratıcısı olan Allah’a aittir. Allah’ın kusursuz yaratışı bir Kuran ayetinde şöyle bildirilir:
<br>
<br><b>“Gökleri ve yeri (bir örnek edinmeksizin) yaratandır. O, bir işin olmasına karar verirse, ona yalnızca “Ol” der, o da hemen oluverir.”</b> (Bakara Suresi, 117)
<br>
<br><b>Deniz Kestaneleri Yüce Allah’ın  Bedi (Örneksiz Olarak Yaratan) İsminin Tecellilerindendir</b>
<br>
<br>Rabbimiz, deniz kestanelerine deniz altında rahat hareket edebilme, kendilerini savunma ve dev okyanus dalgalarına karşı direnç gösterme gibi ihtiyaçlarına yönelik pek çok yetenek vermiştir. Bu canlı Yüce Allah’ın ilhamı ile insanların yüzmekte ve ayakta durmakta güçlük çektiği dev dalgalara karşı koyabilir, hatta bu dalgalara karşı koyabilmek için çeşitli tedbirler alabilirler.
<br>
<br>Deniz kestanelerinin sahip olduğu bu özellikler, Allah’ın sınırsız ilminin göstergelerindendir. İnsanın çevresinde görebildiği ve göremediği tüm canlıları ve herşeyi Allah örneksiz olarak yaratmıştır. Kainatın, galaksilerin, gezegenlerin, canlıların, hatta tek bir hücrenin olmadığı bir zamanda Yüce Allah’ın dilemesi ve ‘Ol’ demesiyle, atomlardan, moleküllerden, hücrelerden, canlılardan, gezegenlerden, yıldızlardan, galaksilerden oluşan kusursuz bir sistem oluşmuştur. İnsanların binlerce sene sonra keşfedebildikleri mikro dünyadan, ancak 20. yüzyılda haberdar olunan gök cisimlerine kadar herşey Allah’ın var ettiği sistemlerdir ve O’nun belirlediği kanunlara tabidirler. Allah hiçbir örnek yokken evreni, içindeki her ayrıntıyı ve deniz kestanelerini yaratmıştır. Allah’ın herşeyi yaratan olduğu ayetlerde şöyle haber verilmektedir:
<br>
<br><b>“Allah, her canlıyı sudan yarattı. İşte bunlardan kimi karnı üzerinde yürümekte, kimi iki ayağı üzerinde yürümekte, kimi de dört (ayağı) üzerinde yürümektedir. Allah, dilediğini yaratır. Hiç şüphesiz Allah, her şeye güç yetirendir.”</b> (Nur Suresi, 45)
<br>
<br><b>Deniz Kestanelerinin Dikenlerindeki Detaylar </b>
<br>
<br>Deniz kestanelerinin koruyucu kabuklarının üzerinde sivri dikenler vardır. Kasların kasılmasıyla hareket eden bu dikenler, kısa ve kalın olabildiği gibi, ince ve sivri de olabilirler. Genel olarak deniz kestanelerinin dikenleri 1-2 cm uzunluğunda, 1-2 mm kalınlığındadır. Bu dikenler çok keskin değillerdir. Bazı türlerinde 10-20 cm uzunluğunda olabilen ince dikenler vardır. Deniz kestanelerinin sahip olduğu dikenler pek çok işlevsel özelliğe sahiptir. Beslenmek, kendilerini korumak ve hareket etmek  için bu dikenlerden faydalanırlar. 
<br>
<br><li>Harekete Yardımcı Olan Dikenler: 
<br>
<br>Dikenlerin arasında zemine tutunmaya yardımcı olan kıskaç biçimli yapılar vardır. Allah bu dikenlerin uçlarında ileriye uzanan ince uzun tüp şeklinde uçları vantuzlu oluşumlar yaratmıştır. Bu oluşumlar ayak gibi bir işlev görerek  zemine tutunur. Deniz kestanesinin hareket etmesi esnasında bu ayaklar, su kanalları sisteminde basıncın değişmesiyle uzayıp kısalır. Dikenler ise kasların kasılmasıyla hareket ettirilir.
<br>
<br><li>Savunma Sisteminin Önemli Parçası Olan Dikenler: 
<br>
<br>Deniz kestanelerin üst yüzeyinde iki diken bulunur. Bunların bir kısmı çubuk şeklindedir uçları ise yuvarlaktır. Bu yuvarlak uçlar tıpkı bir tente gibi kum tanelerinin deniz kestanesinin üstüne düşmesine engel olur. Diğer dikenler ise mısır tanesine benzer, bunlar da daha küçük kum taneciklerinin birikmesine engel olurlar. Çünkü kum taneleri bu dikenler arasında birikirse organellerin hareket etmesi güçleşir ve deniz kestanesine zarar verir.
<br>
<br>Çubuk ve mısır tanesi şeklindeki dikenleri olmasına rağmen bazen çok küçük kum tanecikleri ve organik maddeler yine de dikenler arasına kaçabilirler. Fakat dikenlerin  üzerindeki silia bantları küçük akıntılar meydana getirerek bunların temizlenmesini sağlar. Eğer yine de bazı çok küçük organizmalar dikenlere asılır veya diken tabanındaki girdaplarda birikirse, her dikene rahatlıkla ulaşabilen minik hareketli pensler bu asalakları ve kum tanelerini temizler. Allah bu penslerin bazılarında küçük zehir keseleri de yaratmıştır. Böylece Rabbimiz Hafız (koruyan, gözeten, muhafaza eden) ismi ile deniz kestanelerini tehlikelerden korur.   
<br>
<br><li>Besin Bulmaya Yarayan Dikenler: 
<br>
<br>Deniz kestanelerinin beslenmesi oldukça ilginçtir. Bir milyon civarındaki boru ayaklarından yaklaşık 150 bini yiyecek arar. Küçük boru şeklindeki ayaklarının uçlarındaki vantuzlar ile kum taneciklerini ve tek hücreli canlıları yakalar. Yiyecekleri bir ayaktan diğer ayağa aktararak ağızlarına ulaştırır ve  beş adet keskin dişleri ile bu  yiyecekleri parçalarlar. 
<br>
<br>Deniz kestanelerinin besini enerji değeri yüksek tek hücreli canlılardan olan diatomlardır. Fakat diatomları bulamadıkları zamanlarda kum tanecikleri üzerindeki ince organik tabaka ile beslenirler. Deniz kestanelerinin kum tanecikleri üzerinde ince bir organik tabaka olduğunu bilmeleri elbette kendi akledecekleri bir konu değildir. Bu canlılara bu şekilde davranmalarını ilham eden Rezzak (Rızık veren, insanların faydasına olmak üzere nimetlerini veren) olan Allah’tır. Ayette şöyle buyrulur:
<br>
<br><b>“Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allah’a ait olmasın. Onun karar (yerleşik) yerini de ve geçici bulunduğu yeri de bilir. (Bunların) Tümü apaçık bir kitapta (yazılı)dır.”</b> (Hud Suresi,  6)]]></description>
<pubDate>2011-11-18</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=23546</link>
</item>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[Kusursuz Mühendislik Harikası:  Ağaçlara Sağlamlıklarını Veren Odunsu Yapı]]></title>
<description><![CDATA[<li><b>Ağaçların şiddetli rüzgarlara karşı direnç göstermesi ve yüzlerce yıl ayakta durması nasıl gerçekleşir?
<br>
<br><li>Ağaca dayanıklılık katan odunsu yapının özellikleri nelerdir?
<br>
<br><li>Ağacın kök, gövde ve yaprakları ona nasıl dayanıklılık katar?</b>
<br>
<br>Bilim dünyasının önemli bir araştırma sahası olan ağaçlar, bilim adamlarına pek çok konuda ilham kaynağı olmakta ve yaratılışlarındaki detaylar halen anlaşılmaya çalışılmaktadır. Ağaçların bilim adamlarının en çok ilgilerini çeken özelliklerinden biri de mühendislik harikası olan odunsu kısımlarıdır. Ağacın büyük bir kısmını meydana getiren odunsu yapı gelişen teknolojiye ve yoğun araştırmalara rağmen, henüz tam olarak anlaşılamamıştır. Ağaçlara kuvvet veren aynı zamanda son derece estetik bir görünüm kazandıran bu yapı, bütün yaprak ve dalların taşınmasına yardımcı olduğu gibi ağacı rüzgar, fırtına gibi iklim olaylarına karşı korur ve yüzlerce yıl ağaçların ayakta durmasını sağlar. Ağaçların odunsu yapısına sağlamlık katan ise, hücrelerin diziliş şekilleri ve  yapısal özellikleridir
<br>
<br><b>Ağaçların Odunsu Yapısındaki Hücreler Sağlamlık Oluşturacak Şekilde Dizilmiştir</b>
<br>
<br>Odun hücrelerinin % 90’ından fazlası birbirine çok sıkı yapışmış ve dallarla gövde boyunca uzanan, ince tüplerden oluşur. Bu, suyun yapraklara taşınmasına yardımcı olur, aynı zamanda ağaca sağlamlık katar. Bilindiği gibi ağaçlar genellikle rüzgar fırtına gibi dış güçlere karşı koyarlar. Bu karşı koyma genellikle rüzgar karşısında ağacın eğilip bükülmesi şeklinde ortaya çıkar. Ancak hangi yöne eğilirse eğilsin hücrelere ve odunun çizgilerine paralel olarak hareket eder. Birbirine paralel olarak sıralanmış uzun ince hücre parçalarının iç bükey kısmı bir sütun gibi baskıya dayanırken, dış bükey kısmı halat gibi uzar ve dış etkenlere karşı ağaca esneklik kazandırarak ağacın rüzgar karşısında sağlam durmasını sağlar. Ayrıca tüp şeklindeki yapılar yekpare yapılara göre daha fazla sağlamlık oluştururlar. Alemlerin Rabbi olan Allah’ın üstün aklının bir tecellisi olan ağaçlardaki bu yapısal özellikleri, mühendisler çeşitli tasarımlarında kullanılarak yapıların sağlamlığını arttırırlar.
<br>
<br><b>İç İçe Geçmiş Hücre Sıraları  Dayanıklılığı Artırır</b>
<br>
<br>Birbirine paralel sıralanmış hücrelerin sağlamlığını arttırmak ve odunun yarılmasını önlemek için ağacın gövde kısmında iç içe geçmiş halkalar bulunur. Bunlar odunun paralel hücrelerle birlikte bir arada durmasını sağlarlar. Çünkü oduna paralel hücreler boyunca uzanan bir darbe gelecek olsa, bu kez halkalar dış etkinin tam tersi yönünde direnç gösterir. Bu tabakalar hücre duvarının toplam kalınlığının %80'ini oluşturur ve esas ana yükü çeken kısımdır. Bir darbe söz konusu olduğunda kendisini çevreleyen hücrelerden koparak içe doğru çöker ve darbenin enerjisini emer. Bu şekilde çöküntüler lifler boyunca uzun bir çatlak oluşturdukları halde, odunsu yapı bozulmadan kalır. Böylece, kırık bile olsa belli bir miktardaki yükü taşıyabilecek güçte olur. Odunun bu yapısı ağacın kendi ağırlığı altında ezilmesini engeller. Ağaca sertlik ve esneklik katan özel bir yapı kazandırır. 
<br>
<br>Bu muhteşem mekanizmayı tasarlayan bitkilerin kendileri değildir. Ağaçlara sahip oldukları tüm özellikleri veren, bu sistemleri milimetrenin yüzde biri hatta binde biri gibi ölçülerle ifade edilen alanlara yerleştiren üstün bir akıl vardır. Bu aklın sahibi tüm alemlerin Hakimi olan her şeyi kontrol altında tutan Allah'tır. Ayette şöyle buyrulur: 
<br>
<br><b>“Göklerde ve yerde bulunanlar O'nundur; hepsi O'na 'gönülden boyun eğmiş' bulunuyorlar.”</b> (Rum Suresi, 26)
<br>
<br><b>Hücre Duvarının Yapısı Ağaca Güç ve Sağlamlık Verir</b>
<br>
<br>Ağacın yaratılışındaki her detay -katmanların inceliği, sıklığı, damarların sayısı, dizilimi, içeriğindeki maddeler- dayanıklılığı sağlamak üzere özel olarak yaratılmıştır. Hücre duvarı da odunun mekanik özelliklerini arttıran dayanıklı bir malzemeden yaratılmıştır. Bu son derece küçük selüloz fibrillerden oluşur. Bunlar odunsu yapıyı sertleştirip sağlamlaştırır ve kırılmalarını engeller. Bu yapı, odunu fiberglastan bile daha sağlam hale getirir. Bu nedenle ağaçtan yapılan tekneler fiberglaslara oranla sert dalgalara karşı daha dayanıklıdır.
<br>
<br><b>Ağaç Gövdesi  Bütünüyle Odunsu Yapıdan Oluşmuştur</b>
<br>
<br>Ağaçların genel görüntüsü, tek bir gövdeden çıkan dallar ve yapraklar şeklindedir. Allah ağacın eğilip bükülmesini engellemek için gövdeyi tek ve kalın olarak var etmiştir. Bu üstün yaratılış sonucunda ağaç, üzerinde ağırlık oluşturan yaprak ve dalları rahatlıkla taşır. Ayrıca ağacın üst kısımlarında şiddetli rüzgarların etkisiyle oluşan eğilip bükülme hareketine gövdenin daha fazla direnç göstermesi için gövdenin tek ve kalın olması gereklidir. Çünkü tek, kalın bir gövde birkaç tane ince gövdeden çok daha sağlam ve dirençlidir. 
<br>
<br> Rabbimiz gövdenin şekli ile de ağaca sağlamlık katmıştır. Gövdenin toprağa yakın olan kısmı daha geniştir. Bu şekilde ağacın dış etkilere karşı en dirençli olan kısmı sağlam odunsu maddenin kalınlaşması ile daha da dayanıklı hale gelir.
<br>
<br><b>Ağacın Odunsu Kısımlarını Yaratan Ona Taklit Edilemez Özellikler Kazandıran Allah’tır</b>
<br>
<br>Ağacın yapısını meydana getiren temel kimyasal maddelerden biri "lignoselüloz"- dur. Bu madde, oduna sağlamlığını kazandıran "lignin" ve "selüloz" denilen maddelerin karışımından oluşur. Ağacın kimyasal yapısı incelendiğinde %50 selüloz, %25 hemiselüloz ve %25 lignin maddelerinden meydana geldiği görülür. Bu maddelerin kimyasal formüllerine bakıldığında ise, oluşumlarında üç hayati kimyasal elemente rastlanır: Hidrojen, oksijen ve karbon.
<br>
<br>Hidrojen, oksijen ve karbon elementleri, doğadaki milyonlarca maddenin yapı taşlarıdır. Ancak bu üç temel element biraraya gelerek, Allah'ın bir mucizesi olarak bitkilerin yapısındaki "lignoselüloz"u meydana getirirler. Bilim adamları bu malzemelere sahip oldukları halde, bitkinin yapısındaki bu özel maddeyi üretemezler. Doğada bolca bulunan bu elementleri kolaylıkla temin edebilmelerine rağmen, üstelik önlerinde ağaç örneği olmasına karşın, bilim adamları yapay yollarla bir parça odun dahi oluşturamazlar. Oysa ki etrafımızda gördüğümüz tüm ağaçlar, havada bulunan oksijen ve karbonu, su ve güneş ışığını birleştirerek, bu bileşimi yeryüzünde var olduklarından bu yana milyonlarca yıldır sürekli hazırlamaktadırlar. Ağacın odunsu kısmının yaratılışındaki detaylar, Allah’ın Vakıa Suresi’nde bildirdiği gibi, ağacın üstün yaratılış özelliklerini bir kez daha hatırlatmaktadır. Ayetlerde şöyle buyrulur:
<br>
<br><b><u>“Şimdi yakmakta olduğunuz ateşi gördünüz mü? Onun ağacını sizler mi inşa ettiniz (yarattınız), yoksa onu inşa eden Biz miyiz? </u>Biz onu hem bir öğüt ve hatırlatma (konusu), hem ihtiyacı olanlara bir meta kıldık. Şu halde büyük Rabbini ismiyle tesbih et.”</b> (Vakıa Suresi, 71-74)
<br>
<br><b>Ağaçların Kök, Dal ve Yaprak Sistemi                                      Dayanıklılıklarını Arttırır
<br>
<br><li>Köklerin özelliği</b>
<br>
<br>Ağaçlar, kuvvetli rüzgarları ve fırtınaları gövdelerine ve kök sistemlerine iletirler. Rabbimiz ağaçların kök sistemlerini ağacı toprağa çok sağlam bir biçimde sabitleyecek şekilde yaratmıştır. Bilindiği gibi ağaçların kök sistemlerinin büyük bir kısmını ana kök oluşturur. Bu,  ağaçları toprağa, tıpkı bir çadırı yere sabitleyen kazıklar gibi, sabitler. Ana kökten çıkan yan kökler ise çadırı sabitleyen ipler gibi işlev görerek ana kökün dönmesini engellerler. 
<br>
<br>Ağaçlar yaşlandıkça ana kökler önemini kaybetmeye başlar. Fakat Rabbimiz’in üstün aklı burada da tecelli eder. Ağaçları sağlamlaştırmak için yan kökler gelişir. Yan kökler daha uzun ve kalın hale gelerek kökün dallanıp budaklanmasına ve genişleyerek bir ağ oluşturmasına neden olur. Bu kökler ağaçları bulundukları yere sabitlemede tek başlarına yeterli olamayacakları için aynı zamanda yan köklerden büyüyen ince kökler çıkarak ağacın toprağa daha sağlam olarak tutunmasını sağlar.  
<br>
<br><b><li>Dal ve Yaprakların Havanın Sürtünme Kuvvetini Azaltan Etkisi </b>
<br>
<br>Ağacın dal ve yaprakları çok daha ince olduklarından, sert rüzgarlara karşı eğilip bükülerek gövdeye iletilen aerodinamik sürtünme kuvvetini azaltır ve ağacın zemine daha sağlam tutunmasını kolaylaştırır. Nitekim bu yaratılış özelliğiyle kuvvetli rüzgarların beş metrelik bir çam ağacına olan etkisi üçte bir oranında azalır. Palmiyeler bu özellik sebebiyle en güçlü fırtınalara bile dayanabilirler. Yapraklarını döken ağaçlar, kuvvetli kış fırtınalarına karşı daha fazla kıvrılıp eğilerek rüzgarın etkisini azaltır, yapraklarını dökmeyen ağaçlar ise yaprakların dallara doğru bastırılması ile sürtünme kuvvetini azaltır. Görüldüğü gibi Allah ağaçların sağlam bir biçimde yere tutunabilmesi için mükemmel sistemler var etmiştir. Yarattığı tüm canlıları koruyan çok üstün güç sahibi olan Allah herşeyin Yaratıcısıdır.
<br>
<br><b>“Üzerlerindeki göğe bakmıyorlar mı? Biz, onu nasıl bina ettik ve onu nasıl süsledik? Onun hiçbir çatlağı yok. Yeri de (nasıl) döşeyip-yaydık? Onda sarsılmaz dağlar bıraktık ve onda 'göz alıcı ve iç açıcı' her çiftten (nice bitkiler) bitirdik. (Bunlar,) 'İçten Allah'a yönelen' her kul için 'hikmetle bakan bir iç göz' ve bir zikirdir.” </b>(Kaf Suresi, 6-8)
<br>
<br>Fotosentez yapabilmeleri için gerekli olan mekanizma, bitkilerin yapraklarında bulunur. Mineralleri ve su gibi maddeleri taşıyacak sistem de bitkinin gövdesinde ve köklerinde mevcuttur. Üreme sistemi ise her bitki türü için yine özel olarak düzenlenmiştir. Bütün bu mekanizmalar birbirlerine bağlı olarak çalışırlar. Biri olmadan diğerleri fonksiyonlarını yerine getiremez. Örnek olarak sadece taşıma sistemi olmayan bir bitkiyi ele alalım. Böyle bir bitkinin fotosentez yapması imkansızdır. Çünkü fotosentez yapması için gerekli olan suyu taşıyacak kanalları yoktur. Bitki besin üretmeyi başarmış olsa bile bunu gövdenin diğer bölümlerine taşıyamayacağı için işe yaramayacak, bir süre sonra ölecektir. Kısacası bir bitkide bulunan bütün sistemlerin kusursuz şekilde işlemesi ve hepsinin aynı anda var olmaları zorunludur.]]></description>
<pubDate>2011-11-18</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=23548</link>
</item>

<item>
<category>Makale</category>
<title><![CDATA[Fosiller Evrimi Yalanliyor]]></title>
<description><![CDATA[<b>SUIKASTÇI BÖCEK
<br>
<br>Yaş: </b>25 milyon yıllık
<br>
<br><b>Dönem: </b>Oligosen
<br>
<br><b>Bulunduğu Yer:</b> Santiago, Dominik Cumhuriyeti
<br>
<br>Bu amber parçasında, Reduviidae familyasının çok nadir görülen bir örneği olan suikastçi böcek görülmektedir. Buradaki, Emesinae alt familyasından, iplik bacaklı suikastçi böceğidir. Suikastçi böcekler, dış sindirim olarak bilinen türde beslenirler. Avlarının dokusunu sıvı haline getiren bir zehir salgılar ve ardından onu emerler. Toksin, hızlı işleyen ve ava birkaç saniye içinde boyun eğdiren bir yapıya sahiptir. Bazı suikastçi böcekler aktif olarak avını avlarken, diğerleri beklerler. Bu suikastçi böceğin kanatlarındaki renkler de korunmuştur. Günümüzdeki suikastçı böceklerin sahip oldukları tüm özelliklere, 25 milyon yıl önce yaşayan suikastçı böcekler de sahiptir. Resimde görülen fosil, milyonlarca yıldır aynı özelliklere sahip olan suikastçı böceklerinin evrimleşmediğinin delillerinden biridir.
<br>
<br><b>SU KAPLUMBAĞASI
<br>
<br>Yaş:</b> 125 milyon yıllık
<br>
<br><b>Dönem:</b> Kretase
<br>
<br><b>Bulunduğu Yer:</b> Yixian Oluşumu, Ling yuan, Liaoning, Çin
<br>
<br>Bilimsel bulguların ortaya koyduğu gerçek, canlıların evrim geçirmediğidir. Ancak Darwinistler, ısrarla bu gerçeği görmezden gelirler. Resimde görülen, günümüzdeki su kaplumbağalarıyla tıpatıp aynı olan 125 milyon yıllık su kaplumbağası fosili de, evrimcilerin görmek istemedikleri gerçeği bir kez daha vurgulamaktadır: Canlılar milyonlarca yıldır değişime uğramamış, yani evrimleşmemişlerdir.
<br>
<br><b>MANTAR SİVRİSİNEĞİ
<br>
<br>Yaş:</b> 128 milyon yıllık
<br>
<br><b>Dönem: </b>Kretase
<br>
<br><b>Bulunduğu Yer:</b> Yixian Oluşumu, Liaoning, Çin
<br>
<br>Diptera takımına, Sciaridae familyasına dahil olan mantar sivrisinekleri, özellikle nemli ortamlarda yaşarlar. Bitkilerin toprağa yakın kısımlarında bulunurlar. Resimde görülen mantar sivrisineği fosili 128 milyon yıllıktır. Bundan milyonlarca yıl önceki mantar sivrisinekleri, tıpkı günümüzdekiler gibi, tam ve eksiksizdir. Fosil kayıtları mantar sivrisineklerinin hep mantar sivrisinekleri olarak var olduklarını göstermekte, başka bir canlıdan türedikleri ve çeşitli aşamalardan geçerek bugünkü yapılarını kazandıkları iddiasını tamamen yalanlamaktadır.
<br>
<br><b>Yaratılış Atlası İçin Ne Dediler?
<br>
<br>İsviçre Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Özel Kalemi - Fridolin Bargetzi 7 Aralık 2001
<br></b>
<br><i>Sayın Yahya,
<br>
<br>29 Kasım 2001 tarihinde İsviçre Devlet Başkanı ve diğer devlet yöneticilerine gönderdiğiniz mektupları ve ekinde hediye olarak sunduğunuz şahsınıza ait Evrim Aldatmacası adlı kitapları, İsviçre Devleti adına teslim aldığımızı teyid ederiz.
<br>
<br>Devlet büyüklerimiz bu nazik jestiniz için kalpten teşekkürlerini iletirler.
<br>
<br>Saygılarımla,
<br>
<br>İsviçre Cumhurbaşkanlığı Kalemi
<br>
<br>Fridolin Bartgetzi</i>]]></description>
<pubDate>2011-11-18</pubDate>
<link>http://www.dusuneninsanlaricin.com/eserDetay.php?eserID=23549</link>
</item>

</channel>
</rss>
